laneth

>>


aklıyla aynı yatağa sığmıyor, gece oluyor ya. herkes yattıktan sonra o yalnız kalıyor ya, uykuyu gözlerinden çalmış olan bu sefer neyse, telefonun diğer ucunda bir söz mü yoksa gördüğü en güzel güz mü, neyse işte o, zamansızlık mı veriyorsa tüm o cesareti yoksa amansızlık mı neyse, düşününce göğsünde sıkışıp kalıyor nefes; bir başkasıyla yaşanabilir hatta ölünebilir mi?

o evde geçmiş kışlardan birinde, o kadar çok kar yağmış ki bir gün. o kadar soğukmuş ki, sobaya kedini atıp yakabilirsin. aşağıda bir ev varmış, duvarlarındaki deliklerden baksan içeriyi görebilirsin. perdeleri görünce bir anda buz kesilip sormuş annesine; orada insanlar mı yaşıyorlar?

hiçbir şeyin üstesinden gelemeyecek gibi duruyorlar kime sorulsalar, gelmelerine de fırsat verilmeyecekmiş gibi bir haller var zaten. belki de en çok bu yüzden, tutulsalar bile atlayacaklar o delikten. bunu çok iyi biliyor. annesi ne yapacaksın diye sorduğunda parmağıyla aşağıyı gösteriyor bu yüzden, konuşurken coşkudan sesi titriyor; "o evde onunla yaşayacağım."

aylığı seksen liraya bir ev tutmuş kendisine yaşlı bir kadın. onlardan da rica etmiş, sıcak bir renge boyayıp soğuk zamanlara hazırlasınlar diye. annesi bir aralık eve gidince, işin gücün ortasında oturmuş bu bir duvar dibine, iki küçük odanın daha küçük ve yamuk olanına, hem bakmış hem ağlamış. hesaplamış, kanepe anca öteki odaya sığar, gündüzleri oturulur ve akşamları açılıp yatılabilir, misafir de gelmesin misafiri kim sever zaten. hesaplamış; mutluluk şu kadarcık şey ve dünya bizden bunu bile esirgeyecek.

en çok dağlar, yemyeşil dağlar geliyor gözünün önüne bir yola koyulma cesareti düşündü müydü. beş para etmez kaygıların olmadığı bir dünya geliyor. herkesin aynı şeyleri yediği, bütün çocukların birbirine benzediği bir dünya. oralara gidilebilir. gitmek her şeyden daha kolay geliyor. ölmek her şeyden daha kolay geliyor. elini bir tutsa gözünü bir daha açmaz ki açık gitsin üç günlük şu bedbaht dünyadan...

soğuk bir kış gününde üşenmemiş, iki ayrı şehirden gelip üçüncü bir şehirde buluşmuşlar. evli, mutlu ve genç bir çift, çift olmanın o kadar da kötü bir şey olmadığını gösterecekmiş, ısrarla tek olmayı sürdüren birine. akşama kadar orda burda eğlenip, akşam da bütün bir yıl boş durup sahiplerinin sıkılınca şehirden kaçma şımarıklığı yapmasına yarayan kocaman bir eve gitmiş, şöminenin başında bir şişe şarap açmışlar. laf lafı açmış, fikirler fikirleri getirmiş, gelmedik zamanlara olmadık planlar yapılmış. hangi işler yapılıp hangi paralar kazanılacak, hangi ülkelere gidilecek ve hangi evlerde geçirilecek mevsimleri dünyanın. hiçbirinin en ufak bir endeşesi yokmuş, tüm o planlar tutsa bile bir şeyler ters giderse ya. başlarına hiç gelmemiş ki öyle bir şey; bazen hayal etmediklerine bile kavuşurmuşsun ama, sahip olduğunu bile bilmediğin bir şeyi kaybedermişsin de, artık ne geniş odalara kafan sığar ne de büyük yatakları yüreğin doldururmuş.

misafirler kalkıp gidiyorlar ve saat gecenin bilmem kaçını gösteriyor. yenilenlerden arta kalanları çöpe toplarken endişesi yüzünden okunuyor adamın. bir şeyler ters gidiyor, yine ne? yanına oturup alevlerin aydınlattığı yüzünü seyretmeye başlıyor ötekinin. yalan gülümsemesi gerçek bir hüzne dönüşüyor yavaş yavaş, bir kez daha sormamaya yemin etmiş gibi bekliyor,

"çünkü ben böyle bir hikayeye ait değilim."

olanlar olmuş, ve kalanlar kendilerinden kurtardıklarını har vurup harman savururken, şahitlik yapabilecek olanların hiçbiri seslerini bile çıkaramamışlar. güneşli bir akşamüstünde, bir parkta otururken o eşsiz konuşmaya kulak misafiri olanlar, hiçbir anlam verememişler, yılların ve her şeyin ardından, aşk üzerine kara bir mizahın kitabını yazarken kahkahalarla gülen ve gözlerinde öldürücü bir hayalkırıklığı taşırken bile birbirine sevgiyle bakan o sefillere.

