aşk - laneth
aşk
  1. beş yasında alınan oyuncak araba gibi olan hissiyattır. oynarsınız oynarsınız kırar dökersiniz bir bakarsınız ki paramparça olmuş ise yaramaz halde. kaldırıp atarsınız bir kenara atar yenisinin alınmasını beklersiniz.

    mario puzo'nun aptallar erken ölür kitabinda osano böyle tanımlıyordu. aşkı ama bir yerde de shekspeare'dan bir
    tanımı eklemeden geçemiyordu. 'zamanla değişen aşk gerçek değildir' diyerek.

    milyonlarca aşk tanımı vardır. bu tanım kişiye göre değişir fakat işte esas mesele yüzytillardan beri bu olguya ayni pencereden bakan birini bulmak olmuştur insanlık tarihinde hep.

    zaten bu çoluk çocuk oyuncaği olan sey yerini daha medeni olan karşılıklı sevgiye bırakarak sahneden rolunu tamamlar ve çekilir.
    (nevadasmith, 22.03.2008 00:44)

  2. hani şu, sonradan “değildi” diye küçümsediğim ilk karşılaşmada, o’nun sittin senede bir açıp göründüğü penceresi ile, benim o sittin senelerce beklediğim kendiminki arasında uzanan o dut ağacının şerefsiz dalını kesmeye karar verdiğim anda, içimde yeşillenen kıpırtıya bu adı verdiren neydi sahi?

    biri bana bir gül verme cesaretini ilk gösterdiğinde de aynı öfkeyle çıkışmıştım; “nerden öğreniyorsunuz bunları bilmiyorum ki?!” o, çiçeğini geri alıp götüne sokmak isteyecek kadar utangaçtı, ama ben de ezberlenmiş bütün yaşanmışlıklardan nefret edecek kadar yorgundum galiba. sevgiliye gül alınır, hı hı. eli filan tutulur. cümleler zaten fix, yüzyıllardır aynı şeyler söylenegelmiş, unutmuş olamazsınız ya?

    aşk bize öğretilen bir şey, evet. şanslıysak, anne babamızın cilveleşmelerinden öğreniyoruz bunu ilk. sonra bizden büyük bir kardeşimiz varsa, ansızın başka biri gibi davranmaya başlamasından, komşunun kızına filan yazılmış ve ancak bir aptalın seçeceği yerlere saklanmış mektuplarından yakalıyoruz yada. sonra filmler, şarkılar, kitaplar, her biri başka bir esere dönüştürülmüş benzer hikayeler var, bize onun ne olduğunu yada ne olmadığını anlatıp duruyorlar. karşılaştığınızda ne yapacağınızı öğrenmek kolay olan kısmı, önce karşılaştığınızda onu nasıl tanıyacağınızı bilmeniz gerek. hakkında öğrendiğiniz ilk ve en önemli şey şu; aynı duygu, gittiği yerden bumerang gibi size geri dönmüyorsa ve bu çok acıysa, işte o aşktır. geçmiş olsun diyeceğiz ama bu kolay kolay geçmez bi de, bunu da söylemiştir birileri baştan di mi?

    annem ve babam sevişerek evlenmişler. dokunmadan ama. çocukluğum, babamın o çocuk kalbiyle doldurduğu defterlerle mektupları okumakla geçti. bir de büyük aşk hikayeleri vardı işte, hepinizin bildiği, hani şu hiçbiri mutlu sonla bitmeyen, zaten mutlu sonsuz oldukları için ölümsüzleşen. çok kanalsız yıllarda izlenen çok benzer türk filmlerini ekleyin buna bir de, gördünüz mü, aşk gayet düz, başı sonu belli bir şeydi işte. bu kadar düz ve herkese bildik olan bir şey için bunca şey yazılmış olması ise komikti olsa olsa. hayır hayır, durun.

    terk etmeyi keşfetmek zorunda kaldığımda çocuktum. kendi hikayemin sonsuz yüzü olacak sandığım o güzel yüzlü çocuktan, sebebini bugün bile bilmediğim bir şekilde ayrılmam gerekti. hepinizin çok yakından bildiği bir acıya direndim. direndim ve gittim. böyle olması gerektiğini düşünüyordum. haddinden fazla zordu, ama içimden bir ses de sürekli geçeceğini söylüyordu. aşk adına öğretildiğim her şeye tersti bu ihtimal bi kere, belki de sadece o cevabı öğrenmek için gitmeyi seçmiş olabilirim, bilmiyorum dedim ya. zamanın göreceliği bir kenara bırakıldığında bile “çok uzundu” denebilecek kadar uzun sürdü o delilik. yıllar sürdü, ama bilirsiniz hepiniz yine, geçti işte. geçti ya. bununla yüzleşmek zorunda kalacak kadar delirmek üzereydim ve yıllar sonra arayıp da gelmesini söylemem de bu yüzdendi. yüzüne baktım, sesi kalınlaşmış, tanrım, ama aynı olmayan başka bi şey var. başka bir şey! kimsin sen? sus söyleme, ben kimim öyleyse?

