sevgili we - laneth
sevgili we
facebook sayfamız açıldı
  1. sevgili we,

    yıllar yıllar önce bir adam bana birine seni sonsuza dek seveceğim demenin fazla iddialı bir şey olup olmadığını sormuştu. ben de ona, bunu söyleyeceğimi nerden bildiğini sordum. o her şeyi bilirmiş, öyle söyledi. ama geleceği de bilemeyiz ya? bilmekle bilmek arasındaki o şahane farkla ne yapabiliriz? yalancının mumu çabucak söner ama doğrucunun yalan söylemediğinin anlaşılması için aradan yıllar geçmesi gerekir bazen. bazen o bile yetmez. bu hiç adil değil. onu sonsuza dek seveceğimi asla tam olarak bilemeyecek.

    her şeyi o kadar doğru yapıyor ki we, delirecek gibi oluyorum bazen. ben bütün bu yıllar boyunca, sadece bir kerecik olsun, doğru bir şeyi, doğru bir zamanda yapmak istedim. doğru yerde susmak ya da doğru anda doğru bir şey söylemek istedim, sadece bir kerecik. ama sen de biliyorsun ya we, ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim, beni anlayabildiğini asla tam olarak bilemeyeceğim. her şeyi anlar o, biliyorsun, aklına gelebilecek her şeyi. her şeyi bir tek kelimeyle değiştirebilir. sana istediğini yapabilir, bir kaç kelimeyle. nasıl olur da we, birinin senin karşında sahip olduğu böyle bir güç, seni bir tek an bile korkutmaz, bir tek an bile? biri kalbinin yerini öğrenecek diye ödü patlayan bi insanken, bu kadar çok şey bilen birine sırtını nasıl bu kadar rahat dönebilirsin? bir şeyi bu kadar severken, geceleri nasıl bu kadar rahat uyuyabilirsin we?

    o kadar bu dünyaya ait değildi ki we, onun için bir başka dünya yaratmam gerekti. o kadar yetmiyordu ki bu dünya bana, hayatın içine bir başka hayat daha kurmam gerekti. ben yalnız ölmeyeceğim we, istesem bile yalnız ölemem, pekala biliyorsun. üçüncü dünyada da birbirimizi görür görmez tanırsak, vay canına, cennet diye anlatılanlar doğruymuş diyeceğim.

    hayallerimizle,
    still

    (still cursed, 09.12.2011 12:14)

  2. sevgili we,

    elektrik süpürgesini çalıştırmadan önce ona dönüp korkmamasını söylerdim hep. yoksa deli gibi korkup sağa sola çırpınırdı. yıllar boyunca bunu yapmayı unutmamaya çalıştım. şimdi ise unutmaya çalışıyorum.

    göründüğünden çok daha zor günlerim oldu we. sana yazmaya her şeyden daha çok ihtiyaç duyduğum zamanlar oldu. ama yapamadım. beni "korunmaya ihtiyacı olmayan ash'leri koruma derneği başkanı" seçtiğin gün geldi aklıma hep. öfkenin en kötüsü kendine karşı duyulandır çünkü muhatabından çıkaramazsın onu we. bir yolunu bulamazsın bunun. bir şeyi anlayamayabilecek olsaydı ancak bunu anlayamayabilirdi herhalde. kendine karşı bile bir kez olsun, tek bir yanlış yapmış mıdır acaba.

    "dışarıda ne yapar bilmiyorum" dediğimde "ölür" dedi bana we. bunu bir başkası yapsa, bilirsin, illaki bir fikrim olur. haklı ya da haksız, bir karşılığım olur illaki. ama o bir şey yaptığında, bunu neden yaptığını, nasıl da doğru yaptığını anlamak için aradan yıllar geçmesi gerekiyor bazen. bunu kaç kez deneyimlediğimi sen de biliyorsun.

