dedemler üç erkek kardeştiler. birini biliyorum, bizim de deremizde bir evleri ve kuyuları vardır. köyün en güzel suyuda en güzel kızı da oradan çıkar. ama benim ilk kuyu suyu içtiğim, belki ilk kız gördüğüm bu ev o zamanlarda pek epey bir terk edilmiş gibiydi. hayır, evin iki erkeği ve gelinler ve torunlar ve hepsi oradaydılar da…
tete şeyde’nin (babası dünya savaşında ölünce anneanneme bu işsim verilmiş) mahallesi dereye doğruydu. tete vasviye, fatminkalar, tete hayriye… ablamlarım zamanı hep bir neşe olan bu mahalle, benim zamanım dullar mahalesiydi, uzaktan ölüm kokardı bile hatta. hatta, ne bileyim bir amerikan dizisi olsa, kim önce ölecek diye bahisler tutuşulurdu. ama ölüme yakınlıktan bambaşka bir hüzün de vardı orada, çocukluğumda tam anlayamadım bir hüzün.
annemi civar köylerden kasabalardan tanırlarmış sözde, bacak şükrü’nün kızı geçtiği zaman kahveler ayaklanırmış. bacak şükrü dedem olur, bir hobbit kadar enteresan hayat hikayesi olmadığı halde, bu sıradan rençberin kızı kendinden büyük dört abisi dışarıda olduğu için evin işini yüklenir, üstelik güzeldir de (ben ona benzememişim, ondan çirkinim). güzellik, ev işlerinde hamnaratlık, bir de manda arabası gütmeyi haydamayı bilince bizim kocakarı o zamanlar oranın şanı şöhreti. fakat tuttukları iş yasadışı!
bizim ormanlarımız vardır. size tuhaf gelir meşeden meyva çekilmezken meşe ormanına sahip olmak da oralar hep bizim ormanlarımızdır. göçümüzde bize verilen arazilerin %80’i ormandır. göçtüğümüzde bizim varlığımızın %100’ü keçidir. göç hikayemiz ayrı hüzünlü, o da sonraya kalsın. neyse işte sonra sonra devlet bir kanunla bizim ormanların çoğuna el koymuştur. olsun ormandır, yıllık yakacağımız güvence altındayken buna ses edilmez demiştir köylüm. sonra bir kanun daha: orman arazisi sayılan her yer devletin olmuştur. geldiğimizde bize verilen 80 dönüm araziden kala kala 10-15 dönüm kalmıştır. üstelik 5 çocuk sonrası vergiden muaf tutulmuşluğumuz ayrı, üstelik o vakte kadar ekinden gayrısını ekmemişliğimiz ayrı.
annem o vakitler manda arabası sürmeyi öğrenmiş. dedem –sonradan hacı dedem- o vakitler kaçak odun çekmeyi meslek bellemiş. ve başlamışlar çerkes bayırında –şerkeş bayırı- odun çekmeye. akşam inerken evden çıkarlar, ev yapımı rakı koyarlar heybelerine –ormancılara vermek için- ve tam iki gün sonra şafak vakti yüklü manda arabasıyla varırlarmış ilçeye. kendi odunlarını kesmek için kendileri aldıkları rakıyı verirken ormancılara –günahları boynuna- pek de çekinmezlermiş. ve köyde tek kişi yoktur ki dedemi hakbilirliğiyl4e övmeyen.
