neyse, cumartesi günü fena halde yakışıklı bir herif aradı, “sinemaya gidelim mi?” dedi, ben tabii hiçbir zaman hayır diyemem bu teklife, ancak yine de sorma gereği duydum, “hangi filme?”, duymak istediğim yanıtı alınca “olur” demek işten değildi.
sağdan soldan duydum, böyle “yok yeaa iyi değil o kadar”, “başka filme git, o güzel değilmiş” ler falan, lakin aldırmadım elbette. pedro’nun yeni filmi görücüye çıkmış da ben gitmezsem olur mu? yani anladınız ya, ben bu muhabbeti niye bu kadar uzattım bilmiyorum. kes!
açılış sahnesi: farklı cinsel yönelimlerim olduğu kuşkusu uyandıracak kadar güzel bir kadın, bir odada, üzerinde ten rengi bir kılıfla yoga neyin yapıyor. sonra odasına çıkan küçük bir asansörden yemeğini alıyor. anlıyoruz ki bir şekilde tutsak kendisi. ardından uzun zamandır pedro almodovar filmlerinde arz-ı endam etmeyen antonio banderas çıkıyor meydana, kürsüden karşısındaki akademik bir heyete yüz nakli ile ilgili demeç veriyor. anlıyoruz ki kendisi estetik cerrahı. ve evet çok zekiyiz ajklsda.
adının vera olduğunu öğrendiğimiz kadınla, onu hapseden cerrah robert ledgard arasında ne tür bir ilişki olduğunu kestirmemiz ilk başta imkânsız. onu odasına koyduğu kameralarla gözetliyor, bu gözetlemeye bir arzunun eşlik ettiği kesin, vera kendisine zarar vermeye kalkışıyor, vera robert’e “birlikte yaşayalım her normal insan gibi” diyor, robert bunun olanaksızlığını küçümser bir tavırla söze döküyor. aralarındaki münasebeti öğrenme olanağından yoksunluğumuzun, pedro her zamanki gibi flashbacklerle şimdinin üzerindeki örtüyü kaldırıp bize geçmişi gösterene dek süreceğinden oldukça eminiz. ve yine her filminde olduğu gibi bir karakterin ağzından sırlar döküldü mü, gerisi pamuk ipliği gibi geliyor, biliyoruz. nitekim hizmetçi rolündeki marisa paredes’in (çok çökmüş lan, zar zor tanıdım!) birden ortaya çıkan oğlu zeca’nın vera’yı görünce çok affedersiniz düz duvara tırmanarak atağa geçmesi, onu tutsak olduğu odadan çıkardığında söyledikleri vera’yla geçmişte bir ilişkisi olduğunu açığa vuruyor ve zeca’ya bakılırsa, vera’nın yanmış bir arabada ölmüş olması lazım. o zaman kafamızdaki bağlantı halkalarına biri daha ekleniyor, halkalar arasında gidip gelirken “ulan pedro yine entrikalar çevirttirdin?” demekten de kendimizi alamıyoruz. tam anlamıyla bu helezonik bilmeceye dair elimizde şunlar var: robert bir estetik cerrahı, evindeki laboratuvarda yapay deri üretiyor, bu deri vera üzerinde denenmiş gibi duruyor, robert’in eşi gal bir kazada yanarak ölmüş. ve pedro bize bir ipucu daha veriyor: zeca, vera’yı gal zannetmiş. peki, tamam, gal’in geniyle yapay bir deri üreterek, vera’ya yüz nakli yapmış robert. vera’nın içinde yaşadığı deri, gal’in derisi, yüzü gal’in yüzü, gal ölmüş ve fakat allah kahretsin, kim lan bu vera?
dönüp dolaşıp tosladığımız bu soru, vera ile robert’in yakınlaşmasından sonra açığa çıkıyor. devreye robert’in intihar etmiş kızı norma ve onun bir partide tanıştığı vicente giriyor. koltuktan kalkıp bu ikisine “adana çık aradan!” diyecekken, sorumuzla oldukça ilgisiz duran bu gecenin rüyasını hem robert’in, hem de vera’nın görmesi, ancak şeytanın ve tabii pedro’nun aklına gelecek şeyi yine de bizim aklımıza getirmiyor.