    "lose the idea of being a mother of anyone."

    bunu bana kaç yıl önce, hangi mektubunda söylediğini sen de biliyorsun we. ama bilemeyebilirsin, canımı o kadar yakmıştı ki bu. o kadar derine saplanmıştı ki bağırmamıştım bile. sonra aradan yıllar, sonra yıllar geçerken, bilemeyebilirsin we, ben en çok bunu anladım. defalarca anladım. tekrar ve sonra tekrar anladım. o ağrıya geri dönüp baktım ve gözümde yaşlarla gülümsedim her seferinde.

    ölür tabi ki we. ölmüştür de.

    hayallerimizle,
    still
    (still cursed, 18.01.2012 21:48)

  3. sevgili we,

    üçümüz birlikte kahvaltı yapıyorduk ve ben öyle durduk yere ve gayet de eğlenerek, üstelik hiçbir fikrim de yokken "söyle de kurtul bence" dedim. şaşırdı elbette, söylese mi hala bilemedi ama ikna oldu yüzüme bakınca. şansa bak ki bir derdi de varmış hakkaten. o kadar büyük bir dert ki söylediğinde bana da dert olmasın diye, ne gerekiyorsa daha o cümlesini bitirmeden düşündüm. sonra da o kadar büyük bir olgunlukla karşıladım ki, benimkinin sonradan söylediğine göre, gösterilmemesi gerekecek kadar büyük bir olgunlukmuş o. normal değilmiş yani. üzülmemeye çalışmadım we. sadece, kendisini düşündüğü kadar beni de düşünüyordu ve ben de dedim ki, düşünme. yirmiyedi yıl sensiz yaşadım ben, yine yaşarım, bilmediğim iş değil. bu o kadar kahrolası bir gerçekti ve o kadar doğruydu ki, o kadar samimiydi ki, sanırım hepimiz biraz bozulduk buna. ama benimki de eğer bana gerçekten aşıksa o sabah aşık olduğuna bahse girerim, bazen o kadar güçlü oluyorum ki ben bile etkileniyorum bundan.

    benim sorunumun ne olduğunu biliyorsun we. o sabah ve sonraki günler, o birbirinden acayip anlar, önce birlikte geçmiş üç yılla, sonra da zaten bir çok şeyi kaybettiğim şu sonbaharla birleşip dünyadan ayrıldı. ben bu dünyadan ayrılma hikayelerini kitaplarca yazmak isterim, ne yapsam o eksik kalmışlık hissinden kurtulamam ve terslik de burada ya, ne kadar uzatırsam o kadar eksilir, silikleşir o hikaye. bu sefer de öyle oldu. hiçbir anın, hiçbir sözün, hiçbir duygunun kaydını tutamadım, her şey birbirine girdi ve sonra da kaybolup gitti. neden hep geçmişte yaşadığımı biliyorsun we, orası aklımda bile tutamadığım hikayelerle dolu ve bu beni öldürüyor.

    sonra we, bir hafta sonra, o sabah, adına "o sabahlar" diyorum o sabahların, gözümü açtığımda karşımda duran bir notla uyandım. yıllarca biriktirilmiş onca anının ve küçücük bir haftaya sığdırılmış onca korkunun, kararsızlığın, üzüntünün tamamını bir küçücük nota sığdırıp gitmişti. vedaları ve o kadar erken saatte uyanmaları sevmediğimden uyumuştum ben. ne daha önce o sabahı düşündüğümde, ne de günlerdir onu beklerken, hiçbir şey hissetmemiştim, daha sonra da kayda değer bir şey hissetmeyecektim. ama o sabahlar, öyle sabahlardı işte. onlardan kaçış yoktu. hazırsan bile o kadar da hazır değildin. orada illaki kalacaktın birkaç dakika. hayatın anlamını bi sorgulayacaktın, sanki onyedi yaşındaymışsın gibi. kalkıp okumadım we. koduğumun hiçbir işe yaramayan sözleri. her şey için teşekkürler, asla unutmayacağımlar filan. ben kimseye böyle notlar yazmam. kimse de bana yazmasın istedim. skilmiş gtün davası sonuçta. böyle bir mektup da planlamamıştım we. plan yapan biri değilim artık zaten. ama yapmış olsaydım, belki bu koca evde uyanmayacaktım o sabah. bi evin ne kadar kocaman olduğunu içinde tek başına uyandığında farkediyorsun.

