sinir - laneth
sinir
  1. ayrı başlıklarda incelenmemesi gereken üç kardeşten biri bu. diğerlerinden daha az bahsedebilmek için bunun başlığına yazacağız. bi küçüğünün adı "öfke", abisini de "cinnet" diye çağırıyorlar. biz daha çok "sinir"i ele alacağız, içlerinde en eğlencelisi o çünkü. aslında yapılması gerektiği gibi bir bütün olarak ele alınırlarsa, "korku"dan sonra gelen en güçlü duygu olduklarıyla başlanmalıdır haklarında atıp tutmaya. haydin ben atıyorum, tutan/yutan çıkarsa ne ala.

    şimdilerde nasıl olduğunu çok uzun zamandır merak ettiğim bi dostum, konuyla ilgili soruma karşılık olarak, bana "çok kızgın" olduğunu söylediği anda, hayatımda ilk defa bir "nasılsın" soruma "öylesine" olmayan bir yanıt aldığımı görmenin mutluluğuyla doldum, hem dahası da vardı; hiç kimse, o anda onun göründüğü kadar iyi görünemezdi. öfke, yaratılmış en güzel duygudur bana göre. yaşam belirtisi olmak da neymiş, tam manasıyla sağlık belirtisidir. "ben çok kızgınım. çok kızgınım." diye tekrarlayıp duruyor, bunu söyledikçe daha da öfkeleniyormuş gibi görünüyordu. ne güzeldi tanrım, ne güzeldi. ama siz siz olun, öfkeli olduğunu söyleyen herkesin karşısında mutluluktan ağzınızı mağara gibi açıp gülümsemeyin. öfke değil de sinir çıkabilir o duygu maazallah. çoğunuz benim kadar şanslı değilsiniz. olamazsınız.

    öfke, eli ayağı tutan bir duygudur. daha çok gençtir. ne istediğini bilir ve harekete geçmek için tetiktedir her dakika. öfke'nin aklı başındadır. neye kalkışacağını ya da neyin doğru olduğunu sizden öğrenmez, kolay kolay yanlış yapmaz, asla gereğinden fazla acımasız olmaz. öfkenin gözleri keskindir, nerden geldiğini bildiği gibi nereye varacağını da iyi bilir, yol onun kontrolü altındadır. çünkü o genelde "başkalarının" uğradığı haksızlıklardan doğar. başkalarını umursayabilen insanların öfkesi olur ancak, varlığına bir anlam arayabilenin, dünyaya bir çift laf edebilme cesareti bulabilenin. öfke olanları kişisel almaz, haksızlığa uğrayan kendi olduğunda bile, onun derdi haksızlığa uğratanın varlığındaki bozulmadır. tahammül edemediği şeylere karşı "yerinde" fikirleri vardır bu yüzden, hiçbir tersliğe kafa göz dalmaz. öfke sakin olmayı bilir, ahahah çok garip görünüyor değil mi, evet öfke güzel olduğu kadar gariptir de, tanısanız kolayca aşık olursunuz, kaybederseniz neye uğradığınızı şaşırırsınız. onu anlatma işini kendisini yakından tanıyanlara bırakalım çünkü burada adının geçmesi yalnızca bizim daha yakından bildiğimiz "sinir"le bir kan bağının bulunması yüzünden.