    o kadar sarsmıştı ki o bitiş beni, leylek hikayesinin aslını öğrenen çocuklar gibiydim. ben aşkı ölümsüz sanıyordum. birini sevmişsen, sonsuza dek öyle kalırdı. kavuşurdu sevenler çoğunlukla, öyle de olmalıydı bana kalsa, çünkü bir arada olabilmenin çoğunlukla ayrı olmaktan daha zor olduğunu henüz bilmiyordum. benim dünyamda aşk hikayeleri hep mutlu biterdi, aşk bir ömrü omuz omuza bitirmek demekti annemle babamın yaptığı gibi. herkes onlar kadar şanslı olamayabilirdi tamam, nadiren de olsa imkansız kavuşmalar doğabilirdi ki o zaman da ölmek gerekti. üçüncü bir ihtimal yoktu! sevip unutmalar yoktu, kavuşup ayrılmalar, sahip olup kaybetmeler… ben, herkes ya annem, yada leyla gibi olur sanıyordum.

    ama geçmişti işte. büyüdükçe fark ediyordum ki, garip olan ben değildim üstelik, etrafımdaki herkes bu hikayelere kahramandı. hayat filmlerdeki gibi değilmiş klişesi işte. ama hakkaten değilmiş, ne kadar acıklıydı. nasıl bitebilirdi böyle bir şiddet, daha da önemlisi, madem bitebiliyordu, öyleyse neden başlardı?

    sonra yine “hah, anladım şimdi” deme hatasına düştüm, dahiyane teorim şuydu; aşk sonsuzdu, evet evet, öyleyse “mutlu aşk” yoktu, “aşk” değil. kavuşma zannettiğimiz an, aslında bitişin başlangıcıydı. elde edildiği anda bitiyordu sevilenin asaleti, çünkü hep daha iyisini aramaya meyilliydik bi kere. nasılım? yani yanlış olan şey aşk değildi bana o zamanlar sorsanız, sadece biz onu yanlış yaşıyor, her yanılgıya onun adını veriyorduk. acı varsa aşk da vardı ve biz insanlar acıdan kaçmaya programlanmıştık; aşkın katili olmaya.

    aşk kendi doğamıza aykırıydı en başta.

    anladım işte güya; mutluluk ihtimalinin bile olmayışıydı aşk. senin olmayanı sevmekti. senin olmayacak olanı. hayalini bile kurmaya cesaret edememekti işte en çıldırmış şekli. kendi kanıyla beslenirdi ve bu dönüşü olmayan saplanış, çöküş, ancak iki yoldan birine çıkardı;

    ya o mucizevi kavuşma gerçekleşir ve insanüstüleştirilen sevgili salt insan’a dönerdi,
    yada uzun süren bi uzaklıkla dinlenmeye fırsat bulduğu anda kalp, bir başka hikayeye ait olmayı seçerdi.