    kalktım. gtüme mi sokacağımı bilmediğim odaları dolaştım. siz kovalar insana böyle durumlarda iyi gelecek tek şeysiniz. aradım en yakınımda olanı. abi dedim. napıyosun. ben iyiyim sen ne yapıyosun dedi. dedim bu sabahlar var ya, sokayım ben bu sabahlara kaçış yok mu bunlardan. dedi ki yok ama başka sabahlar var. ne şanslısın, yeni bir hikaye yazmaya koyulursun sen şimdi. başka anılar için başka insanlar bulursun hemen, bilmez miyim seni dedi, hem yeni bir insandan daha güzel ne var. eski bir insan dedim. yeniler de eskimeyecek mi dedi, çoğaltıyoruz onları işte. hakkaten dedim. teşekkür etmedim. biz birbirimize teşekkür etmeyiz. hiç ayrılmayacak insanlar birbirlerine minnet duymazlar. birbirilerine sahip oldukları için tanrı'ya minnet duyarlar sadece. oldu o zaman ben kahvaltı yapayım dedim, bi ton işim var demektir, kahvaltı iyi bir başlangıç olur. o güldü, ben şımardım, bitti orada o sabah.

    hayatın, üstüne fazla gelince altında kalarak döngüyü değiştirdiği zamanlar vardır we, o sabah onlardan biriydi işte. ben sana üstte olmayı anlatacaktım aslında. ama oraya nasıl geçtiğimi anlatayım derken yine o kadar uzattım ki bana ayrılan sürenin sonuna geldim. pozisyon değişmezse eğer, başladığım işi bitirebilmeyi çok isterim we. bitirmek başlamanın yarısıdır biliyorsun.

    hayallerimizle,
    still.
    (still cursed, 16.03.2012 01:49)

  4. sevgili we;
    bütün bütün yutulmuş mısır koçanları gibi sıkışık zamansızlıklarım ve tüm yediklerimden (bunu sakın küçümseme) daha koca tembelliklerimle karşında, ne zamandır aklımda kalan ve ertelediğim ödevimin başındayım. sana yazmak için sanki hep biraz daha fazla gerekçe sahibi olmam, hiç değilse hünerlerimin azıcık olsun pekişmesi gerekiyormuş gibi geldiği için belki çoktur düşünmekle kaldım bu eylemi. ve sadece düşündüklerimizin -diyelim sadece küçük bir bölümünü- bilinebilir kılabilseydik yazmadan, dünya ne muhteşem bir kaos olurdu, mutluluğun bununla kesinlikle ilgisi bulunmalı. bak, başlangıçta kaos vardı ama söz yoktu, evren oluştu -gea ve diğerleri- ama sözle birlikte olduğu için kaosun sözcüksüz, imsiz, işaretsiz hakikati bizden saklandı, şimdi ne kadar arasak da yanılıyoruz. sözcüklere vurulmuyor hakikat.

    fakat elimizde, en iyi günümüzde bile sözcüklerden fazlası yok. hakikati başka nerede arayabiliriz ki? c harfini içeren bir yazı yazmıştın, kızın adını sigaraya yazmamızı tembihlemiştin. evet, hakikat sevip de unutulan kızın adını sigaraya yazmakta olmayabilir, ama kesinlikle oralarda bir yerlerde, bunu anlatmakla ilgili bir yerlerde. nasıl olsa daha çok arayacağımız için kesinliğimizi kesin yerinden çok ihtimallere kurgulayalım. hem ben gene yeni isimler buluyorum, onları ne zaman yazmam gerekecek we?