asıl hikaye amcam. amcamı ormancılar vurmuş, bu kısmı sır değil. suçsuz yere vurmuşlar, bu bilgi artık para etmiyor. dedemin tarlaları kardeşler arasında paylaşılmayıp kalırken devlete o mülkiyetin bir csi değeri bulunmuyor. ama amcamı ormancılar öldürmüştür ve sesini çıkarmamıştır dedem dahil bütün köylü. dedem, hacı dedem, annemden evvel en büyük dayımı, ondan da evvel kardeşini götürürmüş yanında. bir sefer, çerkez bayırında, kaçaklardan sonra korucudan evvel, ormancı şerif-i muhtesar ormancı efendiler…
üç amcadan birisi noksan o zamandan. kimse ses etmemiş. dayıların en büyük ikisi ormancıdır hatta, dedem eliyle yazdırmış onları. hikayeler hikayeler karışmış, ben bunların çoğunu babinçe’den dinlemişim, o büyük amcamdan. büyük amcamların evi kuyu dibi, dereden de aşağı. havva büyük kızları, ilk tanıdığım kadın –tekerlekli sandalyede- ve kuyuları dünyanın en güzel suyu, bir de kuskus’u ilk orada sevmişimdir. bunlar başka hikayeler. dedemin kardeşini vurdular çerkes bayırında, ne tazminat, ne özür, manda arabasının sırtında taşıdılar, ne ağıt ne mezar.
köylülere bomba atan efendiler;
beterini inandığınız tanrı size bahşetsin. ben büyük amcamı tanımadım ve karşı bağlar ikiye bölündü, ormancı tanrınız gözden göz dişten diş, mislini size bahşetsin, torun torba görmeyeseniz.
köylüleri bombalamayınız efendiler!
özgürlük, diyelim ben istedim, tutuklayınız ama köylülere dokunmayınız efendiler!
sahi tutuklamalara itirazımız oldu da ondan mı bombaladınız efendiler?
yattığımızı sayın, onların hükmünden düşün, amcamı yoksul köylüden düşün kendini efendiden sayanlar!
cemal süreya, "her ölüm sivil ölümdür" de diyebilirmiş aslında.
- isim ve e-mail adresi belirtmek zorunludur.
- iletişim bilgileriniz yazara büyük ihtimalle iletilmez.
- yazar kendisine iletilen yorumu okurlara açabilir, açmayabilir de.
geride bıraktığımız hafta, bundan on yıl önce yapılmasını hayal bile edemeyeceğimiz bir tartışma ile geçti: “atatürk diktatör müydü?” tartışmanın beni şaşırttığını söylemeliyim. birgün bunun olmasını bekliyordum; fakat atatürk mitinin kamuoyu önünde açıkça eleştirilebilmesinin bu kadar çabuk mümkün olacağını da sanmıyordum. eskiden mustafa kemal’in şu ya da bu konuda yanılıyor olabileceğini söylemek için bile önce mustafa kemal’e uzun uzun methiyeler düzmek gerekirdi. o zaman bile getirdiğiniz eleştirinin kaale alınacağının, kemalistlerin histerik feryatları arasında kaybolup gitmeyeceğinin garantisi yoktu. şimdiyse adamın ne zalimliğini bıraktılar ne de diktatörlüğünü.üstelik –bırakın histerik çığlıklar atmayı- adam gibi savunan bile olmadı ata’sını. bundan on yıl önce yarı tanrı mertebesinde bulunan bir tarihi figürün bugün böylesine yerden yere vurulur hale geldiğini görmek ilginç.
bildiğiniz gibi türkiye cumhuriyetini bürokratlar kurdu. kuruluşa öncülük eden toplumsal katman olan bürokrasi, kuruluş aşamasından sonra da elde ettiği ayrıcalıklı konumunu sürdürdü. 1950’ye kadar doğrudan, 1950 sonrasında ise dolaylı yollardan devlet mekanizmasını kontrol etti. fakat bürokrasinin bu ayrıcalıklı konumu, standart burjuva demokrasisisinin temel ilkeleri ile bağdaşmıyordu. bürokrasi, iktidarını meşrulaştıracak ideolojik bir zemin bulmalıydı. işte kemalizm bürokrasinin bu ihtiyacından, olağan demokrasilerde görülmeyen ayrıcalıklı konumunu kitlelerin gözünde meşrulaştırma ihtiyacından doğdu.