    off gereksiz yere uzatıyorum, yine evet. tamam geçin bunları, önemli olan şu; bir dönemin sevgili şanslıları, doğru yada yanlış, hepiniz bir zamanlar aşkı böyle bildiniz, deşmeye gerek yok. sonra nasıl bir evrim geçirdik ve aşkın başka neler olabileceği üzerine nasıl eğitildik bunu da biliyorsunuz, o leyla’lar, tıpkı türk filmleri gibi, kumandasız televizyonlarda kaldı. ama hayır, ben keşke kalmasaydı demiyorum, çünkü belli edememiş olabilirim ama ben aşk’ı hiçbir türüyle savunmuyorum burda. neyse adamın biri tüm bu anlattıklarımı özetlemiş zaten; “bir aşkı paylaşmak için geç / bir paylaşıma aşık olmak içinse erken” diyor, işte bizi o tek ve ağrılı aşkımızdan, geçmişimizden alıp, ilerde dönüşeceği o talihsiz kendini kandırma zorunluluğuna düşürüveriyor tek cümleyle, edepsizce. bense artık diyorum ki, hepsinin taa mına koyiim. neyini didiklediysem işte bu kadar, şekli - rengi ne olursa olsun, altı - üstü aşk işte bu; sevginin en biçimsiz olanı, en arkadan vuranı, en namussuzu. en derini de odur eyvallah, ama bana yer yüzünde bu duyguyla karşısındakine yada kendine bi fayda vermiş tek bi insan evladı gösteremezsiniz. çok ciddi söylüyorum bunu, bana onlar bizi büyüttü, olduğumuz şeyleri onlara borçluyuz, acısı bile bilmem nedir safsatalarıyla gelmeyin, bi inekten doğmadım, insanım bununla övünmesem de, ben de aşık oldum yaşınız kadar, bana anlatmayın. bir acının sarhoşluğunda filan asla yazmıyorum bunu, isyan hiç değil. bal gibi haksızlıktır bu aşk denen şey, lütuf gibi anlatıp gidiledursun. bi kere bunun aynı karşılığı isteyen yanı baştan ofsayt, başka hiçbir sevme şeklinde bu yoktur ha. annem beni asla onu sevdiğim kadar sevmiş yada sevebilecek olamaz mesela, ama ben bunu dert ediyor muyum? tek taraflı veren tonla dostluğum var, ya hep dinleyen yada hep anlatan tonla insan, zerre rahatsızlık duyuyor muyum? ama en az verdiğin kadar aşk alamıyosan, aşkından gebersen de bu bir terk etme nedeni olabiliyor. nasıl bir bencilliktir ki o hep “ben” der, hem de hep “sen” yalanıyla üstünü örterek. bütün bunların karşılığında ne var peki elde, bi sarılıp uyumadan önce sevişme ayrıcalığı, bi yanaktan değil de dudaktan öpme yetkisi. uuaaaw.

    bu aşk denen şeyden daha kutsal ne duygular yaşadım. ne yakınlıklar tattım, öyle bi yatağa filan sığdıramayacağınız. yine de tüm bunlara rağmen “umrumda değil” deyip dilediği gibi sarılan herkese -sevgilim de dahil- armağanım olsun;

    “hayat yetinmekse sevgilim,
    yetindiğin aşkın amına koyiim.”
    (ben deli değilim, 22.03.2008 00:53)

  3. bana söylediği bir şarkının adıydı. bana pek çok şarkı söylemişti o, sesinin büyüsünü, duyanlar kadar bilirdi. ama duyduklarımın sonuncusu bu oldu, belki bu yüzden en çok bu kaldı.

    ah o duruşun var ya
    ah o bakışın beni deler geçer
    ah o yatışın var ya
    ah o sevişin beni
    beni
    beni

    gerisi kalsın.

    duvara dayanmış otobüsü bekliyoruz. otobüs dediğim o şey, çok uzak bir şehre gidecek birazdan. uzaklıklar daha da anlam kazanmasın diye otogara gitmiyoruz biz, şehrin çıkışındaki o son durağın dudağında bekliyoruz onun yerine, ben, bu şekilde kazandığım bi on - on beş dakikanın hesabından ufak bi avuntu koparmaya çalışıyorum. içimden yapıyorum bunu. konuşacak bir şey yok. bir daha gelmeyeceğini biliyorum, gelmesine izin vermeyeceğimi. tam da böyle olsun istedim çünkü, ama şimdi bundan söz etmeyeceğim. edersem yüzünü dökecek yine. planlarımla birlikte benden de nefret edecek. sevmekten başka bir şey yakışmıyor ona. çünkü hala bi çocuk. daha hiç kirletilmemiş. ilk defa bir adamı değil de, bir çocuğu seviyorum ben. ama o'nun kadar değilse bile sevdiğim bir başka çocuk daha var, adı aynı. yüzü de. biraz daha küçük sadece. hayır, çok küçük. peki o burda benimle kalacak mı? tanrı'ya, "kalsın." diye ricada bulunmaya korkuyorum. içimden korkuyorum bunu da yine. o şarkıyı bölmesin diye.

    ah o gülüşün var ya
    ah o bakışın beni
    beni

    son bir kez sarılıp, "gelicem." diyor. "bir kaç gün sonra gelicem hem de, beni duyuyor musun?" onu duymuyorum. çıkıyor merdivenlerden. çok çabuk oluyor bütün bunlar, daha şarkının pişmanlık bölümü gelmedi bile. sonra cama yansıyor yüzü belli belirsiz. dudaklarımı okuyabilir ama ben susuyorum. gözlerime küfür ediyorum içimden, şimdi değil, hayır şimdi değil, kesin şunu, tamam... tamam her şey yolunda. son bir dakika daha.

    gözden kayboluşunu beklemiyorum. arkamı dönünce bu şehirde kaybedeceğim kendimi.