    felaketler güzeldir biraz we, felaketler ender bulundukları için -topal eşeklerin ender bulunması sathından değil yine de- güzeldirler. asıl afakan sıkıntıdadır, asıl afakan beklemek, arafta kalmak, adım atamamak, söz diyememektedir, anlatacak bir şeylerin vardıysa bile bir yanlarda ertelenmişliklerindedir. bunu molla anlatmıştı benden daha iyi. şimdi madem felaketini değil, sessizliğini yaşıyoruz, izin ver, senin yerine seni içerecek sözlerimiz olsun. buradan sonra kendi kendimi dinleyeceğim de we.

    geçen yıl martin jay’i okudum, yeminle baştan sona okudum. demek ki artık bir konuda daha sonradan yazılmış değerlendirmelere kulak asmayabilirim. neyse we, yıllarca öyle inanmıştık, şimdi jay okudum diye inancımdan bir çırpıda vazgeçmeyeyim. ne anlatıyordu vassaf, adorno ve horkheimer’ın kişilikleri otoriter ve demokratik diye ikiye bölüşlerinin kabalığından bahsederken? bu kadar kaba değillermiş ve vassaf yer yer biraz üfürmüş we, tüm demek istediğim buydu. neyse ama! otoriter kişilik ve demokratik kişilik değil mi, dünyanın belli bir çağında bir yanda faşizm, bir yanda ona karşı savaşan müttefikler varken, otoriter ve demokratik ha! bence benjamingiller heroik kültürden bahsederken daha tatmin ediciydiler. ama neyseydi we, sonra dostoyevski’nin insan modellemesinden bahsediyor; iyi ve kötü vardır, ikisi de aynı kişilerin içindedir. bazen işte kendimizi çok kaptırıyoruz we, yoksa araf falan tam saçmalık, felaketi de köçek oyunculuğunu da içimizde taşıyoruz, drama tehlikeli we.

    hem yazmadığım, hatta eylemediğimiz zamanlarda bile içimizde taşıyoruz. ne yazı dünya bu kadar basit, keşfedecek tek giz belki atlantis’in yeridir. senle dalış dersleri almalıydık we.

    biraz ikimiz için de ortak olan konu, kadınlar, belki giz sayılır, onu da yazarak perdesini araladığımız bir ton açık magenta… kelime oyunları gibiler işte we, spontane espriler gibiler, ne ben bir analojiyi tamamlamayı severim, ne de sen bilmediğini sanmaktan sıkılırsın. keşke burada bir gizem olsa, mesela bu yaşa kadar çektiğimiz tüm sıkıntılar ve saçmalıklar aslında bugünü müjdelemek için konulmuş teolojik bir gizem olsa, mesela oğuz kaan gibi ormana gittiğimizde bir anda karşılaşsak ya da hangi masal kahramanıysa, mesela bir sefer olsun ama onlar gelip öpseler uyandırsalar 30 yıllık uykulardan. mesela we, biz bir zaman olsa da onlara söylemediklerimizle yargılanmasak her nasılsa cinsiyetsiz ama pozitif ayrımcı sorgu melekleri tarafından. benim ki başka bir dünya özlemi we, sosyalizm kadar gerçekçi değil, birazından daha ütopik olanı kadar. aslında o kadar fena değilmiş de olabilir her adımı bilimsel önermelerle çizilmemiş bir mücadele.

    çok içmekle itham ediyorlar beni, senin günahın midyeler üzerine. çok sevmekle değilse bile hiç aşık olmamakla itham edildiğim de oldu. sen ne dersin we, çocukluğumu bile anlatmadan bir kerede söyleyebilirsin bunları bana bakıp biliyorum. senin hünerin orada, bir kişi kaç kere aşık olmuş, kaç çizik atılmış ciğerlerine elini kaldırmadan söyleyebilmende. atlantis işi yatarsa bir gezici karnavala da katılabilirsin bu yetenekle. fakat ben içmediğimde de kelimeleri karıştırmayı, cümleleri bozmayı ve mutlaka ilk bakışta saçma görünecek bir şekilde yazmayı seviyorum, buna yapacak şey var mı? elinde tamamlanabilir bir yazma sanatı ve başında kafanda olan şeyi sonunda aynı tutma becerisine sen sahip misin ki sanki.

