aşk - laneth
aşk
facebook sayfamız açıldı
  1. hani şu, sonradan “değildi” diye küçümsediğim ilk karşılaşmada, o’nun sittin senede bir açıp göründüğü penceresi ile, benim o sittin senelerce beklediğim kendiminki arasında uzanan o dut ağacının şerefsiz dalını kesmeye karar verdiğim anda, içimde yeşillenen kıpırtıya bu adı verdiren neydi sahi?

    biri bana bir gül verme cesaretini ilk gösterdiğinde de aynı öfkeyle çıkışmıştım; “nerden öğreniyorsunuz bunları bilmiyorum ki?!” o, çiçeğini geri alıp götüne sokmak isteyecek kadar utangaçtı, ama ben de ezberlenmiş bütün yaşanmışlıklardan nefret edecek kadar yorgundum galiba. sevgiliye gül alınır, hı hı. eli filan tutulur. cümleler zaten fix, yüzyıllardır aynı şeyler söylenegelmiş, unutmuş olamazsınız ya?

    aşk bize öğretilen bir şey, evet. şanslıysak, anne babamızın cilveleşmelerinden öğreniyoruz bunu ilk. sonra bizden büyük bir kardeşimiz varsa, ansızın başka biri gibi davranmaya başlamasından, komşunun kızına filan yazılmış ve ancak bir aptalın seçeceği yerlere saklanmış mektuplarından yakalıyoruz yada. sonra filmler, şarkılar, kitaplar, her biri başka bir esere dönüştürülmüş benzer hikayeler var, bize onun ne olduğunu yada ne olmadığını anlatıp duruyorlar. karşılaştığınızda ne yapacağınızı öğrenmek kolay olan kısmı, önce karşılaştığınızda onu nasıl tanıyacağınızı bilmeniz gerek. hakkında öğrendiğiniz ilk ve en önemli şey şu; aynı duygu, gittiği yerden bumerang gibi size geri dönmüyorsa ve bu çok acıysa, işte o aşktır. geçmiş olsun diyeceğiz ama bu kolay kolay geçmez bi de, bunu da söylemiştir birileri baştan di mi?

    annem ve babam sevişerek evlenmişler. dokunmadan ama. çocukluğum, babamın o çocuk kalbiyle doldurduğu defterlerle mektupları okumakla geçti. bir de büyük aşk hikayeleri vardı işte, hepinizin bildiği, hani şu hiçbiri mutlu sonla bitmeyen, zaten mutlu sonsuz oldukları için ölümsüzleşen. çok kanalsız yıllarda izlenen çok benzer türk filmlerini ekleyin buna bir de, gördünüz mü, aşk gayet düz, başı sonu belli bir şeydi işte. bu kadar düz ve herkese bildik olan bir şey için bunca şey yazılmış olması ise komikti olsa olsa. hayır hayır, durun.

    terk etmeyi keşfetmek zorunda kaldığımda çocuktum. kendi hikayemin sonsuz yüzü olacak sandığım o güzel yüzlü çocuktan, sebebini bugün bile bilmediğim bir şekilde ayrılmam gerekti. hepinizin çok yakından bildiği bir acıya direndim. direndim ve gittim. böyle olması gerektiğini düşünüyordum. haddinden fazla zordu, ama içimden bir ses de sürekli geçeceğini söylüyordu. aşk adına öğretildiğim her şeye tersti bu ihtimal bi kere, belki de sadece o cevabı öğrenmek için gitmeyi seçmiş olabilirim, bilmiyorum dedim ya. zamanın göreceliği bir kenara bırakıldığında bile “çok uzundu” denebilecek kadar uzun sürdü o delilik. yıllar sürdü, ama bilirsiniz hepiniz yine, geçti işte. geçti ya. bununla yüzleşmek zorunda kalacak kadar delirmek üzereydim ve yıllar sonra arayıp da gelmesini söylemem de bu yüzdendi. yüzüne baktım, sesi kalınlaşmış, tanrım, ama aynı olmayan başka bi şey var. başka bir şey! kimsin sen? sus söyleme, ben kimim öyleyse?

    o kadar sarsmıştı ki o bitiş beni, leylek hikayesinin aslını öğrenen çocuklar gibiydim. ben aşkı ölümsüz sanıyordum. birini sevmişsen, sonsuza dek öyle kalırdı. kavuşurdu sevenler çoğunlukla, öyle de olmalıydı bana kalsa, çünkü bir arada olabilmenin çoğunlukla ayrı olmaktan daha zor olduğunu henüz bilmiyordum. benim dünyamda aşk hikayeleri hep mutlu biterdi, aşk bir ömrü omuz omuza bitirmek demekti annemle babamın yaptığı gibi. herkes onlar kadar şanslı olamayabilirdi tamam, nadiren de olsa imkansız kavuşmalar doğabilirdi ki o zaman da ölmek gerekti. üçüncü bir ihtimal yoktu! sevip unutmalar yoktu, kavuşup ayrılmalar, sahip olup kaybetmeler… ben, herkes ya annem, yada leyla gibi olur sanıyordum.

    ama geçmişti işte. büyüdükçe fark ediyordum ki, garip olan ben değildim üstelik, etrafımdaki herkes bu hikayelere kahramandı. hayat filmlerdeki gibi değilmiş klişesi işte. ama hakkaten değilmiş, ne kadar acıklıydı. nasıl bitebilirdi böyle bir şiddet, daha da önemlisi, madem bitebiliyordu, öyleyse neden başlardı?