    ******

    "hey aşk! sen misin bu? bu sen misin??"
    "benim bebeğim. ben."

    yani artık bu aptal telefonu kapatabilir miyim? işte, karşımda adımları, hızlanıyorlar. koşuyorum. hayır yer yok. şehir de yok, etraftaki tuhaf bakışlar da. dünya yok. ben koşuyorum. kollarından önce buluyorum göğsünü. bu sımsıkı beden, bu kucaklayan, bu titreyen, bu gözyaşlarımı emen... hey aşk, sen misin bu?!

    "benim bebeğim. ben."

    ******

    "bir sabah, ama sadece tek bir sabah, kollarında uyanmak istiyorum." dedim o'na. bu defa rüya olmadığını görünce, emin olunca, nasıl da sırıtacağım! ben kazanmış olacağım bu kez, hayat değil, ben! başımı tekrar göğsüne gömüp, yeniden uykuya dalacağım sonra, rüyama kaldığım yerden devam edebilmek için değil bu defa. rüyam, uyandığımda kollarımda olacak. varsın sonra kalkıp gitsin. hangi cehenneme isterse oraya. tanrım, söz veriyorum asla "neden?" diye sormayacağım. daha fazlasını istemeyeceğim söz bak. çünkü ben bana aşkı bir kez daha vermeyeceğini sanmıştım. bir daha kendimden başka hiçbir şeyi bu kadar sevemeyeceğimi. ama sen son bir şans daha verdin, öyleyse bana o'nunla sadece bir gün ver. uslu bir çocuk olacağım sonra, işine karışmayacağım bir daha da, söz veriyorum. "tamam." dedi tanrı. "anlaştık. bunu o'na söyle şimdi, gerisini ben hallederim."

    "bir sabah kollarında uyanmak istiyorum." dedim ben de o'na işte. "hadi ilaçlarını alıp gel."

    ******

    bunu yıllardır konuşuyorduk tanrı'yla -iki tarafın da hem konuşmacı hem dinleyici olmasına gerek yok değil mi?-, ben genelde aşk denen hastalığın bir kez geçirilebileceğinde ısrar ederdim, vücut onunla bir kez karşılaşınca gerekli antikorları üretiyor çünkü, saklıyor bünyesinde. yeniden gelir gibi olunca yayıyor hemen bi güzel, bi kaç günlük bi dolaşım bozukluğu, kalp çarpıntısı, beyin bulantısı, baş dönmesi filan, bununla kalıyor hepsi işte. amaaan canım bu muymuş şimdi dedirtiyor çabucak geçince. "tanıyor bu illeti şerefsiz reseptörler." derdim hep bu yüzden. "tanrım, o çok büyük tecrübeyi şunların hafızalarından silemez misin? istesen yaparsın yani. bir şans daha istiyorum ne var? evet uslanmadım. evet, büyük bi dersti ama yetmemiş işte. kaşınıyorum hı hı. peki en azından bunu düşünebileceğini söylesen? umut edebilmek de bişeydir değil mi ama? tamam, yeterli zamanı verirsen beklerim tabi. tamam uzatmıyorum."

    tanrı sesli konuşmadığı için, sessizliğinden şöyle bir sonuç çıkardım; o herkese istediğini veriyor nasılsa, bunu da verecek elbette, ama nasıl ve nerden alacağımı benim bulmam gerek. bu bünyeyi şaşırtmanın bi yolu olmalı. hımmm. hadi şu kafayı çalıştır! nasıl biliyor bu beyin aşkı? neye benziyordu o hatırla. acı vardı, evet evet. yokluk da vardı çünkü. sen o zamanlar "karşılığı olan bir şey aşk olamaz." der dururdun. "tanrım, bana asla benim olamayacak birini bulur musun?" dediğin o geceyi hatırlıyor musun? ahaha. "senin sorunun ne ha?" diye soran bi ses duymuştun belli belirsiz, elbette beynin bi oyun oynamıştı sana, salak, onu biliyoruz. tamam dağıtma konuyu şimdi, başka ne vardı? doğru, bu kadarı da yeter herhalde. şimdi hepsinin tersini alalım; karşılıklı, eti kemiği olan, mutlu bi hikaye olursa eğer bence bu salak hücrelerin onu tanıyamaz, savaşamaz da bu durumda. çok şey mi istiyorum, evet bu doğru olabilir, herkes zaten bunu istiyor doğru diyorsun, ama sen farklısın ve bence bu yüzden bi şansın olmalı. ne yani bütün ömrünü bunu isteyerek geçirmedin ki. bundan sonrasını da geçirmeyeceğine göre, bence bir şansın olur. olur olur. beklememiz gerekecek elbette, kim bilir ne kadar sürer, ama gelecek. peki ama buna hazır olduğuna emin misin? eğer gerçekten olabilirse, bu sonuncusu olacak bunu biliyorsun değil mi? ne korkması deli misin, hiç yaşayamamaktan iyidir elbette, ama çok iyi de bir bedeli olur. peki, sen hazırsan sorun yok. tamam gözümü dört açıyorum. tamam açmıyorum, o geldiğinde her hücremize görünür zaten.

