laneth

>>


yönetmen selim evciymiş, tanımam etmem. filmi metheden, söyleyen falan da olmuş değil. asıl benim ilgimi çeken gülçin santırcıoğlu. ha böyle söyleyip duruyorum, yok nurgül'ün memeleri, yok gülçin'in dudakları, ondan sonra da neden laneth'ten kız düşüremedik diye ağlıyorum, daha çok ağlarım ben, sapık beni. bu envanterle beni laneth'in kızları (laneth'te kız mı var?) neylesin, anca fırat paklar. her neyse ama dürüstüm ki bu da bir mesiyet çağımızda: arkadaşım hastasıyım kadının, oturdum izledim. "e bize ne?" diyorsun, dersin tabii de filmden bir iş çıkmadı bari yazayım, bir faydası olsun diyedir benim derdim. göz zevkin mi bozulur nedir yani, okumazsın olur biter.

şimdiki hükümetin internet yasakları mevzubahis iken rahmetli tonton'un (turgut özal, genç kuşak bilmez zira) bir kıssası aklıma geldi, zuhur etti demek daha güzel öyle okuyun. özal'a şikayete gitmiş nakşiler, demişler televizyon muzır şeyler gösteriyor. gayet rahat demiş: "düğmesi var kapatırsın" ha işte hikaye o, okumazsan okumazsın. oylama da kalktı zaten, eksi falan basamıyorsun, okumasan bile buraya uğraman benim celebritym cicim.

bir türlü filme gelemeyişimizden anlaşılacağı üzere, pek sıkıcı, yani kötü de denecek bir şeyi yok, zaten bir şeyi yok, ama çok sıkıcı. şimdi dram diyorlar ya türe, sanıyor bu sinemacı efradı, hiç olay olmayacak, hep ööööyle ver sıkıntıyı gitsin. şimdisi böyle, eskiden de 90ların "sanatsal" filmleri televizyonda çıkınca ebeveynlerim derdi: "iki kişiyle film çekmişler". dram işte ama o yani, ne olsun ki, değil mi. ifşa ediyorum iki değil toplam oyuncu kadrosu tam 15 kişi, buna tek cümle eden otoparkçı çocuk dahil. ayrıca başta çok övdüm şimdi 14+1 demek isterdim gülçin santırcıoğlu için, fakat o da yok. yine de biz edebimizle eleştirelim de kafamıza sinema kitapları düşmesin, hadiseden anlamıyoruz, belki ağır bir değeri vardır, altında kalmayalım.

-çok fena spoiler-
zaten ilk saniye kültür bakanlığı logosu görmüşüm, 5 dakika izleyip kapatabilirdim, öyle fena bir giriş. meğer tiyatroymuş. yalnız neden yahu, niye tiyatro, niye tiyatroda bir çiftin ilişkilerinin saçma sapan bir anlatımı ile başlıyoruz olaya? neden, sadece neden? sanatsal mı gösteriyor, ne oluyor, ben mi okuyamıyorum o sahneyi? alanon ve betty blue kardeşler gelip çıkarsınlar ekspertizini öyleyse
-spoiler o kadardı-

bunun dışında da bir numara yok arkadaşlar, yazı bitti hatta dağılın, zaten okunma istatistiğimi yükselttiniz. ama dur bir iki şey daha söyleyeyim, uzun görüksün. selim evci aslında kısa film yönetmeniymiş, belli oluyor. yani kısa filmleri de iyiymiş diyorlar da bunun da uzununu görenlerin avuntusu olduğunu sanıyorum. kısa film alışkanlığından olsa gerek, süreklilik sağlayacağı kanısıyla çok da gerekli olmayan ve bir içerik taşımayan sahneleri 4-5 saniyelik parçalar halinde doluşturmuş. bu işin acemice yanı. kurguda keşke biraz daha özenilseymiş, zira ortada olay falan da olmadığı için filmi beş kere izlesem o sahneleri yerleştirebileceğim bir alt yapı da yok. kötü niyetten değil ama sanırım yönetmenin kafasında da o sahnelerin yerleştiği bir şey yok.