aslına bakarsanız kemalizm bildiğimiz anlamdaki ideolojilere benzemez. nesnel şartların soğukkanlı tahlilinden üretilmemiştir o. tam tersine içine doğduğu tarihsel şartlar alabildiğine çarpıtılarak yaratılmıştır. pek çok tarihi hakikat ya yok sayılmış, ya çarpıtılmış, ya da önemi küçüksenmiştir bürokrasiye tutarlı bir meşruiyet dayanağı sağlayabilmek için. türkiye’nin demokratikleşme tarihi 1923 ile başlatılmıştır örneğin. 1923’e abartılı bir vurgu yapılırken demokrasiye doğru daha önce atılmış adımlar görmezden gelinmiştir. öyle ya, mustafa kemal’in tek parti rejimi 1908’in parlementer deneyimine göre bile bir gerilemeyken, 1908’i yok saymadan nasıl mustafa kemal’i “türkiye’ye demokrasiyi getiren lider” olarak lanse eder insan? bürokrasiyi egemenliği altındaki coğrafyada yaşayan türk olmayan unsurları inkar etmeye iten de aynı sebeptir: kendisine tutarlı bir ideoloji oluşturabilme kaygısı. uygulanabilir bir programı da yoktur kemalizmin. somut sorunlara somut çözüm önerileri sunmaz. ne kastettiği belli olmayan bir “muasır medeniyetler seviyesi” vardır, o kadar. ona da nasıl ulaşılacağı meçhul. daha çok bir mittir kemalizm. neredeyse tanrısal özellikler gösteren bir liderin halkını karanlıktan aydınlığa taşımasını anlatan bir masala milyonlarca insanın inanmasıdır. yaratılan “asla yanılmayan, insani zaaflar göstermeyen, kendisini milletine adamış tarihsel önder” mitinin akla gelen her türlü propaganda aracı ile sıradan insanın zihnine kazınması, ve bürokrasinin iktidarının bu mite dayanarak meşrulaştırılmasıdır. bir hegamonya projesidir kemalizm.
geride bıraktığımız on yılda bürokrasi geriletildi. olması gereken yere, burjuvazinin hizmetkarı konumuna oturtuldu. direnenler tasfiye edildi. aslına bakarsanız olan, yıllarca kemalist bürokrasinin gölgesi altında yaşayan, o gölge altında doğup büyüyen burjuvazinin artık koruyuculuğuna ihtiyaç duymadığı kemalist bürokrasiyi tasfiye etme sürecinden başka bir şey değildi. burjuvazinin artık kemalist bürokrasiye ihtiyacı yoktu. doğal olarak, onun iktidarını meşrulaştırma aracı olan “ insan üstü önder” mitine de ihtiyacı yoktu. bu yüzden burjuvazi, elinin altında bulundurduğu köşe yazarlarının iplerini biraz gevşetiverdi; onlar da allah ne verdiyse vurmaya başladılar mustafa kemal’e.
bugün mustafa kemal’e en şiddetle vuranların dün ona en ateşli methiyeleri düzenler olmasında şaşıracak bir şey yok. rüzgar ne yandan eserse o yana dönmek onların işi. ama yine de bu yüzsüzlüğe hırslanıp sorası geliyor insanın: “efendiler, madem sizin kemalizme böylesine hıncınız vardı, ve madem siz tabulara saldırmada böylesine gözü kara adamlardınız, ne demeye kemalizme vurmak için kemalizmin ölmesini beklediniz?”
rüzgar nerden eserse oraya eğilenleri anlamak bir yere kadar mümkün. sonuçta adamlar kişisel kariyerlerinin derdinde. peki ya zafer havası içinde olan, bu havanın etisiyle de saçmaladıkça saçmalayan islamcı çevreleri ne yapmalı? onların akıl dışılıkta kemalistlere taş çıkartan çelişkili tarih algılarını nereye koymalı?