    ***

    suret itibariyle başka bir sürü şeye benzer "sinir". çoğu zaman da başka şeylerle karıştırılır bu yüzden. eşkali zor belirlenir diyorum ve bakın işte burada gerçekten önemli olan bir şey söylüyorum, beni dinleyin; eğer, herhangi bir duygunun, sizde yarattığı etkiden ve bu etkinin sonuçlarından rahatsız olduğunuz halde bundan kurtulamıyor iseniz, size garanti ediyorum ki, aslında "sandığınız" duyguyu yaşamıyorsunuz. çoğu insanın bütün hayatı boyunca üstesinden gelmeye çalıştığı pek çok içsel sorunun kaynağı tektir ve onun adı "yanlış teşhis"tir. neyle karşı karşıya olduğunuzu bilmezseniz, onunla başetmenize imkan yoktur. birbirine o kadar kolay karışır ki duygular, yanlış tedavi yöntemleri yüzünden alır başını kök salarlar içinize de yıllarca haberiniz olmaz. çoğu insan, küsüratlı istatistik vermeme gerek yok inandırıcı olsun diye ama gerçekten de "insanlar"ın çoook büyük bir kısmı yani, hissettiği şeylerin gerçek yüzü hakkında fikir sahibi olmadan geçirir hayatını, bu yüzden de kurtulmak istediği şeylerin içinden asla çıkamaz, çıksa da iflah olmaz uzun bi süre. bu çok uzun bir mesele olduğu için konumuzla sınırlı tutuyor ve diyorum ki sevgili insanlar, siz hiç "ben çok kolay sinirlenen biriyim" diyen birine rastladınız mı? sinirlenen insanları kimse sevmez. bir de "kolay" sinirlenenleri yakalasalar ne yaparlar düşünmek istemiyorum. peki, ya sizin böyle bir sorununuz olsa ve haliyle çok şükür ki kimse bunu bilmese, siz de dahil? bir kere sizin bu kolay sinirinizle yaşamaya başlayan birinin bile olayı çakıp da "evet, bu işte" diye teşhis koyabilmesi için minimum sizinle bir kaç aya ihtiyacı var, o bir kaç ayın sonunda da muhtemelen yaşayarak yorulmuş olacağından, çözüm aramak bir yana, kaçmak için bir acil çıkış kapısı arayacaktır. bakın, daha önemli olan bir başka şey söylüyorum; asla başkalarından yardım ummayın. sadece bu konu için değil, kendi imkanınız dahilinde olan herşey için. elinizden gelen bir şey için asla yardım almayın. kendi sorunlarınızı kendiniz "görün", görünce çözmek çocuk oyuncağı zaten. bu noktada konumuza dönersek şunu aklınızda mutlaka tutun; sinir başka bir çok duyguya feci şekilde benzer, ama tek yumurtadan çıkmışlar gibi durduğu iki şeyden biri "nefret", diğeri "acı"dır. neymiş? nefret ve acı.

    sinir, kolaylıkla, en sevdiği şeyin bile ağzını yüzünü dağıtır. "sinir" olduğunu bilmez çünkü. kendini nefret sanar o sırada. işte, sinirin nefretle karıştığı bu durumları şöyle ayırabiliyoruz; "başkalarına" zarar ya da acı vermek istiyor. bunu inanılmaz bir biçimde, adeta bir sanat eseri ortaya koyarmış gibi gerçekleştirebiliyor hem de bazen. kafa göz dalsanız ne ki, hiç doğmamış olmayı dileyebileceğiniz bir pişmanlığa kapılmanızı sağlayacak türde şeyler yapmanız mümkün. eğer zarar verdiğiniz şeyden gerçekten "nefret" ediyor olsaydınız, böyle bir pişmanlığa gerek olmayacaktı öyle değil mi? zaten geçtiğinde siz de adını koyabilecek, "çok fazla sinirlendim." diyebileceksiniz. ama asıl mesele içindeyken saptamak işte. aksi takdirde bunu önemsemeyeceksiniz ve takrarlanması da bir o kadar kolay olacak. halbuki, yaşadığınız şeyin aslında bu olduğunu o sırada bilmek hem kötü sonuçları önleyecek bir kontrole, hem de genel olarak böyle bir sorunun varlığını kaşfederek onu yok etmeye yarıyor. onu kabullenmek, onunla yaşamayı öğrenmek demek, bu duygudan korkmanıza gerek olmadığını anlayabiliyorsunuz böylece. sinir, başka şeylerle karıştırılmadığı sürece o kadar da kötü bir şey değil, buna aklınızın çok kullandığınız bölümünden bir yer ayırın. sinir, kendini bildiği sürece asla üzücü sonuçlar doğurmaz, ondan nefret etmeniz gerektiği düşüncesini bir kenara atın. o aslında iyi bi duygu, kimseyi bilerek ve isteyerek üzdüğü görülmemiştir.

    sinir'in "acı" ile karıştığı, sarmaş dolaş olduğu şu ikinci duruma gelelim; böyle bir yanlışlığın tespit yolu da bir önceki kadar basit; acıyla karıştırılan sinir, kendine zarar vermek ister.