    we, güzelim, yazmayı unutmaman gerekiyor, söyleyeceklerin olduğu için ve söylediklerinin senin için kıymeti –tanrıya şükür- paha biçilmez olmadığı için. yazmazsan unutursun, bırak yazılsınlar. bak buna başladığımda çok şeyler vardı aklımda, ama arada ne tür provokasyonlardan geçtilerse çoğu ya unutuldu, ya ihanet etti, ya işte bildiğin omerta. bahar geldi agam, sizin memlekette çiçek açmıyor mu?
    (z, 18.04.2012 21:28)

  5. sevgili we,

    güneşli günler. aydınlık ve upuzun günler. yüksek bir binanın en yüksek yerinde bir ev. yerden bir kat bile yukarda değilmişsin gibi çocuk sesleri. sokaktaki hayatın hiç kesilmeyen gürültüleri. büyük büyük adamların büyük büyük sözleri ve aralarında kanada türküleri. sabah uykuları, öğlen uykuları, akşam uykuları ve gece uykusuzlukları. sabah kahvaltıları, öğle kahvaltıları, akşam kahvaltıları. gelip pencereme konduğu, bana geri döndüğü rüyalar ve dönüşüne şaşırmayıp uyanınca bunun rüya oluşuna çok şaşırmalar. kabullenme bozuklukları ve tecrübelere meydan okuyan hayalkırıklıkları. her şeye rağmen unutturulmuş, sevgiyle boğulmuş bir yalnızlık hissi ve elden asla bırakılmayan, mecbur kalmadıkça dışarı çıkarılmayan bir bedensel yalnızlık. akla bile getirilmeyen bir geçmiş ve hiç merak edilmeyen bir gelecek. bu bahar elimde bunlar var. uzakta bir sevgili, taksimde bir dost, ve kız arkadaşıyla bakırköy'de beni bekleyen daha eski bir dost var elimde bu sabah, bak hala sabah diyorum, sabah zannediyorum. yapmayı planladığım, yapmam gereken şeyler ve gitmem gereken semtler, tanışmam gereken insanlar, yemem gereken yemekler, izlemem gereken maçlar var elimde şimdi. ama aylar, geçtikçe daha uzun gelmeye başlayan haftalar, ve daha da uzun gelmeye başlayan günlerin sonunda, işte bir de kelimeler var; ne zaman geleceklerini bilemediğim ve geldiklerinde konuşmadan duramadığım kelimeler. bu bahar mükemmel bir huzurun, sağlıklı bir kafanın, mutlu bir kalbin ikide bir sorduğu tek bir soru var we, en son bu sabah beni uyandırmaya çalışan z'ye bile sorduğum. // we nerelerde, tanrı aşkına? //

    ve işte buradaymışsın. biliyorsun we, elimde çok fazla şey kalmadı. ben bu kadar önemsizken, hissettiklerimi bu kadar önemli yapan şey nedir bir türlü bulamadım ve tüm o saçmalıklarla birilerinin kafasını sikmeye devam etmek için neyse ki sonunda çok yaşlandım. ama o ne zaman bir kafası olduğunu gösterse we, ne zaman nerede olduğundan haberim olsa benim, nasıl oluyor bilmiyorum, o hiçbir şey olmuyor zannedilmiş zamanlar boyunca, sanki arka planda çalışan programlar gibi, olup bitmiş, yaşanmış, düşünülmüş, geçirilmiş, içerde kalmış, rüyalara girmiş, sabahlara doğmuş, uykuları bölmüş, ne varsa, bir adı, bir şekli ve bir kaydı olmayan, tespit edilemediği için beyan da edilemeyen ne varsa, boşluğunda hiç de şikayetçi olmadan oturduğun dünyayı öyle bir dolduruyor ki, o kafayı sikmekten kendini alman mümkün değil we. yaşadığım bütün dünyalar üzerine yemin ederim ki, bunu başarmanın bir yolu olsaydı ben o yolu herkesten önce bulmuş olurdum.

