bir şarkı keşfettim, saatleri eskitti. binlerce kelimeyle anlatamadığımı, bu kadar söz arasında, nasıl büyütmüş bu hiç sevemediğim adam? bu çok sevdiğin adam… gözümden süzülebilen suyun tadı kadar iyi biliyorum;
bu, son şarkımız olacak bizim,
sana bir tek bunu saklayacağım.
…
sevgilim… acı veren bir aşk, daha bir insancıl yapıyor insanı sanki, ne dersin? sanki biraz daha içindeyim hayatın, sensizliği kabullendiğim o ilk andan beri, acımı sevebildiğim… hani tutkumun kulaklarını çekip, isyanını durgun bir hüzne dönüştürdüğümden beri, sanki ağlamanın işe yaramayacağını anladığından ya da sesi kısıldığından susmak zorunda kalmış çocuklar gibi, kalakaldığımdan beri ben, her şey rengine kavuştu sanki. insanları görebildiğimi fark ettim onca zamanlardan sonra mesela, yalnız ben varmışım gibi yürüdüğüm sokaklardalar artık hepsi… paylaşmayı sevmiyorum sanırım, bunu da yeni fark ettim, ama huzur vermese de, hüzünlü bir seyredişle, tuhaf bir… hayır adı yok bunun, bir şey işte. bir şey veriyor insana bilmediği… belki her birinin ayrı sokaklara çıkan yolları, belki ekmek derdindeki o bildik koşuşturmaları, belki kiminin ustaca örtbas ettiği, kiminin bir tek an olsun aklından çıkaramadığı, unutmayı başaramadığı yalnızlığı… belki bir babanın elindeki ekmeğin, belki bir çocuğun elindeki anne elinin sıcaklığı, her şey dokunabiliyor gözlerime. (bir gün bu satırları okuyabilirsen, bu şarkı çalsın olur mu? ard arda… bir kez daha… hep bir kez daha.) hem bahara yüz tutmuş mevsim, sen de fark ettin mi? birkaç menekşeye gülümsedim bu sabah adını aklımda tutarken sımsıkı. birkaç ay sonra da böyle üşüyecek miyim diye düşündüm, sanırım soğukla pek ilgisi yok… güneş varmış bütün gün, ben pek göremedim. ama aydınlık değilsem de, karanlık değil işte, hayat sokuldu ruhuma biraz hüzünle de olsa seninle…
ben değilim bu bana bakan sanki. zaman bir türlü geçmiyor ve ben dert etmeyi beceremediğim pek çok şeyin içinde, hani o tüketmekte zorlandığım günlük yaşam koşuşturmacasında, hem çabucak tüketiyorum günlerimi, hem de yokum olduğum yerde. boşluk, benim üstesinden gelemediğim tek yaşama biçimi… senin olabildiğin kısacık zamanlarda mutluluk vardı, olmadığın gecelerce, canıma yapışıp kalan bir acı. ama bu ikisinin arasında, bu varsın ama yoksunlarda, bu, hiç istemeden kabullenme çabasında, işte başarınca… akmaya başladı her şey, bütün bir hayat ellerimden; bir tek damlasını olsun tutamıyoruz. hayat, kendini bulurken dışına attı beni; ikimiz bir arada kalamıyoruz…
başka bir benin koynunda uyanacağımı umuyorum her sabah, sonra uyanınca yine kendi bildik yüzümü görüyorum ilk… her akşam, keyifle döneceğimi hayal ediyorum evime, şu dağınıklıkları toplayıp, güzel bir yemek yapacağımı mesela, herkesi şaşırtacağımı… bu akşam son diyorum sonra, yığılıp kaldığım yerden kıpırdayamayacağımı anladığımda. bu akşam son, hani yarın pazar nasıl olsa… ya da herhangi bir gün, adının ne önemi varsa, yarın işte, kalkacağım bu tuhaf boşluktan ayağa. yoluna koyacağım, yolundan çıkacak