rüyanın seyrinde ne zamanki vicente, norma’yla biraz cilveleşiyor, norma istemiyor, bağırıyor, isteriye tutuluyor, vicente kaçıyor, robert onu kızının durumunun sorumlusu olarak yakalayıp bir yere kapatıyor, ben işte o zaman ayıyorum. cinsiyet değişikliği, oh yeah. o zaman rahata eriyorum, yan koltuktaki yakışıklıya bakıyorum, o daha aymamış, belli. vicente vera oluyor, vicente gal oluyor. vicente’nin sadece cinsiyeti değil, yüzü de iradesi dışında değiştiriliyor. vicente başka bir deriye büründürülüyor. robert ona vera diyor.
vera’nın içinde yaşadığı deri, baktığı yüz kendisinin değil. vera yoga yapıyor çünkü televizyondaki yoga eğitmeni yoganın içinizdeki “ben”e ulaştıracağını söylüyor. vera’nın o “ben”e ihtiyacı var, çünkü benliği sadece orada bulunuyor, onu saran deri ona yabancı. vera yoga yapıyor, çünkü kendisinden alınmış benliğinin kalan tek parçasına sadece yogayla ulaşabiliyor.
vera, vera olmadan önce toledo’yu terk etmek istiyordu. ama vera olduktan sonra ve robert onu serbest bıraktıktan sonra pedro’nun aldatmacasına kanıp, onun robert’i arzuladığını sanıyoruz. söz verdiği gibi hep robert ile kimliksiz de olsa yaşayacağını, onu bırakmayacağını, ona tutkuyla bağlı olduğunu düşünüyoruz. ama o vera’dan öncesine ulaşmak istiyor, terk etmek istediği bu şehri, annesini, dükkânını özlüyor. vera’yı kabul etmek istemiyor, ondan önceki yaşamına aidiyetini sürdürüyor, o yaşama özlem duyuyor. içinde yaşadığı ten ona ait değil, o tenin yaşamı başka, içinde yaşadığı bu deri “ben”ini tutsak ediyor ve vera bu deri ile ona ait yaşamdan özgürleşmek istiyor. çünkü o tenin içinde kendisi ve ona ait altı yılı alınmış bir yaşam var. o yaşamı ve özgürlüğünü istiyor.
final sahnesinin bende etkisi fena oldu, bir onun kadar etkileyen sahne vera’nın gazetede kayıplar listesinde gördüğü eski fotoğrafını, ondan alınmış yüzünün imgesini, öptüğü sahneydi. pedro’nun dönüşünün bu denli özgün bir hikâyeyle oluşu, los abrazos rotos’u unutturacak kadar güzel bir sürpriz oldu. elbette yine bir muamma, tutku ve özlem deryasına batıp çıktık. alberto iglesias’ın müzikleri, almodovar filmlerinin mütemmim cüz’ü olduğunu bir kez daha ilan etti. antonio banderas hala pek seksi, tanrı melanie griffith’e bağışlasın. yalnız marisa paredes çok yaşlanmış, söylemiş miydim?
son söz: şeytanın aklına gelmez, pedro’nun aklına gelir.
bettycim, pedro filmi olunca ben de gözüm kapalı gittim, beğenmezsem çemkirebileceğim bir hayranı olduğu sürece her yönetmene kulak verebilirim ben, sorun değil. ama şanslısın, film bence öyle çok şey vermese de rahatsız ediciydi, ki beni rahatsız eden bir filme iyi film derim genelde. e film iyi olunca da yönetmeninin hayranından yazı istiyorum, böyle bundan sonra. robert benden de bi kadın yapsın, sen de yanındaki yakışıklıdan artık ayrıl, sıradaki isteklerim şimdilik bunlar. öptüm.
her zaman çemkirebilirsin stillcim. ama los abrazos rotos'u izleme tamam mı? ahah. neyse ben los abrozos rotos'tan sonra pedro'ya demiştim kendine gel ne oluyorsun, bizim yeşilçam melodramlarının yandan yemişi gibi olmuş falan. pedro depresyona girdi, bir iki gün odasına kapandı, ağladı. ben de elimde gözaltı kapatıcısı yanına gittim, sen, dedim, pedro, evet sen iyi bir yönetmensin, hadi özgün ve dehşetengiz bir şeyler yap dedim. Yüzümü kara çıkarmadı sağolsun ve bu kadarını da beklemiyordum, seni rahatsız eden film beni biraz dumur etti açıkçası.