islamcılar, mustafa kemal’in bir diktatör olduğunu söylerler. onu bu yüzden eleştirirler. kemalistlerin “o dönemin şartları öyle gerektiriyordu” savunmasını kabul etmezler. fakat ne hikmetse “tek adam”lık konusunda mustafa kemal’den hiç de geri kalmayan ikinci abdülhamit’e laf söyletmezler. abdülhamit’in de halk tarafından seçilmiş bir meclisi dağıttığını, anayasayı rafa kaldırdığını, basına sansür uyguladığını hatırlattığınızda ise ne ilginçtir ki kemalistlerle aynı bahanenin arkasına sığınırlar: “o dönemin şartları öyle gerektiriyordu.”
hatırlayacaksınız, bir kaç yıl önce can dündar mustafa adlı belgeselinde daha insancıl bir atatürk portresi çizdi diye kemalistler sinir krizleri geçirmişlerdi. islamcı kesim de haklı olarak dalga geçmişti kemalistlerin bu acayip hassasiyetiyle. fakat geçen yıl, kemalistlerin “mustafa”ya gösterdiği tepkinin bir benzerini bülent arınç da “muhteşem yüzyıl”a gösterdi. kanuni elinde içki kadehi ile gösterildi diye deliye döndü arınç. sadece deliye dönse gene iyi, diziyi yayından kaldırması için rtük’ü göreve çağırdı. elindeki siyasi erki devreye soktu.
sanırım islamcıların sorunları herhangi bir atanın akıl dışı bir şekilde mitleştirilmesi değil. onların derdi daha çok, türk tarihinden hangi atanın yüceltilip hangisinin görmezden gelineceği ile ilgili. yoksa atatürk’ü koruma kanununa çemkirip kanuni’yi korumak için rtük’ü göreve çağıran anlayış başka nasıl açıklanır?
eğer içinden geçtiğimiz süreçte yıkılan tabuların yerine yenileri dikiliyor olmasaydı, bu sürece olumlu yaklaşabilirdim. fakat şu anda gerçekleşmekte olan şey tutarsız ve dogmatik tarih algısının yerini daha eleştirel bir bakış açısının alması değil. gerçekleşmekte olan şey, yine egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda, türk tarihinin bir başka bölümünün tabulaştırılması. tutarsız, nesnellikten kopuk ve tek yanlı tarih algısı ise olduğu yerde duruyor.
Vallaha kazayla oldu. Ben yola sorunun cevabını vermek için çıkmıştım. Bir anda kendimi soruyu ortaya çıkaran süreci irdelerken buldum. soruyu cevaplamaya fırsat olmadı. :)))))
we'rewinningdon'tforget'in yazdığının aynısının ilk noktasına kadarki kısmının aynısını yazmak üzere yorum kutucuğuna girmiştim ki, hevesim yerle yeksan oldu. aynısı yukarıda zaten yorumlanmış! benim buna ekleyebileceğim şey şu: we'nin aksine ben böyle yazıları sevmiyorum hagi.
bazı soruların cevabını bilmek değil, duymak istiyor insan. o yüzden ilk defa bir başlık altında "soru başlığa cevap niteliğinde entry/giri" kanıtı aradım; ama bu sefer "ispiklemek" için değil. eskidendi onlar.
bgbid soruyu cevaplamaya fırsat bulamamış, ama cevaplamaya fırsat bulamadığını belirttiği yorumda cevaplamaya fırsat bulduğu halde de soruya hala cevap vermemiş. ben cevabını biliyorum bilmesine de hani, başlık entry uyumu olsun babında, bir çeşit metot hatasının giderilmesine katkı şeysi şeysinden böyle konuşuyorum.
ben şahsen "hangi atayı anlamlı" başlıklı soruda iki şık arasında kaldım: biri şah hatayı diğeri oğuz atayı (gülüşmeler).
not: bu arada, ceza hukuku vizesine çalıştığımdan öğrendiklerimi uygulamalı biçimde pekiştirmek üzere, bu yazıyla ilgili izmir cumhuriyet başsavcılığına şikayette bulundum. hoca, finallere kadar bir yazarı şikayet edin diye ödev vermişti zaten...