kısa ve gereksiz sahneleri atladık. gereksiz ve uzun sahneleri ne yapacağız. şimdi biz seviyoruz falan ama her güçlü kişilik kendi ekolünü yaratıyor biraz da. özellikle bu kadar boş beleş adamın bulaştığı yerli sinema sektörüne nuri bilge gibi birisi düşünce etkileri de bir fena oluyor. fotoğrafik sahneler hesabı. iyi de gülüm sen bize burda bildiğin yol kenarı mobese kamerası görüntüleri sunuyorsun, nerde nuri bilge, nerde seninkiler. mobeseden bir farkı varsa hd olmasıdır, odur yani. gerçi mobese kameralarının hd olup olmadığını da bilmiyoruz ya, yüz tanıma sistemi falan diyorlar, matrix'e çevirdiler resmen. ha işte öyle uzun uzun manzara çektim koydumla olmuyor bu işler, onu diyorum. bir de madem olay falan koyamadım, buğday başakları arasından adamın işemesini çekeyim, yok iki ayrılma sahnesini de dikiz aynasından çekeyim falan. tamam yap, aslında biliyorsun bunlar da kısa film alışkanlıkları, ama yap, mahsuru yok. yalnız bunu yapana kadar araba çekimlerindeki titremeyi de bir gideriver, o öyle olmaz ki. her neyse.

ayrıca madem dram çekiyoruz, eleman da fotoğrafçı olsun. bunun hikayeye bir faydası var mı? olsun, fotoğrafçı olsun, fantazi niyetine. hadi bakalım, ama bu davul fotoğrafçı arkadaş, iki dakka adam olup fotoğraf çekerken güneş gözlüğünü çıkarsın bir zahmet ya. ayrıca o kızın yanında olan insan nasıl bir vurdumduymazlıkla güneş gözlüğü takar o da apayrı tuhafiyecilik.

-daha ciddi spoiler-
aga ben bu kızı eski sevgilime benzetiyorum aslında, ondan yani benim takıntım. ha tabii canım, vardı tabii. ha yok kız meselelerini laneth'ten çözmeye kalksak, ohooo, baba iş bu ya!
-bitti o da devam et-

velhasıl sıkıcı film, bir de arabanın benzini çalışmayacak kadar bitince, öyle koymayla yürümüyor, depo temizleniyor. aklınızda bulunsun, yaşadım, 500 kağıdı da kıstırdım oradan biliyorum. son olarak sex meselesini ele alınca, böyle kadın erkek ilişkileri, tecavüz olgusu falan ya da tam tecavüz de değil ama fantazinin suyu kaçmışı gibi olanları ele alınca ortaya kaliteli sanatsal film çıkmıyor. o işin başka püf noktaları var sanıyorum. ama hep sanıyorum, bir öğrenemedim ki yerli sinemaya takılmaktan. alın lan benim aklımı alın, dağ başlarında fotoğrafik sahneler verin yerine, ben de gidip gidip van damme izlemezsem yerli sinema girsin götüme.
(z, 30.07.2010 23:22)

poster
sinema günleri devam ediyor izninizle. bütün gün güneşin altında ve elektrotun üstünde kanım kanım kaynayan beynim müsaade ettikçe ve de fırat kapıma elinde içkilerle dayanmadıkça iki yapımcı-yönetmen ve bir görüntü yönetmeni üzerinde durmak niyetim. ezel akay kısmını biliyorsunuz, 7 kocalı hürmüz'den sonra daha bir ilgi çekici oldu benim için. diğer yönetmense ilgimi zaten hep çeken erden kıral, kısmet olursa onun bir iki filmine bakalım istiyorum. bir de erden kıralla da çalışmış jurgen jurgens diye bir görüntü yönetmeni var, avcı'da çok başarılı bulmuştum, onun diğer işlerini merak ediyorum. hani yani ben merak edince siz de merak etmiş sayılıyorsunuz, o sebeple onlara da bakacağız.