    ******

    bu seni üzdü mü
    ayrılık seni aldı mı
    severim der misin
    ben olunca yanında
    sen olunca yanımda
    biz olunca yan yana

    ona pilav pişirdim. iyi yapabildiğim tek yemek bu. yanında da bir şeye benzemeyen ölü tavuk parçaları vardı. hazırlarken yanıma gelip alay etmeye kalktığında, ansızın öptüm o çok sevdiğim dudaklarını. kısacık. içimin ürperdiğini anlamasın diye pilava çevirdim yüzümü hemen. bu birini ilk öpüşüm değildi. ama birini ilk öpüşümdü. bi yokluğu sevmek gibi değildi çünkü bu; aşk ilk defa benimdi. aşk son defa benimdi.

    berbat olduysa bile, "o tabak bitecek" dedim. o tabak bitti.
    ben bir şeye bitecek demişsem, o şey biterdi.
    (ben deli değilim, 22.04.2008 20:39 ~ 03.09.2008 19:45)

  4. aslında yoktur böyle birşey.
    kısaca açıklamam gerekirse aşk birçok farklı duygunun ortak adıdır ve bu yüzden her yaşanışı insanlara birbirinden farklı gibi gelir, sadece ortak yan etkileri olduğundan hepsinin adı aşk diye geçiştirilir.

    neden bahsediyorum, hemen örnek vereyim; mesela tutku. en tehlikeli alt başlıktır. platonik olması durumunda süründürür. ancak aslında süründüren kısmı insanın kendisidir çünkü insan aslında tutkulanan kişiye değil tutkunun kendisine aşıktır ve tutkulanan şeye erişildiği zaman erişilen şey değerini yitirir. bu günümüzdeki -aşk bitti heyecan bitti- durumlarının sebebidir. insanlar hastalıklı bir duygu olan tutkuyu aşk gibi masum bir kalıba soktukları zaman kendi kendilerine isteyerek hayatı zindan ederler. aslında platonik aşıkların çoğu aşık oldukları kişiyle ilişki yaşamaya başlasa bir süre sonra sıkılabilir vazgeçebilir ancak o kişi yüz vermese onu daha senelerce arzulayabilir, buna da aşk der.
    hüzünlü şarkılar dinler, karamsarlaşır, bunalım hallerde takılır.
    peki bu insan niye kendine durup dururken üzüntü yaratmaktadır? şahsi kanaatimce insan yapısı sadece keyiften ibaret değildir. demek istediğim insanlar hüzünle de mutlu olurlar. kederlenmenin, birini tutkuyla arzulamanın, hüzünlü şarkılar dinlemenin verdiği yadsınamaz bir haz var. yani doğaldır, insan olmanın bir parçasıdır, tutkuyu sevin öpün.

    herneyse konudan uzaklaştım, devam edeyim. tutku zamanla kendini iki farklı şeye bırakabilir. eğer arzuladığınız kişi size uymuyorsa ve yanınızda rahat değilseniz ancak uzun süre tutkuyu çeşitli etkilerle koruyabildiyseniz (beraber olmanızın yasak olması, ayrı şehirlerde olmanız gibi) yerini alışkanlığa bırakır. bu en kötü durumdur, tıp literatüründe bu duruma "ne senle ne sensiz" vakası denir. eğer sözde aşkınızın sizi bu noktaya kadar getirmesine izin verdiyseniz şimdiden geçmiş olsun. bunun tek ilacı zamandır ve alışkanlığı yenmek sizin en sevgiye ve ilgiye aç olduğunuz döneme gelirse iyice hayat zindan olur. ikinci senaryoysa sevgidir. "aşk yalan eheh önemli olan sevgi zaten aşkımız sevgiye dönüştü" geyiğine getirmek istemiyorum aslında ancak insanların gerçek aşk dediği ve "5 senelik evliyiz ilk günkü kadar aşığız" durumu işte budur; yoğun sevgi. yoğun sevgi 2 şekilde oluşabilir, önceden birbirinizi tanımaktasınızdır ve zamanla birbiriniz için ne kadar uyumlu olduğunuzu görüp ilişkinizi ilerletirsiniz ya da şans eseri sadece arzuladığınız tutkuladığınız insanın her yönden size mükemmel uyumlu birisi olduğu ortaya çıkar. her iki durumda da piyangoyu tutturmuşsunuzdur tebrikler olsun.