Öncelikle kendi yazımıza yorum yazınca, yazdığımız yorumun yayınlaması için onay beklemek, sonra da onu görünsün diye işaretlemek biraz abes geldi bana. Laneth yönetimine duyurulur.
devam edelim.
Aslına bakarsanız yukarıdaki yazı başlıktaki soruya cevap vermek için yazılmadı. yani o tartışmayı başlatan ben değilim. tartışmayı başlatan burjuva medya. ben, tartışmaya dahil olmak yerine on yıl önce yapılması pek de mümkün olmayan bir tartışmanın bugün nasıl yapılabiliyor olduğunu irdeledim.
Burjuva medyada tartışmayı yürüten yazarların çoğu yazılarına direk bu ismi koyduğu, ya da yazılarında bu sorunun aynısını sorduğu için de tartışmaya "atatürk diktatör müydü tartışması" adını koydum.
Yazı, "atatürk diktatör müydü" sorusunu değil de, "atatürk diktatör müydü tartışmasını" incelediği için de tartışmaya doğrudan müdahil olma gereği duymadım. O yüzden başlıkla yazı arasında uyumsuzluk yok. belki başlık "atatürk diktatör müydü tartışması" şeklinde olabilrdi; ama o kadar kusur kadı kızında da olur.
fırsat bulamama meselesine gelince, tartışmayı inceledikten sonra ucundan tartışmaya ben de dahil olsam mı dedim. fakat baktım yazı zaten uzun olmuş, "amaaan, boşver" dedim, "yazıyı daha fazla uzatma".
bu arada yazıyı laneth formatına uymadığı için mi (laneth'in bir formatı mı var?), soruya cevap verecekmiş gibi yapıp cevap vermediğim için mi (soruya cevap vermeyi vadetmedim ki!) yoksa soruya verdiğimi düşündüğün cevabı beğenmediğin için mi (hani cevap vermemiştim) şikayet etmeye değer buldun merak ettim. bence hoca seni bırakır :)))
Ha, illa ki "cevap isterim" diyorsan o da sorun değil. bir adam ki, hem ülkenin tek partisinin genel başkanı olmasından dolayı yasamayı elinde tutacak, hem cumhurbaşkanı olup başbakanı atamasından dolayı yürütmeyi elinde utacak, hem istiklal mahkemeleri aracılığıyla yargıya hükmedecek, hem ordu üzerinde büyük bir otoritesi olacak, sonra da o adam diktatör olmayacak! bu mümkün mü?
gelen yorumları onaylama işi benim de çok sevdiğim bişi değil. hatta sabah ben de düşündüm, yorumlar artsa böyle bir sürü olsa üşenmez miyim diye. kendi yazısına yorum yapınca niye bekliyor ki yazar dedim, aynen. ama sonra da dedim ki kendi yazıma illa ki kurallara uygun yorum yaparım diye bişi yok. öyle bi durumda da silme butonu eklemem lazım. ya onay butonu ya silme butonu yani. biri lazım oluyor. silme işi daha olaylı bir şey. sildiğinden haberdar edeceksin, niye sildiğinden haberdar edeceksin, sen silene kadar diyelim bi ton küfür okuyacak millet misal, böyle gastrit sebebi işler. bunlar oluyor diye değil, olabilir diye böyle yapmışız baştan. daha iyisi olabilir tabi yine de. değiştirilebilir de hatta. öyle bir vakte kadar, bgbid'e bu önerisi için teşekkür etmek, z'ye de şu işleri benim kadar takip etmesi ve hızlandırması için çemkirmek isterim. bu keyifle takip ettiğim yorumlaşmada bir araya girme sebebi doğduğundan ötürü de ne mutlu bana.