gelelim şellâle'ye... yönetmen semir aslanyürek, diğer filmlerini bilemediğimiz için pek bir şey söyleyemeyeceğiz. ama kendisi antakyalı ve antakya'yı anlatmak, eski antakya'yı özlemek üzere ya da anmak üzere yola çıkıyor filmde. nedense olmuyor. tipler ve karakterler arasında o kadar derin bir uçurum var ki, antakya'yı anlatmaya çalışırken istemeden yabancılaştırma yöntemi kullanılmış gibi oluyor. ortada bir cemal var, ressam, çocuk, çocukluğu var, ilgili, yaramaz ve? hülya koçyiğit anne, iyi oyuncu, ama neresi antakyalı? selim usta, tuncel kurtiz, komünist berber, bırakın antakyalılığı komünistlikle de ilgisi yok, yusuf usta demokrat, işçi çavuşu bir şeye banzetemedik. ezel akay, kasap, çok keyifli oyunculuk ama? diğerleri, çoğu, istanbuldan toplanmışlar, antakya'da pek sırıtmışlar. filmin dili kesinlikle 50li yıllara ait değil ve korkunç didaktik. peki antaxyalı olanlar var mı; evet. hangi rollerde görüyoruz, demokrat parti yöneticisi, komşu kadın, çocuk, astsubay! astsubay arap şivesiyle konuşuyor, şehrin yerlisi istanbul, breh breh. yani film diyelim istanbul'da antakyalıların oturduğu bir mahallede geçseydi, sanırım yönetmenin işi daha kolay olurdu, zira kesinlikle kendisi antakyalı değil ya da daha üzücü olanı yönetmenlik konusunda ciddi sorunları var.

bir teknik direktör elindekilere bakar, bunları sahada konumlandırır, yapmaları gereken bir iki şeyi söyler ve kenarda oturur. türkiye liglerinde birçok teknik direktör, medyanın gazı, yönetimin baskısıyla bunları yapamaz ve kenarda oturur. semir aslanyürek, tam olarak bunu yapmış gibi. nurgül yeşilçay gibi bir oyuncuyu kulübede bekletirken, sahaya başka forvetler sürmüş. oyun sıkıcılaşıp seyirci "semih semih" diye bağırınca da tepki göstermiş tribüne, ama baskıya dayanamamış dayanamamış ve son dakikalarda nurgül yeşilçay'i oyuna almış, müthiş bir gösteri sunmuş, ama filmi kurtaramamış. filmin son dakikasında 20 saniye boyunca nurgül yeşilçayın göğüslerini çırçıplak görüyoruz ki bunu bilsek fırat da ben de bu filmi 50 kere seyrederdik, sinemada 5 kere giderdik, bilemedik. ama filmi de kurtaramamış.

bazı filmlere bakarken hikayeyi umursamıyoruz, bu önemli olmuyor, ama yönetmenin bize gösterdiği başka bir şeyler oluyor oradan kurtarıyor. yukarıda bahsi geçen avcı filmi böyle bir şey, başka bir açıdan hürmüz böyle ve daha başka filmler için de böyle olabiliyor. ama oturup 50'li yıllarda bir taşra kentini (üstelik memleketin en ilginç etnik ve dini topluluklarını barındıran, diğer taşralara göre hala merkezleşmemiş olan bir taşra şehrini) çekmeye kalkınca hikaye çok önemli oluyor. hikayenin payandaları ise karakterlerin ve onların ayrıntılarını ele veren hadisatın güçlülüğü. dediğimiz gibi bu karakterlerin hiçbiri antaxya şivesine sahip değil (küçük kız biraz, o da -yorum, -yorsunları öyle bir zorlamış ki) ve daha kötüsü fazlasıyla karikatürize edilmişler. siyasal düşünceleri (bu filmde fazlasıyla önemli bir yer tutuyor), davranışları, ilişkileri, kavgaları, her şeyleri karikatürize. bunu yapan yılmaz erdoğan olsa umurumda olmazdı. ama ezel akay'ın yapımcı olduğu ve bu derece iyi kadrolu bir filmde bunu görünce insan haliyle rahatsız oluyor.