    üçüncü bir birliktelik sebebi daha vardır ki vardır, bu da muhtaç olmaktır. türkiyedeki boşanma oranlarının amerika vs.dekilerinden çok az olduğu için böbürlenen yetişkinlere rastlamışsınızdır. işte ne yazık ki bunun sebebi budur. bu durum çoğumuzun anne ve babasının evlenme sebebidir. eskiden kuralları çok daha katıymış tabi bu birlikteliğin. erkekler cinsel ihtiyaçlarını karşılayacak, temizliğini yemeğini vs yapacak kadınlar da kendisini koruyup kollayıp yemek getirecek birine ihtiyaç duyduğu için evleniyorlarmış. günümüzde bu tip evliliklerin sayısı azalıyor tabi ancak ihtiyaçtan evlenmenin tarzı bu kadarla sınırlı değil. hala insanlar birbirlerine artık yaşım geçti bana arkadaşlık etsin yalnız kalmayayım bir sevdiceğim olsun diye muhtaçlar. bu daha yumuşatılmış ihtiyaçtan evlenen tiplerin çoğu güçlü bir tutkuyla başlarlar ilişkilerine ve zamanla durumu alışkanlığa çevirerek birlikteliklerini sürdürürler. çok eleştirilecek bir durum olmaz nitekim gayet mantıklı bir sebepdir çoğu insanın evlenmesi için ancak kendilerine tam anlamıyla uyan mükemmel eş, gerçek aşk keyfini yaşayamazlar. ve çoğu da yıllar sonra yine ortam şartlarından beraber kalırlar sıkılsalar da.

    yine dağıttım konuyu, şöyle toparlayayım. 16 yaşında bir ergensiniz ve vitrinlerin arkasında gördüğünüz bir ipod var. çok istiyorsunuz, hayallerinize giriyor vs. işte bu platoniklik dönemi. daha sonra gün geliyor elinize geçiriyorsunuz ve bokunu çıkarıyorsunuz. evin içinde kulağınızda hafifçe sesi açılmış ipodla dolaşıyor, sabah ilk iş kalktığınızda ipodunuza bakıyorsunuz, bu da canım cicim dönemi. daha sonra gün geliyor artık eskisi kadar ilgilenmiyorsunuz ipodunuzla bir köşeye atıyorsunuz ancak otobüsle bir yere giderken ya da ders aralarında ipodun aslında çok işinize yaradığını ayrıca çevredeki herkesi özendirdiğini vs farkediyorsunuz, ve sevmeye başlıyorsunuz ipodunuzu. tebrikler aşkınız sevgiye dönüştü sonsuza kadar mutlu olabilir gökten düşen 3 elmadan birini bana verebilirsiniz.

    yine 16 yaşında bir ergensiniz ve ipodu arzuluyorsunuz ancak aileniz size bir orite mp3 player alıyor. onu da ilk günlerde çok seviyor, elinizden düşürmüyorsunuz. ancak ilerleyen vakitlerde o kadar da sevmediğinizi yalnız ihtiyaç duyduğunuzu anlıyorsunuz. sonuçta orite ı imkanınız olsa daha iyisiyle değiştireceksiniz ancak imkanınız olmadığından kullanmaya devam ediyor ve onu da seviyorsunuz. işte bu da ihtiyaçtan doğan birlikteliğe bok gibi bir örnek. (ilkinde ipod cuk oturduğu için bu formata uymak zorunda kaldı)

    sonuç olarak aşk diye birşey olmadığını bilin ancak bunu bir olumsuzluk olarak görmeyin. tutkuyu sevin, platonik olmaktan -aslında erişseniz sıkılıcağınızı bilseniz de platonik olmaktan- ve onun da tadını almaktan vazgeçmeyin. benim tek dediğim bunu fazla abartmayın ve alışkanlığa dönüşmesine izin vermeyin. ilişkilerinizi tutkuyla günü düşünerek fazla planlar kurmadan keyifle yaşayıp gerektiğinde de acısız bir şekilde bitirin. öyle işte.
    (white, 15.08.2008 09:59)