öyle yani. robert'in isteğini gerçekleştirmesi teknik sebeplerden biraz olanaksız malumun, zira kendisinin yaşam fonksiyonları... öhom spoiler vermeyelim. yakışıklıya gelince, meseleyi aranızda halledin ben nasılsa ikinizi de seviyorum, ajklsda. hamiş: bir iki aya, fransa'ya gidiyor. bu da benden sana kıyak olsun, bilemiyorum artık.
bugün iki filmini indirdim de hangileriydi bilmiyorum, izledikten sonra bile aklımda tutmaya çalışmayacağım isimleri var hepsinin alskas. izleyip göreceğiz. madem o da gidiyormuş ben seni bi tekelime alayım da...öhem. canım, canım.
- isim ve e-mail adresi belirtmek zorunludur.
- iletişim bilgileriniz yazara büyük ihtimalle iletilmez.
- yazar kendisine iletilen yorumu okurlara açabilir, açmayabilir de.
.liğed .anub ikleb zinisrilibeyid kamrıtşalroz ad ahad işi rib nalo roz netaz ,ed rib ibat ah
yıllardan beri bir kenarda duruyor. puzzleın eksik parçası gibi memento. bir kaç kez istek bile gelmiş olmasına rağmen, o parçayı yerine koymayı aslında pek düşünmedim. bunda yazmak istediğim yazının biçimi kadar, içeriğinin de etkisi oldu, ikisinin üstesinden gelmek de çok zor göründü gözüme hep. gereksiz de göründü çoğu zaman. nolan'ın akıl oyunları arasında, izleyicinin hakkında kesin bir fikre vardığı tek filmdi memento. daha da ilginci, memento teknik olarak en karmaşık olanıyken, çıkarılabilecek sonucun en az saklandığı filmdi üstelik.
bitirirken; memento, bütün nolan şaheserleri gibi oradan kalkılması çok zor bir işin altına giren bir film. hafıza gibi bir kavramı eline alıyor ve hastalıklı bir hafızanın hikayesini anlatarak, aslında sağlıklı ve sözde kusursuz hafızayı sorgulatıyor bize. işinin gücünün yarısı kendini kandırmak olan insanlara, kendini kandırabilecek en son insan olan leonard'ı yargılatıyor. biz ve bizim şu kusur değmemiş akıllarımıza evet. başkasında görebileceğimiz, anlayabileceğimiz her şeyin kendimizde de olma zorunluluğunu yüzümüze çarpmadan.
bu da varılan fikrin dayandırılabileceği sağlam yerlerin olmaması demekti. memento'da kesin bir sonuca ulaşma imkanı yoktu, izleyiciler tutarlı olduğunu düşündükleri yorumları yaptılar bu yüzden, sonra da o fikri aralarında onayladılar. işte o "tutarlılık" anlayışında kayboldum ben sanırım. yani, o fikri ciddi ciddi "tutarlı" bulan birilerine, az sonra anlatmayı deneyeceğim şeyleri anlatmaya çalışmak gözüme korkunç bir fikir olarak göründü hep. yine de uzun süre yazamadığım, yazacak bir şey bulamadığım her dönemde bunlara bir göz attım mutlaka. joker hakkım gibiydi memento. ve şimdi, en sonunda, üstesinden gelip gelemeyeceğimi hiç umursamadığım bir yerdeyim bugün. tanrı'ya ve kaybetmenin insanda yarattığı vurdumduymazlığa şükürler olsun.
teddy'yi destekleyen şeylere aslında ne olduğunu, notlardaki kimi bölümlerin neden çıkarıldığını filan yani, asla bilemeyiz, bu durumda ne olduğunu kendi bile bilmeyen bir adam yerine, mantıklı bir açıklama sunan diğerine inanmak işimize gelebilir. lenny'nin kendi dramından kaçmaya ve bir şekilde mutlu olmaya çalışıyor olduğunu düşünmek de işimize gelebilir. bu yüzden, lenny'nin durumunu kabul etmez de, onu bi yalancı olarak görmek isterseniz, ki bir çok nedeniniz var bunun için, size karşı çıkmam, ama bunu teddy'nin söylediklerine dayanarak yaparsanız çok üzülürüm. filmin yalan söylemeyen tek karakteri leonard'ken, yalancı diye onu seçmeniz hayatla kusursuz bir tutarlılık yakalar çünkü.