aynı şekilde yerli sinemanın hep düştüğü ve düşe düşe de uslanmadığı solculara dair bir sik bilmeden solcu karakter gösterme saçmalığının bir başka örneği de var burada. hayır kardeşim kültür bakanlığı kafanıza silah ya da altın kesesi dayayınca tamam yapın, yapın amına koyim, biz de seyretmeyelim olsun bitsin. ama durduk yere yapmayın şunu ya. anlamadığım kendinizi salak göstermekten mi zevk alıyorsunuz, yoksa milletin salak olmasına mı güveniyorsunuz. böyle yapa yapa gerçi öyle bir seyirci oluşturdunuz ki adamın biri hakkıyla gerçekçi bir solcu karakter koysa filmine seyirciye inandırıcı gelmeyecek. beş kuruş para almadan konsept danışmanlığı ya da benzer bir bok olabileceğimi buradan duyuruyorum. filmin sonunda selim usta (tuncel kurtiz) radyodan 27 mayıs darbesinin haberini duyuyor sevinçten masaların üstüne çıkıp zıplıyor. peki gerçek ne? tkp'nin iki kanadını temsil eden mihri belli ve kıvılcımlı arasında dp zamanında içeride geçen bir diyalog:
belli: (demokratları kastederek) hocam bunlar iyice sıçtı.
kıvılcımlı: mukabız olma durumundan iyidir.
ve bu iki kanadın ikisi de 27 mayıs'ta asker yanlısı bir tutum almadılar. evet, baskıya karşı harekete geçen ve gösterilere katılan hatta biri ölen (turan emeksiz) insanları saygıyla andılar ve buna sevindiler. evet doğrudur, cumhuriyet konusunda hep son derece sıkıntılı bir bakış açısına sahipti tkp ve 27 mayıs'ı sadece usulen, namus belasına kınadı. evet doğrudur, 5-6 yıl sonra iki kanadın ikisi de ve sonradan oluşan üçüncü kanat da dahil tüm tkp kökenli kadrolar 27 mayıs'ın sözde nimetlerini savunur oldular. ama, 27 mayıs konusunda yayınladıkları bildiri (yurtdışında yayınlanmıştır) ve aldıkları tutum çok açıktır, o da bu müdahaleyi savunmaz, kağıt üzerinde de olsa kınar. yani afedersiniz ama -hele hele partisi sürekli karar değiştiren biri olarak- selim usta, masaya çıkıp zıplamaz. ve o tarihlerde moskovaya inançla bağlı selim usta pek de gizliden gizliye stalinin resmine bakıp aşk duymaz. hatırlanacağı gibi 20. kongre'nin ardından (1955) kendisi stalin konusunda hayırlı şeyler söylemeyenlerin tarafında kalmıştı. bir detay daha düğünde rakı içip enternasyonal söyleyen, dükkanda moskova radyosu dinleyebilen komünistler o yıllarda var mıydı acaba? zira ruhi su'dan aziz nesin'e sadece partiye yakın oldukları bilinen aydınlar, sanatçılar bile yılda bir içeri alınırlardı.