gibi duran her ne varsa. sigarayı bırakmalıyım mesela. günlerdir, çok yakında öleceğim hissiyle yaşıyorum. sağlığım hiç terk etmedi beni, bir gün buna cesaret ederse nasıl dayanacağımı hiç bilmiyorum. midesini aldıran bir insanın yaşama ihtimalini sorguluyorum günlerdir, artık benim bir parçam değilmiş gibi davranıyor. tamam onu böyle olmaya ben zorladım, ama bu kadar acı vermeye hakkı olduğunu söyleyemez kimse. madem yürümüyor bu ilişki, madem yetmiyoruz artık birbirimize, onunla da ayrılabilsek, ne olur işte kabullenirim bunu da zamanla diye düşünüp bir gülüyor, bir ağlıyorum…
ölmek için ilk defa, kötü bir zamanlama, sebebini bilmiyorum. çok şey varmış gibi sanki daha sırada, olmalıymış gibi… her şeyi tükettiğimi savunduğum bütün ömrüme inatla, eğer bugünlerde ölecek olursam, gerçekten çok şaşıracağım. aklıma hiçbir şey gelmiyor tamamlanmamış, ama ölürsem, ilk defa yarım kalacağım.
ama ah, bu döküntü halimle bile, ne kadar seviyorum kendimi hala… evet, başkaları da vardı ama kendimin en büyük hayranı bendim oldum olası. hak ettim her bir ürpertisini, kolay olmadı, karşılıksız bulmadı. kaldırabildim ve ödedim koca bir ömrün her bir anında, bedeli peşindi ve ağırdı… aynalara korkmadan, dolu dolu bakabilmeye, gördüğüm bu güzelliği şekilden bağımsız yüzü sevebilmeye, evet, ömrümün her anında, fazlasıyla hakkım vardı.
yazmamak daha iyi bir fikirdir her zaman, uygulanabilse. anlatılmayacak ve anlaşılmayacak bir şeyi düşünmek, sadece yorar, olmasa iyidir, geri durulabilse. ama geride delil bırakmayı seviyorum kendime yönelik her cinayette…
biliyorum, korkulası bir diriliş gelir bu bitişlerin hemen ardından. biliyorum, öldüm defalarcasında. her şey değişir, yıllar geçse değişmeyecek sandığın. hepsi bir seferde… çok yabancı, çok umulmadık bir başlangıç bitiverir yanıbaşında anın. bu şehrin tükendiğini hissediyorum, ne garip değil mi? yalan olmasını tüm kalbimle dileyerek sarılıyorum yanılgı haklarıma. hiçbir yeri bu kadar kolay kaldıramadım ki ben. sanki bu sokakları kaybedersem, bir daha bu kadar kolay olmayacak soluk almak, ben, yakında öleceğimi hissettiğim kış sonu akşamlarında, ölümden korkmayacağım bir daha bu kadar… bu şehir biterse, bir başka şehir başlamayacak sanki asla, adı değişen sokaklarca, hep arkamdan gelecek senin bu istanbul'un. benim de oldu, ne tuhaf değil mi, hiçbir yere ait olunamamış uzun bir ömrün sonunda. ama senin daha çok bu şehir nedense hala, yeniden misafir gibi oldum, sahibiyim dediğim akşamlarında.
sanırım gideceğim buralardan. ne kadar sürer bilmiyorum. gidip, başka bildik bir şehirde, bilinmedik, hiç umulmadık yeni bir yaşama bırakacağım bedenimi, adı sen olmayan, yüzü sen durmayan bir yabancı bekliyor olacak orada beni, sahip çıkmadığın bu beni… biliyorum. çok fazla düşünmeyeceğim üzerinde, yeterince acı da çekmeyeceğim. nasılsa her yolun sonu aynı bizsizliğe çıkmıyor mu, onun nasıl yaşatıldığı kimi ilgilendirir? sevdiğin ruh hiç olmayacaksa bu savaşta, başka bir hikayeye ait olmak ihanet midir?