söze hikayenin anlatım tekniğinden başlayacak olursak eğer, nolan sırf kafa karıştırmayı sevdiği için böyle bir yol izlemiş diye düşünenlere fena halde yanıldıklarını söyleyebiliriz bir kez daha (#3905). belki de memento sırf bu teknik yapısı yüzünden bu kadar didik didik edildi. aslında diğerleri gibi çok iyi saklanmış bir sırrı filan olmamasına rağmen, izleyici öyle bir kafa karışıklığı yaşadı ki, tıpkı leonard gibi hikayenin içinde kayboldu ve tatmin olmak için illa ki bir bit yeniğine ihtiyaç duydu.
aradan geçen zamanı bile kestiremeyeceği için, lenny'yi, söylediklerinizi unutana kadar dilediğiniz şeye inandırabilirsiniz. dilediğiniz şeyi dilediğiniz gibi hatırlamasını sağlayabilirsiniz, karısına insülin verirken ya da bir klinikte sammy'nin yerinde otururken görmesini sağlayabilirsiniz kendisini. bu tür anlık değişiklikleri bende bile yapabilirsiniz. saniyelik ve sonra hemen düzelen değişiklikler. benim hafızama onunkinden daha az güvenebilirsiniz kaldı ki. lenny aynı noktaya, aynı an'a geri dönüp duran ve oradan fazla uzaklaşamayacak olan bir adam. hafızamızı tozlandıran şeyler, yeni deneyimler, yeni anılardır. lenny'nin sahip olamayacağı şeyler yani. unutmak ya da değiştirmek için zaman denen şeye ihtiyaç var, ve lenny zamanı durmuş bir adam.
halbuki filmin bu şekilde kurgulanmasının asıl nedeni, izleyiciye leonard'ın içinde bulunduğu durumun hiç değilse onda birini yaşatmaktan başka bir şey değildi. elbette bizim hafızamıza tüm o parçalar karmakarışık bir biçimde dahi olsa kaydedilirken, hiçbir kayıt tutmayan leonard'ın beynini anlamaya yakınlaşamadık bile, ama en azından biz de tıpkı onun gibi "where was i?" diye sorduk, bizim de olan biten hakkında pek bir fikrimiz yoktu, bu kadarı da yetti ve tüm bu karmaşa bunun içindi. benim yazıyı bu şekilde yazma nedenimi ise okurlarım zaten biliyorlar. bir şey anlamadım diye kızacak olanlardan da, bu yazıyı laneth'te italik imkanının olmadığı zamanlarda yazmadığıma şükretmelerini isteyebiliriz.
demek istediğim, mesela lenny yüzlerce adamı da öldürse asla bir "katil" olmayacak, olamayacak. ne demek istediğimi teddy belki daha iyi açıklar: "you're not a killer. that's why you're so good at it." eğer lenny bir katil olsaydı, yani ne yaptığı umrunda olmasaydı ve özellikle de kim olduğu, zaten teddy'i orada da öldürebilirdi, nasılsa unutacak ve yeniden aynı insan olacaktı. ama o bunu yapabilecek bir karakterde olmadığı için, olamayacağı için, herhangi bir kesitte teddy'yi karısının katili olarak bilmeyi seçti, yani kendini yanlış yönlendirmek olabilir bu ama kendini kandırmak olamaz, tanrım, gerçekten çok zor bir iş bu soyunduğum... teddy'yi öldürmenin vicdan sorunu olup olamayacağı kısmına zaten hiç girmeyeceğim bile. dileyen "katil görünmektense ölü görünmeyi tercih ederim" diyen bir adamın bütün john g.'leri öldürerek mutlu olma peşinde olduğunu düşünebilir.
öyleyse böyle bir yazının yazılmasını isteyen insanların beklediği asıl bölüme gelelim. başta da söylediğim gibi, kolay olmadığını düşündüğüm bölüm bu. nolan için bile kolay değildi, bunu çıkarılan sonuçlardan anlayabiliyoruz. ne şekilde anlatılırsa anlatılsın, hafızası olmayan, algıladığı hiçbir şey için kayıt tutmayan bir beynin neye benzediği hakkında yeterli bir fikrimiz olması mümkün değil. memento bunu yapabileceği en iyi biçimde yapmış olmasına rağmen, izleyicinin yine normal işleyen beyniyle düşündüğünü ve aksinin de pek mümkün olmadığını görebiliyoruz. zaten bütün mesele buydu. leonard'ın aklında tutmaya çalıştığı en önemli şey de buydu. remember sammy jankis...