buna benzer birçok şey var, film öyle bir çorba olduğu için bunlar göze çarpmaz gibi duruyor. ama öykünün bütünlüğü tam da bu eksene oturtulmuş, demokrat parti dönemi, halk partililer ve siyaset temel bir hadise. eğer başka bir öykü varsa da onu ben bilemedim. tabii ki yaz filmlerinin çoğu gibi iki masum çocuk figürü var, ama onlar da o kadar havada kalmışlar ki bir şeye benzememiş. yani çocukların allaha dair tuhaf fikriyatları çok eskimedi mi sizce, küçük haylazlıkları biraz değişiklik görmediği sürece eski etkisini yaratabilir mi? sanmam.

yazık olmuş kısaca.

ama nurgül yeşilçay var, gözleri var ve finalde tek başına, sadece, bizzat, o hep görmek istediğimiz, sinemada eğildiğinde istemsiz kafamızı eğmemize yol açan bir çift göğsü var. inanın değiyor*.

eklenti: gelen mesajlar üzerine iki not düşmek farz oldu. birincisi gayet yerinde bir dokunuşla bir arkadaş, "oyuncuların hiçbirinin arap aksanına sahip olmaması bir yana, orada yaşayanların arap olduklarına dair de hiçbir belirti yok ki" diyor ve çok haklı. belki de "bu topraklarda yaşayan herkesin türk olma zorunluluğuna" dair inanç ya da itaat, belki de lüzumu yokken memlekette araplardan oluşan bir il olduğunu hatırlatmama kaygısı. her şekilde antakya'yı özel kılan böyle temel bir noktanın atlanışı antakyalı bir yönetmen için hoş durmamış.
ikinci mesele ise nurgül yeşilçay konusundaki yorumlarımın şık olmadığı yönünde. ama burada beni suçlamak biraz ev sahibine giydirmek kabilinden değil mi? gösterten yönetmen, gösteren oyuncu... beri yandan evet filme alakalı alakasız bu fetiş nesnesi(benim için hiç değilse) görüntüyü koymak ticari kaygılarla yapılmış ve esasında etik olmayan bir davranıştır. öyledir! ben de eğlendim geçti, ne olmuş.
(z, 05.07.2010 23:36 ~ 06.07.2010 19:29)

alakalı başlıklar
poster
geçen gün karşı dükkandaki tornacı murat bizim mesai arkadaşına sormuş benim için:
“o da okumuş birine benziyor, ne işi var ki burada? nasıl düşmüş?”
bizim koca macır’ın cevap belli ya:
“yarrakkafalı işte!”

efendim herkesin bir zanaatı var. bizimkisi bir vakit yazmaktır belledik, para kazandırmıyormuş, editör milletinin eli pek sıkıymış. demirciliğe meylettik, öbürünü hobi olarak sürdürüyoruz. ama sürdürmekte de niyetimiz ciddidir. lakin bunca zaman biz yazdık, milletin maskarası olduk, dememiz odur ki bundan gayrı biz milleti maskara edelim, madem de para kazandırmıyor. bundan sonra telifsiz politika, sanat bilmemne yazmıyorum, yazacağım sadece sinema yazısıdır. o da kötü film olacak ki yazayım, öyle iyi filmlere gelemem, kötü olsun, şanlı şöhretli olsun da iki laf geçirelim, şanımız yürüsün. elbette bu arada çektiğimiz ızdırap, kaynak almış gözlerimizde iki damla yaş olup bizleri ferahlatacaksa, ona da razı oluyoruz.

işte ol ızdırap ki içimi dışıma çıkarıp beni bir fenafillahlara terk edince istedim bir eğlencelik seyirlik bir şeyler bakayım. 7 kocalı hürmüz: fevkalade! daha da bu film için ne diyeyim efendi ben?