elinde bir bavulla kapıda duruyor adam. konuşmuyor, yüzünü acıdan acıya sokuyor sadece. benim değil ki diyor kız, benim bir hayatım var mı ki gelip ona sarılıyorsun. bir adım ileri gitmeme izin veriyor musun ki peşime takılıyorsun. kapıyı kapatıyor, çöküyor arkasına. benimle kal ya da seninle öleyim diyen o ağızlar bu yüzlerden ne zaman silindi, kimse bilmiyor. istanbul denen çırpınmacada bir sevdaya en fazla üç günlük ömür biçenler ne zaman haklı çıktılar ve hani üç günlüktü zaten başından sonuna dünya...

aradan yıllar yıllar geçmiş ve öyle bir an gelmiş ki artık hiçbir şeyi doğru hatırlayamaz olmuşlar. "nasıl görünüyordum" diye şahitlere sormuşlar ama onlar da kendinden emin bir cevap verememişler. çocuklara bile anlatılamayacak kadar eksik bir masal oluvermişler en sonunda, başını sonunu ayırt edebilen çıkmayacakmış ve hatırlamasak bile unutamayacak, unutmasak bile hatırlayamayacakmışız.
(still cursed, 29.07.2010 19:22)

gözlerden hatta tüm insanlardan uzakta bir yaşamı düşlemeye başlamıştı kadın.. kendisi öyle bir yer bulacaktı ki bir daha düş kurmasına bile gerek kalmayacaktı.. çünkü zaten olabilecek en iyi yerdi orası.. ilk başta nasıl bir yer olması gerektiğini kurguladı kafasında.. kesinlikle akan bir su olmalıydı.. şelale kenarı tercihiydi.. yüksek ağaçlar, ağaç evler.. bir de su kenarına, yok yok, suyun içine bir masa atacaktı.. o masada yazacaktı bir türlü başlamaya cesaret edemediği romanını.. sonra suya bırakacaktı ve su götürecekti ulaşmasını istediği ellere onu..

sonra romanı bittikten sonra arayacaktı sevdiğini.. her şeyin sona erdiğini, artık sadece kavuşmanın güzelliklerinden, yeniden başlamanın, yeniden tutunmanın verdiği o hazdan bahsedecekti.. ona bir ömür beraber olmayı teklif edecekti.. adam da hiç şüphesiz kabul edecekti.. başka bir sonuç mümkün bile değildi..

yaşadıklarını, o kabus dolu günleri hatırlamak istemiyordu artık.. sevdiği adamın gidişini, bebeğini nasıl kaybettiğini ve hastanede geçmiş onca ayı.. kendisiyle oyun oynuyordu.. günün birinde her şey güzel olacaktı.. ve o gün bugün olmalıydı.. kendisi için en güzel ölümü seçmişti bile.. yeni bir eve taşınmıştı bunun için.. apartman tam 11 katlıydı ve o, son katından bir ev almıştı..
(mayıs, 27.07.2010 00:10)

papa ikinci jean paul'ün ağca tarafından vurulduktan sonra hastaneye götürülürken aklına gelen sözler, isa'nın golgota tepesi'nde kıpkırmızı ve kör ve sessiz bakarken sarfettikleri olmuş..

'onları affeyle baba, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar'

üzerinden yıllar geçti ve ağca dans programında yarışmacı olarak yer almanın eşiğine kadar gelebildi. paul ise kurtçuklarla haşır neşir, toprak tarafından sahiplenilmiş ve katolikler gizli gizli sevişiyor hala, bir caddenin ortasında ele güne karşı olsalar da... yine ardına kadar kapalı, korkak bedenleriyle...

ister istemez aklına takılıyor insanın, checkpoint charlie'den neler gitti vatikan'a ya da varşova hala bembeyaz mı paul'ün asası değdikten sonra.

kırbaçlar nasıl da şakır şakır inip kalkıyordu kimbilir.
ölen kardinaller, özgür din söylemleri, arjantin'in -biraz da bütün latin amerika vurgusu- düşürüldüğü borç batağı.

şili'de cehennemi yaşayan fahişeler!

ve petrus aşkına daha 10'lu yaşlarında sayısız işkenceyle öldürülen ruhun devrimcisi güney amerika çocukları...
ve öldürülen ya da yaşarken ölü muamelesi gören eşcinseller...
ve daha neler neler. üç noktalar bitmez sahiden de...

"alzatevi andiamo" sevgili ioannes, umarım gücün neler yapabileceğinden korkmuşsundur hayatının bir yerlerinde.
(uyuyamayanlar, 24.07.2010 13:41 ~ 13:47)

>>


© 1913-2010 laneth ruhsal devinim ürünleri corp.

laneth, sözlük biçiminde tasarlanmış bir site olmakla birlikte, bir sözlük oluşumu değildir.
laneth'te yazılmış ve yazılacak olan her şey baştan sona uydurmadır ve yazarından başka hiçkimseyi bağlamaz.
laneth'te yazılmış olan her kelime, hırsızını boğazlayıp sahibine geri dönmek üzere programlanmıştır. çalınan değil ama unutulan sözlerimiz g.tunuze girsindir.