    bunu, bu ikinci karışıklığı mümkün olduğunca genişletmek istiyorum aslında. sinirlenip kesmediğim sürece bunu yapacağım da zaten, çünkü bana göre bundan daha eğlenceli bir kısmı olamaz duygusal mevzuların. peşin olarak belirtmeliyim ki, ben çok uzun yıllar boyunca yaşadığı her "sinir"in "acı" olduğunu sanmış biriyim. eğlenceli bulduğuma bakmayın, aslında en mazoşist insanın bile bir eğlence çıkaramayacağı kadar boktan bir şeydi bununla bundan habersiz yaşamak. kendimizi haberdar edip de üstesinden geldiğimize göre şimdi tadını çıkarmamıza kimse karışmaz sanıyorum.

    siniri acı sanmak gerçekten çok garip bir şey. zor bir dönemden geçiyorsun mesela, herkes geçebilir, her hayatın bir yerlerinde işler gerçekten de yolundan çıkabilir. sen o yolsuzlukta her olan bitene bir sorumlu arıyorsun haliyle, kafan zaten binlerce zanlıyla dolu, ama hepsini yargılayıp dursan da hiçbirini asamıyorsun. kötü bir şeyler olduğunda suçlayacak kimseyi bulamamak dünyanın en skik, en zavallı durumlarından biridir. böyle irili-ufaklı bir sürü kötü şeyin arasında, işte, tam da şu en ufak bir şeyden patlayabilme potansiyelini, tetiklenmesin diye içinde dikkatle taşırken, çok salak bir pozisyondan gol olur gibi, dağılıverirsin ya hani, tam orası işte. orda bedenin bir kaç saniye için yerden havalanıverir, o kadar nefesi ne ara aldın da içinde tuttun şaşılacak şeydir ki içini parçalarcasına dışarıya boşalmak için çıldırıverir, seni bir şey yapmaya iter, bir şey bağırmaya, bir şeyi tutup bir başka yere fırlatmaya, ne olduğu önemli değil bir şey. işte ne olduğu önemli olmayan o şey, sen bunu acı sandığında sana yönelmek istiyor, kendini yok etmek istiyor çatacak bir yer bulamayınca. kimseye kızamıyorum madem, haksız yere dalabileceğim bi ben varım diyor, madem varım tutup geberteyim diyor, saçını başını yolayım, pencereden aşağı atayım, keseyim bi taraflarını kanını dökeyim, bunları düşününceye dek hafifliyor allahtan biraz o etki, çok az hafifliyor ama çok büyük şeylerden döndürmeye yetiyor o geçiş. işte bu olduğunda yapılabilecek en yerinde şey oturup deli gibi ağlamaktır, ama öyle böyle değil, sanki hakikaten kendini doğramış gibi. hah, işte genelde bunu yapıyorsun ve sakinleşmeyi bırak, sonrasında bile geçerli tek açıklaman şu oluyor; "tanrım ne kadar da acı çektim!" hayır, acı filan çekmedin. o sırada yaşadığın şey değil o, kendini o sıraya getirdiğin bir şeyler var, daha genel bir şeyler, o kadar uzun süredir içindesin ki patlamalar olmadan farkına varmıyorsun bile! o sırada sen sadece sinirleniyorsun, ne kadar önemli olduğunun önemli olmadığı bir şeye. önemli bir şeye ihtiyacın filan yok sadece artık yeter demek istiyorsun. ama bu tam bi saçmalık, artık yeter artık yeter nereye kadar. kim yetirecek çok pardon da sen bu hale gelmedikçe buna bir çözüm aramaz ve geçer geçmez yine peşini oracıkta bırakırken? ya pardon, dalmışım, eğlenceli dediğim şeyler tabi ki bunlar değildi ahaha, bunlar işlerin nasıl yürüdüğüyle ilgili. yeterince açıkladığımıza göre beni iki üç gün boyunca güldüren bir şeyi araya sıkıştırayım örnek niyetine;