bu değil de "hangi atayı anmalı" başlığındaki tartışmayı daha sevdim ben galiba. aynı fikirde olduğum insanlarla üzerinde mutabık olduğum fikirler hususunda bir tartışma içinde yer almak, çok sevdiğim bir şey değil. ortada bir iletişim problemi olduğuna işarettir böylesi bir tartışma. o yüzden maddi unsur üzerine konuşmanın anlamı yok. mesele üslup meselesidir. we'nin yorumuna cevaben yazdığın yorumdaki naifliğinin, benim yorumuma yazdığın yorumda ortadan kalkmasını daha önce herhangi bir konuda hiç şakalaşmamıza veriyorum bgbid; napim, çok duygusalım, gündüzleri heteroseksüel geceleri emoyum ve üç buçuk saattir ağlıyorum.
bu sadece senin sorunun değil ama. daha önceki hayatımda sözlüğün birinde arkadaşlarımın gözetiminde yaptığım işin aynısını, "fake" bir nick'le aynı sözlükte aynı arkadaşlarıma yaptığımda (kim olduğumu bilmiyorlardı), hakiki nick'imle güldürdüğü arkadaşlarımın infialiyle karşılaşmıştım (çoğu hala fake nickle yazmış olduğumu bilmez). bu da bundan çok farklı değil. böyle yazıları sevmediğini söyleyen ve benim sözlerimle gerekçelendiren ben olmasaydım da we olsaydı, "bu kadar ciddileşilmeyecekti" tabii.
ilk yorumundaki "vallaha kazayla oldu. ben yola sorunun cevabını vermek için çıkmıştım. bir anda kendimi soruyu ortaya çıkaran süreci irdelerken buldum. soruyu cevaplamaya fırsat olmadı. :)))))" şeklindeki, buradan bakınca gırgırdan çok şirin bir itirafa benzeyen sözlerine reddiye niteliğindeki "ben onu gırgırına yazmıştım" şeklindeki beyanın (beyan da ne sik gibi kelimeymiş) ve "neden o kadar ciddiye aldıysan?" çıkışın, senin gibi, hayatı ciddiye almasını önemsediğim ve değerli bulduğum bir kişiden bana yönelince bi tuhaf olmadım değil. Hıh!
ilk yorumda "ben yola sorunun cevabını vermek için çıkmıştım" deyip, ikinci yorumda "sorunun cevabını vaat etmedim" demenin sözlük anlamına gelince, bunun adı çelişmektir. ama yine de sen daha iyi bilirsin. gırgır da olabilir.
Yarın: abdülmecid müsrif miydi? saray ihalelerine fesat karıştırıldı mı? beşiktaş'ta bir avlu yirmi ki oda bir saray kiraları kaça?
bu arada kadı kızı falan demişken, tanışalım mı?
not: still'i bu başlık altında meşgul etmeyeceğime söz veriyorum. cevabıma cevaben yazılacak cevaplara cevaben yazdığım ve yazacağım cevaplar, üzerine yeni bir şey eklememek üzere, bu yorumdakinden ibarettir.