bu noktada önce lenny'nin karakterini sabitlememiz gerekiyor. bu elbette bildiğimiz tüm kavramların birbirine girmesi demek biraz. yani, insan sürekli değişen bir varlık. artık hiç değişmeyen, değişemeyecek olan, hep aynı noktada kalan bir insanı idrak etmemiz biraz zor. bizi değiştiren, bize yol aldıran şey deneyimlerimizdir, yolumuzu onlarla çizer kararlarımızı onlara göre veririz. deneyimleme imkanı olmayan lenny için ne değişme, ne yol alma, ne de başka bir şeye dönüşme imkanından söz edilemez, travma anında her şey durmuştur onun için, ondan sonraki her şey bir sürelik ve tek seferlik bir hayat parçası olmaktan ibaret ve bir sonraki parçada asla bir öncekinden bir iz yok. filmi izlerken bir bağ varmış gibi izliyor olmamız ve o bağı aramamız kaçınılmaz. çünkü başlangıç noktasına geri dönmeyi biz her seferinde hatırlayamayız, onun her seferinde her şeyi unutması gibi bir tutarlılıkla.
işimi ve okuyucunun işini biraz kolaylaştırmak için, önce şu varılan sonuçtan ve iddia edilen tutarlılığından bahsetmekte fayda olabilir. biliyorsunuz, hakkında karar verilen hikaye şuydu; leonard başından beri kendisini kandırıyor ve bir amaca tutunmak için, yarattığı bilmecenin üzerinde kendinden habersiz oynuyor, onu daha da karmaşık bir hale getiriyor ve yaşamaya devam etmek için bir neden yaratıyordu. bunun neden saçma göründüğüne geleceğiz, bu fikre neden tutunulduğuna bakalım önce. ve hepsinden önce, bu hikaye hakkında hiçbir şeyden kesin olarak emin olamayacağımızı kabul edelim. ne başladığı yerden önce olanları, ne de daha sonra olacak olanları bilmiyoruz. memento bizim kısa süreli hafızamızın içinde, öncesi ve sonrası olmayan bir parça. elimizde yalnızca iddilar var.
kaldı ki bunu bir yaşam biçimi haline getirmek, yani kandırma işinin devamlılığını sağlamak lenny için olası bile değil. herhangi bir kesitte düşüneceği bir şeyi, alacağı bir kararı devam ettirmek gibi bir şansı zaten yok. yani sakladığı ya da bilerek yok ettiği şeyler, kayıtlar, fotoğraflar, bu açıdan baktığımızda dilediği şeyi alıp dilediğinden kurtulabildiği anlamına geliyor muhakkak ama tanımı bu olamaz yine de, önemli de olamaz hikaye açısından; hatırlayacağı şeyler üzerinde bir seçim yapıyor, hatırladıkları üzerinde değil. biz zaten kazadan sonraki lenny hakkında hiçbir şeyi tam olarak bilemeyeceğimizi baştan kabul ettik; izleyicinin sorunu zaten travma öncesiyle.
leonard'ın ve teddy'nin iddiaları. özellikle teddy'nin filmin sonunda iddia ettiği şeyler, ne olduğunu ve nasıl o hale geldiğini bilmediğimiz kimi materyallere uyuşuyor ve izleyiciye reddedilemeyecek güzellikte bir kolaycılığı sunuveriyor, kullansın diye. olabilir, kullanabilir dileyen bunu, ama lütfen, "teddy'nin söylediklerinin doğru olduğunu kabul etmemiz gerek çünkü ancak bu şekilde tutarlı oluyor" demek de nedir? teddy'nin kendi ağzında tutarlı bir söylemi yok ki daha, hikayeyle tutarlılık içinde olsun. karısı saldırıda ölmediyse ve kendisi onun davasına bakan polisse lenny'ye neden sana inandım diyor. lenny karısının ölümüne kendisi neden olmuş olsa bile, intikam saplantısına karısını kaybettikten sonra düşmüş olacağına göre, teddy hangi davaya bakıyordu, lenny'ye neden yardım etti. adam iki dakika içerisinde onlarca yalan uydurabilen biri, üstelik bu işi çok da iyi yapıyor. ve bence izleyici, hasta bir adamı pis işleri için kullanan ve pislikte sınır tanımayan bir adamın birbirinden çelişik ifadelerine inanmayı tercih ediyor, çünkü bu bile lenny'ye inanmaktan çok daha kolay. remember sammy jankis...