    kuzendeyim bi gün. kafası alkolsüz güzel bi sohbet sırasında, son zamanlarda ne kadar garipleştiğini anlatıyor, daha doğrusu o normal sandığı bir kaç tavrını anlatırken biz gariplikleri buluyoruz ve her şeyi anlayınca tahammül edilemez biri olmaya başladığına karar veriyoruz. işte o sohbetin bizi ilgilendiren kısmında bir sinir mevzusuna giriyor bu, ondan sonra zaten kopuyor film, çünkü bahsettiği sinirin çıkış kaynağı, yani patlama yeri ve şekli benim çocukluğumun sinir krizlerinde çok bildik bir yere tekabül ediyor; "açlık"a. aşslkaşls. yarebbim o ne tuhaf bir tuhaflaşmadır ki; yeme içme işleriyle hiç de alakadar olmayan biri, hani günlerce yemediğinde bile açlığını farkedemeyecek kadar bozuk bi bünyenin sahibi, öyle bir dönem olur ki, kendisine "açım ben" dediği dakikadan itibaren yemek yeme işinin gecikmesine sebep olan herkesi öldürebilecek duruma gelir? bakın bu noktada, sinir'in kontrolden kolayca çıkabileceği bir yer edinmiş olması çok önemli. kendisine öyle geçerli bir durum buluyor ki; açlık lan!! benim elimde mi yani bu ha?! vücut bu vücut mal, ihtiyaçları var onun ve her zaman kontrol edilemiyor, benim en doğal hakkım yemek yemekken şu olana bak, daha bunu bile yapamıyorum!! beyefendi gelecek de yemek yeme hakkım olacak benim de, vay canına! ne kadar da boktan bi durumdayım!

    adam işte? gezmeye eğlenmeye gidip de seni bekletmedi, keyfinden de takılmıyor orda, senin için çalışıyor biraz da, bu durumda sen sinirini neyle karıştıracaksın bir düşün. ahaha, hatun bu kocası olacak zavallıya, sofranın hazır olmasını takip eden maksimum beşinci dakikadan sonra ettiği telefonları ve saydığı lafları o kadar komik, o kadar yerlere yeksan bi şekilde anlattı ki, ikibinsekiz'in en komik gecesi seçtim o geceyi hiç düşünmeden. onun ifadeleri olmadan bir hiç ama, siz yine de, durduk yere arayıp "ulan allah'ını kitabını seversen yeter artık çık gel de ne zıkkım yiyeceksem yiyeyim şurda! zıkkımın kökünü yiyeyim ben zaten!!" diye bağırdıktan sonra telefonu kapatan bi kadın hayal edin. ahahahaha. "ya still bi de yemeğimi bitirdikten sonra utanmadan aşkım ne olur kusura bakma filan diye ne diyeceğimi bilemiyor muyum, rezilliğe baksana ya; yemek yüzünden edepsizleşen bi kadının rezilliği!" diye devam ettikçe yerlere yatmaya devam ediyor. bu ne zaman sinirlense bizim gariban enişte çocuğu alıp "sus oğlum annen şimdi çok acıktı, yemeğini yesin senle ilgilencek" diye hem kendini hem çocuğu teselli eder olmuş. gülmeyi kesebilirsem izah edeceğim şudur ki; işte bu durumu bana göre komik yapan şey "tepkiyi ifade biçimi". hepinize bir yerlerden tanıdık gelecek o kalıplar, kendisi için -hem de bütün kalbiyle- korkunç şeyler dileyen o sayıklamalar; kendisine seslenen çocuklarına sinirlenince "hay annenizi allah alsın elinizden inşallah" diyen anneler, "gebereyim de bensiz kal" diye bağıran sevgili yüzler, kendine küfredenler, kendine beddua edenler, kısacası siniri karşısındakineymiş gibi görünen ama aslında kimseye kızgın olmayanlar, kendine acıyan ve o sırada gerçekten geberip gitmek isteyenler... ben bunlara hayran olduğum kadar kısa sürede hayran olmam başka hiçbir şeye. ahahah, sakinleşemeyesiceler.