    sonra yine “hah, anladım şimdi” deme hatasına düştüm, dahiyane teorim şuydu; aşk sonsuzdu, evet evet, öyleyse “mutlu aşk” yoktu, “aşk” değil. kavuşma zannettiğimiz an, aslında bitişin başlangıcıydı. elde edildiği anda bitiyordu sevilenin asaleti, çünkü hep daha iyisini aramaya meyilliydik bi kere. nasılım? yani yanlış olan şey aşk değildi bana o zamanlar sorsanız, sadece biz onu yanlış yaşıyor, her yanılgıya onun adını veriyorduk. acı varsa aşk da vardı ve biz insanlar acıdan kaçmaya programlanmıştık; aşkın katili olmaya.

    aşk kendi doğamıza aykırıydı en başta.

    anladım işte güya; mutluluk ihtimalinin bile olmayışıydı aşk. senin olmayanı sevmekti. senin olmayacak olanı. hayalini bile kurmaya cesaret edememekti işte en çıldırmış şekli. kendi kanıyla beslenirdi ve bu dönüşü olmayan saplanış, çöküş, ancak iki yoldan birine çıkardı;

    ya o mucizevi kavuşma gerçekleşir ve insanüstüleştirilen sevgili salt insan’a dönerdi,
    yada uzun süren bi uzaklıkla dinlenmeye fırsat bulduğu anda kalp, bir başka hikayeye ait olmayı seçerdi.

    off gereksiz yere uzatıyorum, yine evet. tamam geçin bunları, önemli olan şu; bir dönemin sevgili şanslıları, doğru yada yanlış, hepiniz bir zamanlar aşkı böyle bildiniz, deşmeye gerek yok. sonra nasıl bir evrim geçirdik ve aşkın başka neler olabileceği üzerine nasıl eğitildik bunu da biliyorsunuz, o leyla’lar, tıpkı türk filmleri gibi, kumandasız televizyonlarda kaldı. ama hayır, ben keşke kalmasaydı demiyorum, çünkü belli edememiş olabilirim ama ben aşk’ı hiçbir türüyle savunmuyorum burda. neyse adamın biri tüm bu anlattıklarımı özetlemiş zaten; “bir aşkı paylaşmak için geç / bir paylaşıma aşık olmak içinse erken” diyor, işte bizi o tek ve ağrılı aşkımızdan, geçmişimizden alıp, ilerde dönüşeceği o talihsiz kendini kandırma zorunluluğuna düşürüveriyor tek cümleyle, edepsizce. bense artık diyorum ki, hepsinin taa mına koyiim. neyini didiklediysem işte bu kadar, şekli - rengi ne olursa olsun, altı - üstü aşk işte bu; sevginin en biçimsiz olanı, en arkadan vuranı, en namussuzu. en derini de odur eyvallah, ama bana yer yüzünde bu duyguyla karşısındakine yada kendine bi fayda vermiş tek bi insan evladı gösteremezsiniz. çok ciddi söylüyorum bunu, bana onlar bizi büyüttü, olduğumuz şeyleri onlara borçluyuz, acısı bile bilmem nedir safsatalarıyla gelmeyin, bi inekten doğmadım, insanım bununla övünmesem de, ben de aşık oldum yaşınız kadar, bana anlatmayın. bir acının sarhoşluğunda filan asla yazmıyorum bunu, isyan hiç değil. bal gibi haksızlıktır bu aşk denen şey, lütuf gibi anlatıp gidiledursun. bi kere bunun aynı karşılığı isteyen yanı baştan ofsayt, başka hiçbir sevme şeklinde bu yoktur ha. annem beni asla onu sevdiğim kadar sevmiş yada sevebilecek olamaz mesela, ama ben bunu dert ediyor muyum? tek taraflı veren tonla dostluğum var, ya hep dinleyen yada hep anlatan tonla insan, zerre rahatsızlık duyuyor muyum? ama en az verdiğin kadar aşk alamıyosan, aşkından gebersen de bu bir terk etme nedeni olabiliyor. nasıl bir bencilliktir ki o hep “ben” der, hem de hep “sen” yalanıyla üstünü örterek. bütün bunların karşılığında ne var peki elde, bi sarılıp uyumadan önce sevişme ayrıcalığı, bi yanaktan değil de dudaktan öpme yetkisi. uuaaaw.

    bu aşk denen şeyden daha kutsal ne duygular yaşadım. ne yakınlıklar tattım, öyle bi yatağa filan sığdıramayacağınız. yine de tüm bunlara rağmen “umrumda değil” deyip dilediği gibi sarılan herkese -sevgilim de dahil- armağanım olsun;

    “hayat yetinmekse sevgilim,
    yetindiğin aşkın amına koyiim.”
    (ben deli değilim, 22.03.2008 00:53)


© 1913-2012 laneth ruhsal devinim ürünleri corp.

laneth, sözlük biçiminde tasarlanmış bir site olmakla birlikte, bir sözlük oluşumu değildir. laneth'te yazılmış ve yazılacak olan her şey baştan sona uydurmadır ve yazarından başka hiçkimseyi bağlamaz. laneth'te yazılmış olan her kelime, hırsızını boğazlayıp sahibine geri dönmek üzere programlanmıştır. çalınan değil ama unutulan sözlerimiz g.tunuze girsindir.