şimdi inanmayı bir kanara bırakarak, leonard'ın böyle olduğunu kabul edelim. göründüğü gibi yani. hafızasının hiç bir yolla hiçbir yeniliği kaydetmediğini. baştan sona her şeyi bu doğrultuda ele aldığımız zaman, aslında hiçbir şeyin tutarsız olmayacağını rahatlıkla görebiliriz. lenny için "kendini kandırıyor" demek neden çok saçma olur anlayabiliriz de bu durumda. lenny'nin kendini kandırması teknik olarak mümkün değil zaten. insanın kendini kandırması, hafızasında kendinden gizli bir değişiklik yapması ya da bildiği bir şeyi kendi isteğiyle unutması, yani bilincinin altına itmesi yoluyla olur, ve böyle bir imkan normal bir hafızası olan, beyni kayıt tutan insanlar için söz konusudur ancak.
teddy'nin bu birbirinden değişik ifadeleri, inanmayı seçen izleyiciye şahane sonuçlar sunuyor; leonard'ın karısı şeker hastasıydı, onun ölümüne kazadan çok sonra kendisi sebep oldu, sonra hem eski hem de yeni hafızasında kimi değişiklikler yaptı ve tüm bunlarla yaşamak için bir yol buldu böylelikle. zaten yapacağı kimi şeyler de bu fikre yardımcı olmaya yetip artacaktı sonradan. teddy'yi kasıtlı olarak hedefe alması gibi. izleyenlerin çoğu zaten o bölümde lenny'nin sözde gerçekleri kabul ettiği yanılgısında. "do i lie to myself to be happy? in your case, teddy...yes, i will."
ama bulamadık. bulamayacaktık da. buna kendisi gibi olmayan hiçkimsenin inanmayacağı, inanmayı başaramayacağı gerçeği, lenny'nin aklında tutmaya çalıştığı en önemli şeydi. kendisinin hiçbir şeyden emin olamayacak olması yetmiyormuş gibi, başkaları da emin olamayacaklar ve inandıklarıyla her şeyi daha da karmaşık bir hale getireceklerdi. leonard çok güzel açıklıyordu asıl sorununu aslında. "tamamen berbat çünkü kimse size inanmıyor. küçük bir zedelenme saygınlığınızı sıfıra indiriyor. sanırım sammy'ye inanmamak şiirsel bir adaletti."
şimdi en önemli noktaya gelirsek, bu yazıyı "gereksiz" yapan şey şuydu; daha önce varılmış olan bu fikri çürüttükten sonra, doğrusu bence budur diye öne süreceğim fikrin de, daha önce söylediğim gibi ve diğer bütün olası fikirler gibi, kesin bir dayanağı yok, olması da mümkün değil. buna rağmen yazıyor olmamın nedeni, alternatif bir fikir sunmak elbette, ama daha önemlisi, tutarlılık tek çıkış yolumuz olacaksa eğer, asıl tutarlı olanın bu olduğunu da söylebilirim. yani varabileceğiniz şey "kesin" değilse de hiç değilse "tutarlı" bir fikirse, bunun için leonard'ın hikayesine inanmanız gerekiyor. inanması en zor olana yani. leonard'a inanmaktan kastım, sakladığı notlara, anlattıklarına, ya da söylediklerine inanmak değil. inandıklarına inanmak da değil. hikayenin bütün sorunu, onun kazadan sonra hiçbir şeyi, gerçekten, hiçbir şekilde hatırlamadığına inanıp inanmamakta. buna ne filmin içindeki insanlar tam olarak inandılar, ne de biz dışındakiler inanabildik, hadi bunu kabul edelim. bütün hikaye boyunca hep bir şey bekledik. ufacık bir şey bekledik. natalie'nin onu öptüğünde bunu beklediği gibi tıpkı, bir şey olunca bir şey olmasını bekledik. hepsinin her seferinde tekrar tekrar beklediği gibi bekledik. karısının sammy'nin gözlerinde aradığı gibi aradık o şeyi.