    belki sen bilmiyorsundur we, ben aşık olduğum adamlarla bir şey konuşmazdım. yani, sevgili konuşacağın adam değildir bana sorarsan. sevgililer birbirilerini sadece sevmek isterler. anlamak ya da anlaşılmak istemezler, ben istemem en azından. böyle güzel işlere dostlar bakmalıdır. sevgiliyi onlar korur, onlar idare ederler ve sevgililer süper bir insan sanılmayı onlara borçludurlar. etrafta dostlarım olmasa bir sevgiliye bir kaç saatten fazla tahammül edemezdim we. hiç unutmam, bir keresinde, bilmem kaç senedir sözde aşkımdan geberdiği halde, aslında kim olduğum hakkında en ufak bir fikri olmayan ve bunun böyle olduğunu dahi bilmeyen bir adam, hiç hatırlamam kimdi o kız ama işte bi kızın habire kafasını sikmesinden şikayet etmiş, bunu yaparken de "sanki sevgilisiyim" gibi bir cümle kurmuştu. sevgilisi böyle şeyleri ona anlatıyor ya çünkü. o gün binlerce dost bir araya gelse o adamı kurtarmaya yetmezdi we. o gün, geçmiş onca yılı düşününce tek bir soruya takıldığımı hatırlıyorum. // sahi ash'in günahı ne, tanrı aşkına? //

    ash'in günahları saymakla bitmez biliyorsun ve biliyorsun ki onun hakkında konuşmak üstesinden gelebildiğim bir şey değil ve biliyorsun ki buna rağmen bunu denemekten asla vazgeçmem, madem kafan buralarda ve madem ben günahı sevabı karıştıralı yıllar oluyor we, bana iyi olmamı söylediğin günden beri iyiyim ve nerden baksan emin ellerdeyim, üstelik hayatımda ilk defa istediğim şeylerle doğru olduğunu bildiğim şeyler aynı yere çıkıyor ve belki sonunda bu biraz işini kolaylaştırır, ama yine de, bütün güzelliğine rağmen dünyanın, bu şahane dünyanın we, sen etrafta yokken neye benzediğini, ben kelime bulamazdım, ama aşık olduğum adam bunu çok güzel anlatan bir cümle kurmuştu bir gün. "kendimin fotokopisi gibiyim" demişti we. bense sana "bu dünya gerçek değil" demiştim...

    o da tıpkı senin gibi her şeyi anlatmanın bir yolunu bilir ve ben sadece ne idüğü belirsiz cümleler kurarım. yine de bizi birbirimize çok benzetiyorlar we, kardeş misiniz diye soran bile olmuştu bi keresinde ve bu benim garip bir şekilde çok hoşuma gidiyor. bana iyi bakıyor ve buna devam edecektir emin olabilirsin, ama her şey bittiğinde, geleceği bilemeyiz ama bittiğinde, biliyorsun ki kafa sikmek için yine ona gideceğim. görürsen, lütfen, iyi olduğumu söyler misin. ona de ki, still kendini affedemiyormuş ama bırakamıyormuş da.

    hayallerimizle,
    still.
    (still cursed, 28.04.2012 18:39)