    ***

    güldük eğlendik peki nedir sinir?

    evet, ortanca kardeş "sinir", içlerinde en sinir olanıdır. adında bile bir meymenet olmayan bu şeyin, varlığının gerçekten de hiçbir manası yoktur, bugüne dek kimseye bir faydasının dokunduğu görülmemiştir. içinizde dolaştığı anlarda, adını aldığı canlı dokularda* meydana getirdiği çeşitli değişiklikler vardır bunun da, "korku" gibi. onu öfke'den kolayca ayıran şey de budur. hem öfke daha geniştir, dar zamanlara sıkışmaz, birden bire peydah olmaz, geldiği hızla geri de gitmez zaten, bir çözüm bulmak zorundadır ve genelde bulmadan ayrılmaz. sinir tam tersidir bunun, pat diye gelir ve hoşçakal bile demeden gider. terbiyesizin tekidir. çoğunlukla, ne ziyaretinin sebebi bellidir ne de ne güzel otururken birden bire nereye kaybolduğu. varlığı yalnızca kendi sıkıntılarından doğar bunun. yani genellikle, kendi "birikmiş" sıkıntılarından. canını sıkan ufak tefek şeyler vardır çoğunlukla, o sırada dert etmez bunları, biriktirir biriktirir sonra çok alakasız bir yerde güm diye patlar. etraftakiler olarak "ne oldu lan şimdi, kim ne dedi ki." diye şaşaladığınız anlardır bunlar genelde. ne olduğunu bir tek kendi bilir o sırada ama söylemeye fırsat bulamadan ortalardan kaybolur. sahibine, "eheh ben de hakkaten ne salak şekilde parladım öyle, öküzün tekiyim, ne olur hoş görün..." biçimli absürd açıklamaları bırakır ve gider.

    sinir, işte bu yüzden benim ilgimi çeker. bir şey, nasıl olur da o kadar "haklı" ve o kadar "yoğun"ken, sanki hiç orada değilmiş gibi bir anda "yok" olur ve sahibini salak yerine koyar? hayır yani, ota boka sinirlenme gibi bir huyu olmayan insanların dahi, böyle bir patlamanın ardından yerin dibine girip orada can çekiştiğini görmez misiniz siz de bazen? şaşırmaz mısınız? yahu ben bunu tanıyorum, varsa ortada onun için yanlış bir şey, gerçekten vardır, o zaman niye eğilip bükülüyor diye sormaz mısınız?

    siniri kimse açıklayamaz. kimse hakkında konuşmayı sevmez. orda yokmuş gibi davranılır. hiç olmamış gibi üstü örtülür, ne sahibi utansın istenir, ne muhatabı gücensin. siniri kimse ciddiye almaz. nerede adı geçse, orada itinayla unutulur.

    sinir çok boş verilen bir duygudur. bütün siniri bundandır zaten.

    kimse sinirli biri olarak yaratılmaz. sinirli biri, bir sürü sorunu olduğu için çözmeye hangisinden başlayacağını bilemeyen biridir sadece. belli zamanlarda, belli şartlarda sinirli biri olunabilir, bir şeyler yoluna girdiğinde "hala sinirli" kalınmaz. eğer hala öyle kalındığını düşünüyorsanız işlerin girdiği yolla ilgili büyük yanılgılarınız var demektir, daha derin düşünmenizi öneririm. sinirli insanlara yardım etmenin tek yolu, onlara sinirli olduklarını fark ettirmek ve bununla mücadeleye ikna etmektir. çünkü bu yardım sırasında size çok uzak görünecek olsa bile; yaşadığınız şeyin bu olduğunu bilmek, tepkinizi görülebilecek en mükemmel şekle dönüştürüyor;

    "şu an çok sinirliyim. ne olur bana bir kaç dakika izin ver."

    evet yanlış duymadınız. hayalini kurduğunuz bu cümle size bir "çözebilirim" kadar yakın.

    saat oha olmuş, ben bitiriyorum. en büyük ağabey "cinnet"i robbiefowler anlatacak. ölmeden önce, bir gün.
    (still cursed, 16.01.2009 02:15)


© 1913-2012 laneth ruhsal devinim ürünleri corp.

laneth, sözlük biçiminde tasarlanmış bir site olmakla birlikte, bir sözlük oluşumu değildir. laneth'te yazılmış ve yazılacak olan her şey baştan sona uydurmadır ve yazarından başka hiçkimseyi bağlamaz. laneth'te yazılmış olan her kelime, hırsızını boğazlayıp sahibine geri dönmek üzere programlanmıştır. çalınan değil ama unutulan sözlerimiz g.tunuze girsindir.