çok iyi yazmışsın,eline sağlık. bu yazının üstüne ne söylesem yavan olacak ama olsun yavan olayım bu kez de.
biz tutarlı varlıklar değiliz, tutarlılık saçmalığı,değişimi ve devrimi yadsır ve bu yüzden zihinlerimize inceden dikte ettirilmiştir. yine hiçbirimiz saf iyi ya da saf kötü, saf doğrucu, saf art niyetsiz de değiliz;içimizde her türden rengin kokusu var. Yalnızca "aklı" farkettiğimiz yaşlarda, eylemlerimiz konusunda "seçim" yapabileceğimizi de görüyoruz. Lenny'nin "normal!" insan zihniyle hareket edememesi, -bu onun seçimi değil-, elbette her tür kötülüğü dışlar! Lakin Lenny'nin "olduğu şey olarak" varlığı,artık ona ait değildir ve artık kendilik algısını yitirmiş birinin eylemlerini de "kendini kandırıyordu, yok kandıramaz" biçiminde yorumlamaktan bizi men eder. lenny unutmakla artık olduğu şey olmaktan çıkmıştır.
nolan bu filmle, bi insan " olduğu şey olarak kalabilmek için belleğini yitirmelidir"demeye çalışıyorsa, lenny'nin ufacık bir anıyı dahi hatırladığını ummamız da bundandır!ancak o zaman lenny "olduğu şey olarak kalmak" için seçim yapabilecek iradeye de sahip olacaktır.
bi de bazen doğruyu söylemek yalan söylemenin en kestirme yoludur!
- sen kendini kandırmayı nasıl başardın?
- gerçeği söyleyerek. (http://laneth.us... )
lenny'yi böyle bir imkandan da yoksun kabul ediyorum tabi. :) yorumunuz için çok teşekkürler.
- isim ve e-mail adresi belirtmek zorunludur.
- iletişim bilgileriniz yazara büyük ihtimalle iletilmez.
- yazar kendisine iletilen yorumu okurlara açabilir, açmayabilir de.
geçenlerde bambi gözlü yârime dedim ki “ fatih akın’ı seven bir seni biliyorum bir de kendimi.” sahiden yanımda yöremde fato’yu seven başka da kimse yok. ne zamandır bu filmi de masada, halıda, orda burda bir yerde melül melül duruyordu. ve ne zaman bir “hadi film izleyek!” önerisi gelse ben bin bir hevesle yüzümde şavalak bir gülüşle filmi olduğu yerden kapıp öne sürüyordum, herkes de dudak büküyordu. bir gün geldi ki, ben güneş çekmiş bir yorgunlukla eve attım kendimi, kimsecikler yoktu, yaşamın kıyısında bu sefer sepetteydi, aldım, oturdum, izledim, hasret giderdim fato’yla. (yeni kankam bundan kelli fato. pedro çok ihtiyarladı, kuşak çatışması yaşar olduk her dem.) buradan şöyle bir sonuç çıkardım: ben fato’yu çok seviyorum lan! siz bilmezsiniz, ama bu sefer de şaşırtmadım.
bu herifin filmlerinde beni her dem sar(s)an bir şey var. nasıl yapıp ediyorsa, yan etkiler hiç şaşmıyor, yalnız karakterlerin biraz karmaşıklaştırdığı o kendi halinde hikaye beni her seferinde darmadağın ediyor. servise hazır alaycılığımı alıyor içini boşaltıp affedersiniz b.k gibi kenara koyuyor. filmimizde insanlar birilerini arıyorlar, başkalarını buluyorlar, aşık oluyorlar, bırakmak istemiyorlar, ama yaşamın kıyısından dönemeyenler oluyor, onlardan kalanlar bir araya geliyor, kırk yıllık tanışlar misali birbirlerine tutunuyor, birbirlerine güveniyorlar. kesiştikleri noktada birbirlerine destek oluyorlar, ilham veriyorlar. yine bir arayış başlıyor, deneyimler bağışlayıcılığa sürüklüyor, özlem kendini belli ediyor. baki davrak kıyıya varıyor, biz onun beklentili omuzları üzerinden denize bakıyoruz, kazım koyuncu söylüyor, bense nasıl oldu da geldiğimi bilemediğim bir dibin kıyısından dönene kadar kendime gelemiyorum.