sığınmalar değil, sahip çıkmalar tutuyor nasılsa nabzını yarınların…
sevgilim… yalan söylediğini biliyorum. bundan söz etmenin sırası değildir belki, ama belki beni aldattığına inanmış olabilirsin. ben de hep aldatılabilirmiş gibi dururum zaten, masalları gerçeklere yeğlermiş gibi, en çok da bu yüzden, hani biraz da işine geldiğinden, zekasına rağmen kolayca kandırılabilirmiş gibi. ama sen de çok başarılı bir yalancı sayılmazsın. söze dökebildiğin yalanları, hayatınla ara sıra da olsa doğrulamalısın. sen "o" değildin, ikimiz biliyoruz sadece. çok çalıştın biliyorum, ama yanlış bir hikayeydi dedim ya, geçmedi sözümüz içimizin satırlarına. hani demiştin ya bir gün bu adam için, "olmak istediği adamı yazıyor bence sadece. hoş görülmesi gereken bir yalan." diye,
sen zaten, hep özetler dururdun, geçmişimizi, geleceğimizi, alakasız görünen satır arası kocaman kelimelerinle…
ilk başlarda ben de yalan söyledim kendime, doğru. seni ömrüne sığdırmaya telaşlı bir çırpınış olacak sandım bu, gizli bir savaş, acımasız görünen sonsuz bir şefkat, gizli bir oyun. ne zamandan beri biliyorum gerçeği, benim de haberim yok. ya da geçici bir yorgunluktur belki hani, yalan bir pes ediştir yine belki diye, ne güzel bu dalgalanmaları senden uzak tutabilmek öyleyse, nasıl da yoruyordu seni gider gibi kalışlarım. şimdi gitsem de, kalsam da, senin ruhun duymuyor bak, ne huzur verici… sen tükenmiyorsun, ben suçluluk duymuyorum. yine kendim yazıyor, kendim oynuyorum, ama sen beni bununla yargılamıyorsun. sen duymuyorsun.
çok mu ince ruhlu olmaya başladım dersin? çok mu fedakar? böyle de bir şekli olur mu sevdanın, taşır mı zarar vermemek adına, tek başına küçücük bir çift el? sorunun nerde olduğunu da biliyorum yine çok uzun bir zamandır, işte bu güçtü en başından bu yana… hani çok düşünüp içinden çıkamamıştım ya, "sende insanı korkutan bir şey var, güven vermiyorsun…" dediğinde… neydi o şey diye…
sen, sana sığınan bir ruh istiyordun benden, senden daha geride duran, arkana saklanacak, sende güven bulacak, sana çok ihtiyacım var diyebilecek, sensiz üstesinden gelemem bu hayatın, tek başıma çok yarımım, savunmasızım… saklarsın sen beni, sen korursun biliyorum, vermezsin kimselere, bana zarar veremez sen varken hiçbir şey, hiçbir şey korkutamaz seninleyken… bense hep dik başlıydım öyle değil mi? sensiz de yaşayabileceğimi hiç unutturmuyordum. "seni seviyorum" la, "canın cehenneme" yi aynı cümleye sığdırabilecek kadar cesurdum işte. en çok yandığı yerde canımın, sürekli geçeceğini hatırlatıp durabiliyordum. "hayat, elinden geleni ardına koyma!" derken, daha ilk cümlede meydan okuyordum aşka, ta en başta… küçümsüyordum öyle değil mi, bir yandan yüceltip dururken sevgimi. nasıl korkmayabilirdin ki?
ben, sen olsan da, olmasan da vardım. oysa sana, ancak seninle bütün olabilecek bir ben lazımdı. "üşüyorum" diye yakınabilecek, verebileceğin kazağa sımsıkı sarılabilecek… tek başına gidemez diye, gecenin geç bir saatinde evine bırakman gerekecek bir ben. oysa ben senden daha az üşüyordum. oysa ben, gecenin bir yarısı taksim'den mecidiyeköy'e yürümek isteyebiliyor, gelmene de izin vermeyebiliyordum.