  5. göstermeden sol vuran. sağ mağ yok. yaralayan adama pansumana gitmek düpedüz.
    kapı çalmak bilmez, mutfak camından giren bacaksız!
    boyunca çocuğu var görmüş geçirmiştir deyip, annenin yanına gönderen, anne senden geçmiş, beni anlamıyorsun deyip geri döndüren.
    iyisi, ona her baktığında ilk defa görüyormuşsun gibi ama kendinden önce biliyormuşsun gibi..
    orta hâllisi, yalnız uyumayı ilk unutturan, sahilde rüzgarın geldiği tarafa oturan..
    uzaktası, küllüğü uzatacak kimsenin kalmaması, tek çatalla sofra kurmaya alışmak..
    ölümsüzü, kışa dönmeyen sonbahar, yaza dönmeyen ilkbahar..
    umutsuzu, gözleri onunkilere benzeyen bir kızının olmayacak olması..
    ve tüme gitmek değil tümden gelmek aşk. kim için neyse ne, benim için bu diyebilmek...
    (damien, 03.09.2008 06:17 ~ 10:42)

  6. aşk, tarih boyunca bilimin, felsefenin ve en çok da edebiyatın başlıca ilgi alanlarından birisi olmuştur. pek çok filozof aşkı tanımlamaya çalışmış, pek çok edebiyatçı ideal aşk portreleri çizmiştir. aşk kavramına gösterilen bu aşırı ilgi kavramın açıklanmasını sağlamamış, aksine gittikçe nesnellikten daha fazla uzaklaşan, idealize edilmiş bir aşk miti doğurmuştur. bu yazımda, aşk hakkında birkaç şey söyleme cürretini göstermek istiyorum. bu konuda o kadar fazla, o kadar gereksiz söz söylenmiş ki, bir kişi daha bu kervana eklense bir şey değişmez diye düşünüyorum.

    ideal aşk kavramı ile başlayalım. benim, sürekli birileri tarafından görüldüğü iddia edilen, ama görenleri görmenin bile güç olduğu van gölü canavarına benzettiğim ideal aşk. edebiyatçıların ve romantiklerin zihinleri dışında, nesnel gerçeklikte bir türlü karşılaşılmayan ideal aşk. 20. yüzyıl romantikleri, ''artık 19. yy.'daki gibi aşklar yok.'' diye şikayet ediyorlardı. aynı yakınmayı 19, yy. romantiklerinden de duymak oldukça ilginçtir. daha ilginci ise, 18. yy.da da insanların bir önceki yüzyıl aşklarına özlem duymuş olmalarıdır. işin açıkcası, romanlarda ve filmlerde anlatıldığı gibi kusursuz , idealize edilmiş, sıcacık bir aşk nesnel gerçeklikte mevcut değildir. insan, oldum olası kusursuzu/mükemmeli hayal etmeyi sevmiştir. kusursuz bir varlık olan tanrı, mükemmel bir insan olan herkül, ideal bir evren olan cennet bu olgunun başlıca örnekleridir. hatta insan hayal etmekle kalmamış, tanrı ve cennet örneklerinin gösterdiği gibi kendi yarattığı kavramlara inanmıştır. kusursuz aşk da bu örneklerle aynı mantığın ürünüdür. (sizin zaten, büyük ihtimalle tecrübelerinizle farkettiğiniz bir konu üzerinde bu kadar durduğum için özür dilerim)

    şimdi aşkın tanımına geçebiliriz. ideal aşkı reddettik belki, ama bu aşk kavramını da reddettiğimiz anlamına gelmez, değil mi? aşkın tek bir tanımı yapılamaz, çünkü o tek bir şey değildir. daha doğrusu, aşk adı ile adlandırılan ve şeklen birbirine benzeyen birden fazla olgu vardır. bu güne kadar yapılmış bütün tanımlar, bu olgulardan birini temel alırken diğerlerini görmezden gelmiş ve eksik kalmıştır. gelin bu olguları tek tek incelemeye çalışalım.

    (aşağıdaki kavramlar yazar tarafından yaratılmış/uydurulmuştur. daha önce duymamış olmanız sizin suçunuz değil. çünkü ben de az önce öğrendim.)

    1)hayvani aşk:
    bildiğiniz gibi, organizmanın iki temel amacı vardır. 1: mümkün olduğu kadar uzun yaşamak; 2: genlerini gelecek nesillere aktarmak. hayvanlar, çiftleşme dönemlerinde, ikinci maddenin gereğini yerine getirebilmek için hormonlarının da etkisi ile harekete geçerler. genlerini gelecek nesillere aktarmak için ideal bir dişi bulurlar, bu dişi için diğer erkeklerle, gerekirse, ölümcül kavgalar ederler. bu hayvanlar ormanların ferhatları, mecnunlarıdır. onları güdüleyen hormonları ise, aşkın en ilkel şekli.