böylesi üstü kapalı anlatmamın nedeni, basit bir özetin filmin tadını kaçırmasından duyduğum korku. rastlantılar var, arayışlar var, aşmalar var bu filmde. avrupa birliği’ni savunması nedeniyle, kel alaka olarak sineması eleştirilen fatih akın’ın kasıtsız, tesadüfî cevapları var. nazım hikmet kültür merkezi çıkışlı yeni insan yeni sinema dergisinde, türkiye’nin avrupa birliği üyeliğinden yana olan fatih akın’ın latin amerika sinemasını sevişi haddinin aşımı olarak görülmüştü. “dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” demek bir yana, böyle bir niyeti varsa da fatih akın’ın, filmlerinden bunu okumak imkansız. john berger, burjuva çocuklarına yabancı elleri yasaktır gibi bir şey söyler ya g’de, filmde de kızına bir yabancının ellerini yasaklayan, klasik orta sınıf kadını, nihayetinde öyle bir hale geliyor ki bu “yabancı”yla kenetleniyor, ondan destek bekliyor, ona destek oluyor. onun çok güvendiği avrupa birliği ülkesi, siyasi bir mülteciyi gözümüzün önünde türkiye’ye teslim ediyor. demem o ki bazı bazı filmler götümüzle izleniyor. kendimi tenzih etmiyorum tabii, öyle ki hanna schygulla’yı sona ramak kala seçebildim (“lan bu hanna schygulla değil mi?”) demek ki onca fassbinder filmini de ben, üstte bahsettiğim zevat kadar olmasın, götüme izlemişim.
neyse, olur böyle vakalar…
bana öyle geliyor ki, fato bir daha duvara karşı gibi bir film çekemeyecek. zira o film doruk noktası, ona doruk yaraşır. lakin bu filmi de dahil olmak üzere kalan filmleri zirveye yakın bir yerlerde konuşlanmış duruyor. en azından benim için.
ve şimdiii tırırırım! gelgelelim en sevdiğim bölüme:
1)nurgül yeşilçay bacım sana diyorum: “o ingilizce’nin hali nedir yahu? o nasıl allahlık bir telaffuzdur öyle? “
2) still sana diyorum: “filmdeki kızlar aynı senle ben. ama nurgül sen ol. nıhaha.”
3)fato sana diyorum: “tuncel kurtiz’e bir daha böyle roller verme allasen. ben uçkuru düşük karakterleri hasebiyle çok oyuncudan tiksindim. etme eyleme.”
olmuyor. yazının en iştah açıcı bölümü bile filmin etkilerinin dramatik yanlarını silemiyor.
oturdum izledim. neden kızlar biz oluyoruz ve neden ben nurgül oluyorum bilmem gerekti tabi. hahaha, betty, hayatımın kadını, biz onlardan daha güzeliz, lütfen yapma bunu, yapacaksan da bambi gözlü yarinin gözü önünde yapma bari, kendisi biraz geniş olabilir, yine de yazıktır, çok üzülüyorum ben bu çocuğa akslaklas. ayrıca nurgül'ü bir süredir seviyorum, ama bu kadar itici olabileceğini düşünemezdim inan, bu filmdeki nurgül olmak istemem, zaten filmi de beğenmedim, fatih akın'ı diğer yarinle birlikte sevmeye devam edeceksin yine, ama beni tek başına sev, önceliklim, patolojik yakınlığım, hahah, gözlerinden öpüyorum.
Ah still manyağı, sırf kızları bize benzettim diye oturmuş izlemişsin, sen ne manyak ne tatlı bir şeysin ajklsda. Seni biraz daha sevdim. Öte yandan, Fato'yu sevmediğin için o biraz dahalık kısmı düştüm. Yani netice itibariyle sana olan sevgim değişmedi; ama hala çok büyük, ahah.
Bambi gözlü yarime gelince, seni kıskanmıyor. Müsterih ol. Öptüm.
- isim ve e-mail adresi belirtmek zorunludur.
- iletişim bilgileriniz yazara büyük ihtimalle iletilmez.
- yazar kendisine iletilen yorumu okurlara açabilir, açmayabilir de.
laneth, sözlük biçiminde tasarlanmış bir site olmakla birlikte, bir sözlük oluşumu değildir.
laneth'te yazılmış ve yazılacak olan her şey baştan sona uydurmadır ve yazarından başka hiçkimseyi bağlamaz.
laneth'te yazılmış olan her kelime, hırsızını boğazlayıp sahibine geri dönmek üzere programlanmıştır. çalınan değil ama unutulan sözlerimiz g.tunuze girsindir.