  6. sevgili we;
    gönderdiğin 300 rubleyi aldık, bay krishişev, bizden sana sevgilerini iletmemizi istedi. kendisi de mümkün olan bir zamanda ziyaretine gelmeyi düşünüyormuş. aslına bakarsan bu tanışma bizim için en az gönderdiğin 300 ruble kadar değerliydi -bir dostu asla parayla mukayese etmeyeceğimi bilir ve buradaki benzetmeyi doğuca anlarsın umuyorum. bay krishişev, gelin hanımla uzun süreden beri aradığımız birçok ürünü ya satmakta ya da satıcılarına yönlendirmekte son derece mahir birisi ve eşi kolay bulunmayacak bir dost. ona hala aile adı ile hitap ediyor oluşumuz yakınlığımızın sınırları ile ilgili olmayıp, kendisinden bu aralar diğer dostlara sıkça bahsetmemizin getirdiği alışkanlıktan ötürüdür.

    gelin hanım ise ne yazık ki çok mutlu değil. o da sana selam ve sevgilerini iletiyor, fakat her nasılsa senin de bildiğin gibi bir kadının en memnun görüntüsü altında saklanan volkanı ve lavları gizlemek için örülmüş bir buluttan ibarettir. ve sofya, düğünün de yaklaşması ile hep bir yüksek yüksek tepeler havası kazanmış durumda, oysa biz ramo'yu ve kasap havasını gündemimize alacak şekilde hazırlanmıştık, hatta yurtdışından gelecek dostlarımız için (brezilya pstu'dan sergio ve arjantin mas'tan gabriella yoldaşlar düğünümüzde hazır bulunacaklarına söz verdiler) bu güzel oyunları "butcher weather" diye çevirip sunmaya karar vermiştik. şimdilik sofya'nın bu rahatsızlığının geçici olduğunu düşünmek istiyor ve seni daha fazla bu konuyla sıkmak istemiyorum.

    yoldaş we;
    istanbul'un 1 mayıs'taki görüntüsünü merak etmişsindir sanıyorum. fakat o şehir, we, o kadar tek başına yaşayan insanlardan oluşuyor ve onlar o derece muhtaçlar ki bir araya gelmeye, istanbul 1 mayıs'ta çok da özel bir görüntü kazanamayacak kadar yalnız kalıyor. herkes merak ediyor ve herkes çok emin. herkes kızıyor ve herkes çok memnun kendisinden ya da koca bir yalanı oynuyoruz hep beraber. olanlar olmaları gerektiği gibi oldular we, hegel'in anlattıkları gerçekleşti, olanlar zaten olması gerekenlerdi. bu istanbul'da, o taksim'de bir ara eski bir dostun aracılığıyla hayatlarında ilk defa eyleme gelmiş iki hanımefendiyle tanıştım. belki bütün güzel olma çabları içinde çabalamadan güzel olan tek şey onlardı. bizim alışkanlıktan dolayı yakınuna bile gitmekten çekindiğimiz kortejlerle fotoğraf çektirdiler, kürtçe şarkılara şaşırdılar ve bence bin sendikacı ve solcunun biner yıl düşünseler akıllarına gelmeyecek bir öneri getirdiler: asıl 2 mayıs tatil olsun. insanları hala sevebiliyorum işte gördüğün gibi we, şiir bile yazamasam da insanları sevmeyi seviyorum. kalanı politik ızdıraplar. fakat şimdilik sen bana izmir'i biraz daha anlatana kadar bu bahse ara veriyorum. sana telaşlarına engel olmayacak volkanik olmayan bulutlar diliyorum.

    not: lütfen sana bu mektubu getiren hanım kıza yeni çıkan kitabını ver, çok hoşunma gideceğinden eminim.

    sevgilerle daima dostun olan z.
    (z, 05.05.2012 12:15 ~ 12:16)


© 1913-2012 laneth ruhsal devinim ürünleri corp.

laneth, sözlük biçiminde tasarlanmış bir site olmakla birlikte, bir sözlük oluşumu değildir. laneth'te yazılmış ve yazılacak olan her şey baştan sona uydurmadır ve yazarından başka hiçkimseyi bağlamaz. laneth'te yazılmış olan her kelime, hırsızını boğazlayıp sahibine geri dönmek üzere programlanmıştır. çalınan değil ama unutulan sözlerimiz g.tunuze girsindir.