    insan evrimini baz alırsak, o ilkel ama hayati öneme sahip güdülenme mekanizmasına önceleri bizim de sahip olduğumuz iddiasında bulunabiliriz. apandist, bademcik gibi evrim sonucunda artık ihtiyacımız kalmayan organları bile taşımaya devam ediyorsak, o hayvani duygunun da hala içimizde bir yerlerde olduğunu varsaymamız hiç de yanlış olmaz. hayvani aşkı reddedersek, insanın aşk yüzünden hayvanlaşmasını başka nasıl açıklayabiliriz ki.

    hayvani aşk, bireyin karşı cinse duyduğu cinsel isteğin bastırılması/sevgi ile karıştırılması olarak da tanımlanabilir. italyan bilim adamlarının yaptığı araştırmalara göre, maksimum onsekiz ay sürüyormuş. (italyan, isviçreli, amerikalı bilim adamları... yahu kardeşim bir de şu adamların ismini söyleyin. yazık adamlara o kadar araştırma yapıyorlar.)

    2) hayat arkadaşlığı:

    insan, doğa karşısında sürekli bir çaresizlik/korku içindedir. sınırsız genişlikteki bir evrende tek başınadır, ve bu insanın katlanılmaz bir acı duymasına yol açar. birey, yalnızlığını gidermek için sürekli bir gruba dahil olmaya çalışır, arkadaşlar edinir. ama nihayetinde, arkadaşlar da sizinle bir yere kadar gelir. yalnızlığınızı bir yere kadar paylaşır. birey bunun farkındadır. bu farkındalık, bireyi arkadaşlıktan daha öte ilişkiler kurmaya iter. (sevgililik, hayat arkadaşlığı, evlilik... adını siz koyun.) bir araya gelen iki insan, hayatlarını birleştirir. bu birleşme sadece mecazi anlamda değildir. artık, farklı bedenlerde yaşayan ama aynı hayatı süren iki kişi olmuşlardır. tüketim araçları, idealleri, istekleri, hatta zevkleri bile ortaklaşır bir süre sonra. bu durum, insanın yalnız olduğu gerçeğini değiştirmese de, bu gerçeği bireyin unutmasına ya da daha katlanılır bulmasına yol açar.

    farketti iseniz, bir araya gelen iki insan dedim; bir araya gelen karşı cinsten iki insan demedim. bu arkadaşlığın temelinde cinsellik yatmadığı, cinsellik daha çok bu birlikteliğin devamı olduğu için bireyler hemcinsleri ile de hayat arkadaşlığı kurabilirler. eşcinselliğe karşı herhangi bir ön yargının olmadığı antik yunan, bu tezimin örnekleri ile doludur. (akhileus ve partoklosun arkadaş değil de sevgili olduklarını kaçımız bilir.)

    3) ütopik aşk:

    yukarıda, insanın idealleştirme eğiliminden kısaca bahsetmiştim. şimdi işleyeceğimiz aşk türünde de, bir idealleştirme söz konusudur. edebiyatçıların ve senaristlerin kusursuz aşk hikayelerinden etkilenen birey, hayallerindeki gibi bir aşk yaşamak için eyleme geçer. öncelikle karşı cinsten birisi seçilir. bu seçimde güzellik/yakışıklılık birinci dereceden rol oynar. daha sonra bu seçilen kişiye, roman ve filmlerdeki esas kadın/erkek karakterin sentezlenmesi ile yaratılmış kişilik yüklenir. sıra aşık olmaya gelmiştir ki, bu aşamada pek zorluk yaşanmaz. birey, hayalle gerçek arasındaki bütün sınırları kaldırdığı için, nesnel gerçeklikteki sevgili ile hayalindeki arasında ki farkı alglayamaz hale gelir. ancak idealar aleminde ya da cennette karşılaşılabilecek bir sevgili, ete kemiğe bürünmüş halde karşısında durmaktadır bireyin.

    bu tür aşkta, nesnel gerçeklikteki sevgili değil de zihinde yaratılan karakter önemli olduğu için, aşklar şiddetli ama kısa süreli olur. hayale duyulan aşk ise, hiçbir zaman sönmez; hep oralarda bir yerlerde saklı kalır.
    (bgbid, 11.04.2009 22:56)


© 1913-2012 laneth ruhsal devinim ürünleri corp.

laneth, sözlük biçiminde tasarlanmış bir site olmakla birlikte, bir sözlük oluşumu değildir. laneth'te yazılmış ve yazılacak olan her şey baştan sona uydurmadır ve yazarından başka hiçkimseyi bağlamaz. laneth'te yazılmış olan her kelime, hırsızını boğazlayıp sahibine geri dönmek üzere programlanmıştır. çalınan değil ama unutulan sözlerimiz g.tunuze girsindir.