ezel akay, titiz çalışan birisi. seti kurmasından ekibi toplamasına, müzik seçiminden kostümlere kadar. zaten bir filmi film yapan başka nedir ki? daha evvel yerli sinemaya bok atarken çokça değindiğimiz gibi tolstoyları, dostoyevskileri olmayan bir halkın sineması ibiş ile pişekarlarına, hacivat ve karagözlerine bakabilmeli diye. ezel akay’ın gerçek nuru buradadır. bize öyle kaldıramayacağımız ağırlıkta yükler yükleyip, sonra da “siz bunu kaldıramazsınız” diyerek olayın içini kıçını açaraktan, her boka açaıklama getirerekten, ıvırı zıvırı anlatacağım deyip bir şey de anlatamamaktan muzdarip yerli sinema bir yana ezel akay’ın eğlencelikleri bir yana. yok illa mesaj mı lazımdı, o da var filmde: gökten sapır sapır herif yağacak, tövbe yarabbi…

şimdi şu ağır yönetmenlerin işleriyle karşılaştırarak bakmak farzdır. son 5 yılın gişesi ya da bahsiyle fazlaca bizi yoran yerli filmlerine bakın. eldeki imkanlar belli, misal biri memleketin plak mafyası olan, diğeri gişe rekoru kıracak kadar ağlatan iki yönetmeni eldeki imkanlarla ne yapmıştır? ezop ise koca bir set kurmuş (filmin resmi sitesinde çivi adetlerine kadar kullanılan malzeme listesi var) yer döşemesinden, sedirine kadar her şeyini bir tamam yapmış, tam sayamasam da en az 100 tane ayrı kostüm tasarlanmış ve dikilmiş ki özellikle kadın kostümleri oldukça ağır işler, teknik ekipmanları gayet yerinde kullanmış (hacivat ve karagöz neden öldürüldü’de bu biraz eksik kalmıştı), ışıkçısından kameramanına kadar işin ehli insanlarla çalışmış ve bence çalışırken onların işlerinin ehli olduklarını baştan kabul etmiş. beri yandan mafyoz yönetmen poster pozu vereyim derken piç bir şekilde filmi yaktırmış kameramana, öbürü müzik yapayım derken göz çıkarmış. aradaki imkan farkına bakarak anlayın bunları.

filmimiz seyirlik, eğlencelik ve tabii ki batılının anlamasıyla müzikal (bizde seyirlik denilen tiyatro dalı ortaoyununu vs de içine alarak daha geniş imkanlarla tanımlıyor bu işi). müzikler çok büyük bir önem kazanıyor haliyle ve ezel akay’ın asıl işi de belli. ama bu sefer müziklere adını vermemiş, ender akay ve sunay özgür çalışmışlar, gayet başarılı çalışmışlar. geçişlerdeki müziklerde ise vokaliz lezzetli hale getirmiş seyirliği, sadece geleneksel çalgıların kullanımındaki başarı değil, bir müzikal rengi oluşturacak vokaliz sesleri de çok güzel. yalnız anladığım kadarıyla nurgül yeşilçay –zaten kart seslidir- söylemiyor şarkıları, o solist kimdir ben onu çözemedim ve pek de merak ettim. bilen eden varsa zat-ı alime bildirebilir, tanıyan varsa tanıştırabilir.

dansların bazıları pek olmamış, biraz basit kalmış gibi. mesela hamamdaki dans sahnesi kamera açıları dışında biraz zayıf. yani şarkı muhteşem, ama kareografi biraz bayat mı ne. gerçi arada iyi görsel malzeme ile dolgu yapılınca o açık da kapanıyor sanki (sanki ne, sanki ne ulan) –herif yağacak kısmında değişiyor hadise- ayrıca nurgülüm sen orada dansediyorsun da udu kim çalıyor lan sahi?

kast ise bu memlekette eşi bir daha zor görülür türden. oyuncu kadrosuna şöyle bir bakın; o insanları başbakan bile bir araya getiremezdi fark edeceksiniz. üstelik kahvaltı yapmıyorlar, çatır çatır oynuyorlar, keyif alıyorlar, keyif veriyorlar. diğer meseleleri çözdüysek biraz orada duralım.

