sanırım başka hiç kimse beni bir uçtan alıp bir başka uca bu kadar kolayca fırlatamaz. bu kadına dair hiçbir şeyin aralarda yeri yok. başka hiçbir şeyin de beynimde onun kadar etkisi yok. hani bıçak vursalar kanım akmaz derler ya, kim ne yaparsa yapsın öyle bir yerde, hakkaten acıtmıyor yada gıdıklamıyor kimse yeteri kadar. ama işte, o'nun parmakları ne zaman bana uzanacak olsa, üç beş kilometreden filan tepki vermeye başlayabilirim. neyin peşinde olduğunu anlamam yeterli, sonrası zaten yaşatmak istediği duyguya teslim olmuş bir savunmasızlık hali.
ama en çok, onunla bir süre görüşmemem gerektiğine karar verdiğimde ve o bunu hemen o anda hissettiğinde, en fazla bir iki günlük bir sabır gösterisinden sonra çıkıp aklımın önüne dikilmesinden nefret ediyorum onun. ve tecrübe edebildiğim başka hiçbir duyguyu, o anda duyduğum sıkıntıdan daha çok sevmiyorum.
bazen acımasız olmayı deneyecek kadar bıktığı zamanlar olur. böyle zamanların kırk yılda bir olması bile onun ne denli sabır küpü olduğunun bir göstergesi aslında, çünkü o'nun tarafından bile acımasızca yargılanmayı gerektirecek kadar yamulurum ben arada sırada. kendimden taşarım, evrende bana dair ne varsa mahvederim, kendimi bir sabah bilmem ne dağlarında çiçek açmış filan bulabilirim, o denli tehlikeliyim yani bazen. işte bu saçmalık zamanları yeterince uzadığında ve ben herhangi bir etkiye tepki vermeyecek kadar dağıldığımda, bu benim ağzıma tek bir cümleyle tükürüp kafayı yememi sağlar. bir tek o'nun böyle bir gücü var çünkü, o'na bu denli acı verdiğim zamanlarda dahi kullanmasa yazık olurdu. kullanır ve beni bi güzel dağıtır işte, yeniden toparlayabilmek mümkün olsun diye. nereye gidersem gideyim, dönüp almak isteyeceğim tek şeyin kendisi olduğunu çok iyi bilir çünkü. kadınlar, böyle bir gerçeği bildikleri sürece gerçekten tehlikeli olabiliyorlar.
asıl acı veren o girişimi filan değil. o anda gayet sakin olurum. bunu başarabilirim yani genelde. o'na kızmadan, ikimizin de iyiliği için bir süre o'nu aramamam gerektiğine karar veririm. bir iki kez o'nu sonsuza dek bir daha aramamak, olduğum yerlerden kaybolup bir daha beni bulamamasını sağlamak gibi "kendime ölümcül" planlar da yapmadım değil, ama g.tüm yemez, öğrendim ve bilirim, bu yüzden tekrarlamam, sadece hissettiğim acıyı defedip sakin olmaya çalışırım. çoğunlukla da işe yarar. sonra işte, bilirsiniz, iki gün filan geçer. neden onu hala aramadığımı çok iyi bilir, ama kendisi de biraz zaman tanımaya çalışır, bunu her seferinde anlayabilirim ben de. ama yemez. ahah, en geç üçüncü gün telefonum bu kez ısrarlı bir şekilde çalmaya başlar, reddedilmeye yada cevaplanmamaya aldırmaz ve bir şekilde başkalarını kullanarak dahi olsa bana ulaşır. bunu bildiğim için genelde gerek kalmadan, üçüncü çalışında filan açarım, ve işte benim için yaratılmış en sıkıntılı duygu sanırım budur. yahu aç nasılsın ben iyiyim filan de geçiştir, ikna olursa zaten bir iki gün daha aramayacaktır derim kendime, ve mümkün mertebe doğal davranmaya çalışarak o tuşa dokunuveririm. eğer o iki gün içerisinde kendini suçlu bulmuşsa, konuşma genellikle benim soğuk hal hatır cümlelerimle başlayıp onun anne duygusallığıyla taşmış şefkatli kelimelerine karışıp karşılıklı bir iç döküş ve rahatlayış, sahip çıkıp mutlu bir sarılış ile son bulur. ama eğer bütün bu olanların asıl sorumlusunun ben olduğum gerçeğinden henüz kurtulmamışsa, işte o diyaloglar daha bi renkli, daha bi bddöldüren türdendir.