bak, isteyince anlaşılır bir dilde konuşabiliyorum… nasıl da açık ve net değil mi? şarkı beni yitirmese, toparlamak istediğim binlerce söz var daha. hani içimizde kalan şeyler var diye dönüp duruyoruz ya geçmişe her defasında, bitecek gibi görünmüyor ha? burada sızıp kalmak istiyorum yine, yazmaya devam ederken üstelik. saat üçü geçiyor çoktan, geç mi erken mi bilmiyorum. eğer imkanın olduysa, okuduğun kadar hızlı yazmadım bütün bunları. uzanmışım koltuğuma, kucağımda dilimin bütün harfleri, ellerimi kullanmanın, sustuğum halde anlatmanın tadını çıkarıyorum, ne kadar olabilirse o kadar yavaş… şimdi bir sigara içmeliyim belki de. bir bardak su olsaydı şahane olurdu ama kalkıp alamayacağım yine de.
ben de yalan söyledim sana, bunu yapmam için nasıl da yalvarmıştın. olmayan bir dünya yarattım baştan sona. nasıl da acımasızdım, nasıl da ukala… sonunu planlamamıştım, herhangi bir mutluluk ya da hüzün çizmemiştim ikimiz için de. sadece biraz eğlenecektim işte. bunu sen istediğine göre kime zararı dokunabilirdi? ya da dokunabilecek olsa bile kimi ilgilendirirdi? gerekli yolları da aramıyordum nedense, nasılsa sonucun bir önemi yoktu. nasılsa nereye isterse oraya çıkıyor olsundu. başarılı yüz ifadelerine, başarısız iletişim yollarını eklediğimde, sen bu oyuna kapılıp kapılmamak arasında kalakalıyordun öylece. bir yanda her bakışında sevda yazılan bir sensizliği buluyor, diğer yanda ta en baştan sana verilen ipucuyla bunun sadece bir oyun olduğunu hatırlayıp duruyordun.
en ufak bir riske bile girmedin. önce hazırlandın ustaca, bana karşı silahlandın, sonra öyle bir hileyle aldın ki oyunu ellerimden, yerini ve amacını unutmuş şaşkın bir ruh kaldı sadece bende.
ebe benim sanıyorken, sobelendim sana bir yerlerde…
"hayat saklambaç değil, rulet" diyordun ya, belki şimdi işte. belki ben sana yakalandığımdan beri… oyun alevlendikçe ikimizi de daha bir sarıyor ölüm korkusu, daha öfkeli, daha tahammülsüz kılıyor. bir sana çekiyorum tetiği, bir kendime. elbet birimize patlayacak, kurşun nerde?
...
nerdeyse sabah olacak. aynı şarkı kaç oldu bilmeye imkan yok. son şarkı olacak değil mi? söz… şimdi o söylese sadece, sussam ben, belki uyuyabilirim biraz. sana anlatmanın bir başka yolunu edinirim belki düşlerde. belki düşlerde, mutlu anlarımızı hatırlarım yeniden, hani o çok eskimiş gülüşlerimizi...
- isim ve e-mail adresi belirtmek zorunludur.
- iletişim bilgileriniz yazara büyük ihtimalle iletilmez.
- yazar kendisine iletilen yorumu okurlara açabilir, açmayabilir de.
laneth, sözlük biçiminde tasarlanmış bir site olmakla birlikte, bir sözlük oluşumu değildir.
laneth'te yazılmış ve yazılacak olan her şey baştan sona uydurmadır ve yazarından başka hiçkimseyi bağlamaz.
laneth'te yazılmış olan her kelime, hırsızını boğazlayıp sahibine geri dönmek üzere programlanmıştır. çalınan değil ama unutulan sözlerimiz g.tunuze girsindir.