nurgül yeşilçay: aklımdan geçenleri burada yazmamın uçurulma nedeni olacağını bildiğim için ayrıntılarından bahsedemeyeceğim ama yerli sinemanın en muazzam varlığıdır kendisi. özgü namalla karşılaştıranlar varmış “hastirin” diyorum. asmalı konaktan bugünlere, çağan ırmak yerli sinemaya bir şey kazandırmışsa o da budur. bir de bu kadını vicdan’da seyredin, ağırlığı da bir başka güzel.

gülse birsel: ben sevmem pek kendisini, yani tanımam da aslında kendisini ama o gaga sunduğu zamanlardan bir soğukluğum var hala etki altındayım. ama rolüne pek güzel gitmiş, oturmuş, yakışmış, güzel de oynamış. yani öyle el bebek nazlı kız rollerinden uzak olunca bir de dizi stresinden kurtulunca zilli ablacık rolünde iyi iş çıkarabiliyormuş.

erkan can: rol biraz hafif gelmiş gibi. hafif gelmiş o rol. biz onun ağır pozlarına pek bir vurulmuşken bir anda mahallenin muhtarları kastına dönüşü ürküttü beni hiç değilse.

öner erkan: muhteşemdi. tipi, görünümü, mimikleri, hareketleri, tek başına filmi götürecek kapasitedeydi, çok iş var gençte.

sarp apak: çok sevimli. o yüzden kabadayı rolünde yalpalıyor arada, ama filmin bütünselliğindeki karakter algısı ile bu durum örtüşüyor da bir yandan. sahi bu çocuk “plajda” falan uğraşacağına böyle işlerde yürüsün yolunu.

pınar çağlar gençtürk: bu kızda iş var aga, işli bu. önümüzdeki dönem çok izleriz bu kızı ve en azından ben pek memnun olurum bu durumdan.

cengiz küçükayvaz: prodüksiyonun altında kalıyor, olmuyor işte. tamam kabul ediyorum rolü de en sıkıcı karakter ya da en basit güldürü unsuru üzerine olunca şansı yüksek olmuyor ama bu çapta bir prodüksiyona gitmemiş kanımca.

memet ali alabora: anasının babasının hatırına oynatıyorlar bunu beya. yok yani bir ışık görsem tamam deyivereyim, ama göremiyorum. ha yakışıklıymış, hadi oradan, bu adam yakışıklıysa ben değilim ulen, nedir çektiğimiz ya. fasulye sırığı bile rüzgarda az eğilir, bükülür, esner, bunda o bile yok, olanı da en hafifinden pek yapmacık.

haluk bilginer, müjdat gezen, halit akçatepe, erol günaydın, zihni göktay, çetin sarıkartal: kötü laf edebilmek mümkün mü?

şu deyimleri de arabelleğe kaydedip yeri gelince kullanacak olmam ayrıca kendi kişisel kazanımdır. yani filmi kötüleyecek olana filmden çok sözler alıntılayacağım:
- seni alan ağlasın kıçına kara çalı bağlasın.
- sokarım donuma çıkarsın toz pembe ben sana onu diyim.
- keçinin gözüne rakıyı sürmüşler nerde o kurt dermiş
- hepsimize.

gişesi yapımı kurtarıyor mu bilmem, ben korsan izledim ama ilk param olduğunda dvdsini alıp katkı yapacağım. böyle işlere hasretiz ondan.
(z, 30.06.2010 23:59)

>>


© 1913-2010 laneth ruhsal devinim ürünleri corp.

laneth, sözlük biçiminde tasarlanmış bir site olmakla birlikte, bir sözlük oluşumu değildir.
laneth'te yazılmış ve yazılacak olan her şey baştan sona uydurmadır ve yazarından başka hiçkimseyi bağlamaz.
laneth'te yazılmış olan her kelime, hırsızını boğazlayıp sahibine geri dönmek üzere programlanmıştır. çalınan değil ama unutulan sözlerimiz g.tunuze girsindir.