- efendim. (telefonu "bebeğiiim!" diye açmadım. trip 1.)
- nasılsın. (ne kızım, ne canım, ne bi seni skliyorum ifadesi, aslında nasıl olduğunla ilgilenmezdim ama işte kahrolası annelik diyor.)
- nolsun bildiğin gibi. sen nasılsın asıl. (beni sktiret nolcak nasıl olur olurum, şu koca dünyada varlığımın ne önemi var, herkese dertten başka bi halt vermeyen, bi boka yaramayan ben, kayda değer insanlardan bahset, senden mesela, sen iyi ol mk, napcan gerisini filan tribi.)
- iyiyim ben de. niye bakmıyosun telefona on kere aramadan. (ne planladığını biliyorum ama sen dayanabilecek olduktan sonra ben de bi yolunu bulurum endişelenme diyor.)
- ne zaman ilk seferde açtım ki? (unuttun mu ben baştan aşağı sorunum bebek.)
- ben bu seferkiyle ilgileniyorum.
- işine yarayacaksa, minibüsteyim. ısrarcı olmazsın belki diye ertelemeye çalıştım ama napıcan işte. (gördün mü, asıl bensiz yapamayan sensin tribi.)
- nereye yolculuk? (seninle savaşmayacağım, anne ol da anlarsın diyor.)
- farzedelim ki taksim'e. önemi nedir?
- taksim'de napıcaksın?
- tut ki sevgilimle buluşucam.
- senin bi sevgilin yok.
- varsayalım ki buldum bi salak daha.
- bdd… konuşmak seni sıkıyorsa kapatalım.
- aaa rica ederim saçma bir oyuna konuşma süsü vermeye kalkmayalım. biz ne zaman seninle böyle şeyler konuştuk anne? tamam, sensizlikten geberdim. her şey bok gibiydi ve tabi ben de öyle, ta ki şu an bu cümleleri kurmaya başlayıncaya dek…
- ben… çok üzgünüm…
- hayır, ben üzgünüm. çünkü sorumlusu ve hak edeni benim, ama sktret, geçmişi anında sıfırlanabilen tek hikayem sensin. haliyle suçluluk duygum filan da kayboluverdi ve bu senin için iyi bişi değil eheh.
- suçlu hissetmeni gerektirecek bir şey yoktu… herkesin hayatı bazen çığırından çıkabilir. seninki pek yerinde durmuyor, hepsi bu.
- yenileri için verdiğin cesaretten ötürü minnettarım bebek, ama bak ne diycem şu bahsettiğim olay vardı ya……
**
bence dünyanın alışılmış yaşam biçimlerinin tümü saçma. başka bir şehirde laneth olası bir okula başlarsınız, yada kafayı yemişsinizdir ve tutup biriyle evlenirsiniz, yada işte ne bilelim, tayininiz çıkmıştır, yada içinizdeki bir şeyler sizi uzaklara çağırmıştır, bir şeyler olmuştur işte, bir şeyler hep olur ve sanki yetişkin olmanın ilk gereği anne tarafından yönetilmeyen bir başka evde yaşamaya başlamaktır. hep bir şeyler olur ve hayatınız için seçeceğiniz bütün yollar da yine o aptal "onsuz ev"e çıkar durur.
birileri bir şeyler yapmalı. anneden ayrılmanın yaşı 30'a çıkarılmalı yada her gidilecek olan yere onu da götürmenin bir yolu bulunmalı. (edit: buradan iki cümle silindi. insan kendi kendinin katili olmayı nasıl da beceriyor.) yazının sonunu bağlama kısmının mk ayrıca laneth, bu gece çok kötüyüm benden uzak dur.