akşam kafam biraz leylaydı, hala da öyle, yani araya yine girmesem çatlarım, hele de tam buraya, hehe. kendi yazılarınıza yapacağınız kendinize ait yorumlar için yönetici onayı gerekmeyecek artık, o işi hallettik. zaten kendi yazdığım yazıya kendi yaptığım yorumu kendim onaylıyordum ben de, ki o durum daha da acayipti hahah, sonra bi de yorumu yayınlayacağım tabi, o da var. yani vardı. değişti bir kısmı işte. ama bu durumda şöyle yaparız, arada kurallara aykırı yorum (yapan lanethli de yok aslında) çıkarsa ve silmek zorunda kalırsak kendiliğimizden açıklama yollamayız, beklenmesin bu, merak edilirse sorulsun. öteki yazının yorumlarında geçiyor ama burada belirteyim, kutuyu da genişlettik meluncum, yazar olmayan lanethlilerin de işlerini kolaylaştırmak başlıca görevimiz, cümle içinde geçirmeniz yeter, ister ciddi olsun işter şakayla şey. bu yorumlaşmalardan çok keyif alıyorum demiş miydim, tabi ki de, ama sordunuz mu bi neden? birbirini tanımayan, üslupları çok alakasız iki insanın kuracağı diyalog kadar keyifli bir şey daha bilmiyorum da ondan. her şeyi ciddiyet ya da gayri ciddiyetle ele almanın ikisi de kendi başına sıkıcı olurdu, ama kombinasyonları gerçekten müthiş bir şey, laneth'in de her birimizin kendi rengini katarak meydana getirdiği bu rengine aşığım zaten. herkesin kendi rengi kendi üzerine yakışıyor, misal şu son bölümdeki ciddiyet sana hiç yakıştı mı melun, hahahah, ne yapsam ne yazsam da altına bir şey yazmak zorunda kalsan acaba :p
- isim ve e-mail adresi belirtmek zorunludur.
- iletişim bilgileriniz yazara büyük ihtimalle iletilmez.
- yazar kendisine iletilen yorumu okurlara açabilir, açmayabilir de.
ekimdir, olur. insandır, ölür. konuşsan sağın solun gücenir, sussan en büyük yalancısın; nicedir inanmadığın tüm o kavramlara inandığın sanılır. o kadar açılırsın ki, sınırların kaybolur artık, ne düşüneceğini geçtim, geçtim kimden taraf olacağını, dost kim düşman kimdi şaşırırsın. öfke neydi ne iş görürdü unutursun. oturur kendini yersin de yediğinle kalırsın. tekrarlanabilen her şey, normalleşebilir de. senin gibi milyonlarca hava tüketicisinin götünü kollamaya bir avuç sübyan. adil gelebilir. herkes payına düşeni alabilir. sen her şeyi alaya alabilirsin. ağlanacak haline gülebilirsin. elinde kan yok ama beyninde ya? kimseye zararı olmayan insanı "iyi" sayan bir dünyada, sen de yeterince saygı görebilirsin. rahat olabilirsin. akşam başını koyduğun yastıkla, ertesi güne geçmeyecek şekilde süzebilirsin her şeyi. şartlar ne hale gelirse gelsin, dünyada neler olup biterse bitsin, istediğin tek şey yaşamak. değil mi? her şeyin özünde, aslında, istediğin tek şey bu. bu senin en doğal hakkın. bu senin, en kutsal hakkın, her şeyin ötesinde bir şey bu. o siste. o kulübede. sadece bir sigara içimlik. olabilseydin işte. belki o korkuyla sadece bir kaç saniyede. anlayabilirdin. hak'sızlık neymiş. ama böyle olmadı. senin payına bunlar düşmedi. sen bu sabah uyandın. uyanabildin. kendisiyle ilgilenmek istemiyordun ama çok geçmeden yakaladı dünya seni. yine mi deyip geçmek istedin. evet. yine çocuklar. yine ölümler. yine, en çirkin ağızlarda en güzel kelimeler. günaydın. seni şanslı piç. sigarana zam geldi ama hava hala bedava. ciğerlerin de yerli yerinde. tüketebildiğince tüket.
- isim ve e-mail adresi belirtmek zorunludur.
- iletişim bilgileriniz yazara büyük ihtimalle iletilmez.
- yazar kendisine iletilen yorumu okurlara açabilir, açmayabilir de.
laneth, sözlük biçiminde tasarlanmış bir site olmakla birlikte, bir sözlük oluşumu değildir.
laneth'te yazılmış ve yazılacak olan her şey baştan sona uydurmadır ve yazarından başka hiçkimseyi bağlamaz.
laneth'te yazılmış olan her kelime, hırsızını boğazlayıp sahibine geri dönmek üzere programlanmıştır. çalınan değil ama unutulan sözlerimiz g.tunuze girsindir.