eskiden, türkiye’nin egemenleri türk milliyetçiliğini topluma benimsetebilmek için türk tarihinin günahsız olduğu tezine yaslanırlardı. bütün ulusların tarihi yüz kızartıcı suçlarla doluyken türk tarihinin tertemiz oluşu, türk ırkının diğer ırklara olan üstünlüğünü kanıtlamaya yeter de artardı bile. üstelik, bu tezlerini kanıtlamak için öyle büyük bir çaba harcamaların da gerek yoktu. tek yapmaları gereken, türk tarihindeki yüz kızartıcı olayların konuşulmasını engellemekti. böylece sıradan insan “eğer bizim tarihimizde de olumsuz yönler olsaydı muhakkak duyulurdu” düşüncesine kapılıp türk ırkının üstünlüğü tezini daha kolay kabul edecekti.
günümüzde ise durum farklı. bundan on onbeş yıl önce egemen sınıfların düşünceye pranga vurması bugüne kıyasla nispeten daha mümkündü. düşünceyi yayma araçları olan tv’ler, gazeteler, matbaalar ya onların elindeydi, ya da denetimindeydi. şimdi ise internet çağında yaşıyoruz. internet, egemenlerin kontrol etmekte zorlandıkları bir alan. (ahmet şık’ın yasaklanan kitabının internet üzerinden binlerce kişiye ulaşmasını düşünün.) günümüzde bir kişinin bildiğini tüm ülkenin öğrenmesi sadece saatler alıyor. egemenlerin bu şartlar altında “türk tarihi’nin günahsızlığı” tezini savunmaya devam etmesi mümkün değil. hatta hala bu tezde ısrar etmek, milliyetçi ideolojinin (ve hatta sistemin) toptan tehdit altına girmesine yol açabiir. onlar da farklı bir yöntem deniyorlar: özür diliyorlar.
eskiden türk tarihi ile ilgili itirafları, kabulleri, özürleri önemserdim. milliyetçi ideolojiyi bir kristal donukluğunda hayal ettiğimden, küçük bir çatlağın bu yapının tamamını tuz buz edecek bir süreç başlatacağını düşünürdüm. fakat yanılmışım. milliyetçi ideoloji benim sandığımdan çok daha esnekmiş. hatta sağa sola ilkesizce bükülebilecek kadar hamurdanmış. baksanıza, dersim’de 13 000 kürt’ü öldürdüğümüzü kabul ettik, pkk’yi yaratan şartların devletin yanlış politikaları olduğunu kabul ettik, hatta” atatürk diktatör mü?” diye bile sorduk. ama milliyetçilik hala yerli yerinde duruyor. mhp tabanından da bahsetmiyorum üstelik. hadi chp’yi geçtim, değişim istediği için akp’ye oy verdiği iddia edilen akp tabanı bile sapına kadar türk milliyetçisi.
devletin geçmişe dönük özürleri, geçmişteki o katliamların asıl yaratıcısı olan milliyetçi zihniyetle hesaplaşma yolunu açmıyor. tam tersine patlamak üzere olan buhar kazanının basıncını azaltıyor, milliyetçilikle hesaplaşma yolunu tıkıyor. (burjuva devlet ihtiyaç duyduğu milliyetçi ideoloji ile zaten hesaplaşamaz. ama o ayrı konu.) siz, bir akp milliyetçisine (sevdim bu deyimi. ama var chp ve mhp tabanından farklı böyle bir milliyetçi türü) devletin kürt halkını asimile etmeye çalıştığını, doksanlarda binlerce kişiyi yargısız infazlarla öldürdüğünü, binlerce köyün yakıldığını anlatıyorsunuz, o ise pişkin pişkin “onları kabul edip özür diledik ya” diyor. kürtlere yapılan haksızlıkların motivasyon kaynağı olan türk milliyetçiliği ile hesaplaşmaya yanaşmıyor. o, bu hesaplaşmadan kaçındığı için de onun hükümeti uudere’de 35 kürt köylüsünü öldürüyor. fakat ne gam, nasıl olsa yirmi yıl sonra birisi de çıkar uludere için özür diler. uludere özründen bir iki hafta sonra da özrü yirmi yıl sonra dilenmek üzere bir katliam daha yapılır herhalde.
o halde ne yapmalı?
ya da şöyle soralım: milliyetçi ideoloji ile hesaplaşmadan geçmişin günahlarından arınmanın bir yolu yok mu? var! ama emin olun, bu yol milliyetçiliğin toptan reddinden daha ağır bir bedel ödetir. milliyetçilik, kişiye atalarının “başarıları” için ömür boyu kıvanç duyma hakkı sağlamıyor mu? eğer tutarlı olacaksak, atalarının günahından da bir özürle sıyrılamamalı milliyetçi. atalarının başarıları ile nasıl bir ömür kıvanç duyuyorsa, atalarının günahlarının utancını da bir ömür boynunda taşımalı. gördüğümüz gibi milliyetçilik, bize tutarsız olmak ya da biz daha doğmamışken işlenen suçların günahını üstlenmek dışında bir seçenek sunmuyor.
geçmişin karanlık sayfaları ile tutarlı bir hesaplaşma ancak milliyetçiliğin toptan reddi üzerinden yapılabilir. bunun dışında dilenen özürler ise, yeni katliamlar için kamuoyundan kredi almak dışında bir amaca hizmet edemez.
- isim ve e-mail adresi belirtmek zorunludur.
- iletişim bilgileriniz yazara büyük ihtimalle iletilmez.
- yazar kendisine iletilen yorumu okurlara açabilir, açmayabilir de.
egemenlerimiz bu ara tarihe merak sardı. hergün yeni bir konu tartışıyorlar, durduramıyoruz. bu sefer de dersim’i konuşuyorlar. “dersim bir katliam mıdır? katliamsa gerekli bir katliam mıdır? eğer gereksizdiyse bunda atatürk’ün payı var mıdır? (gerekliydiyse atatürk’ün payı zaten vardır.)” bu sorulara cevap arıyor egemenlerimiz.
siyasetçilerin tarihi tartışmaları iyi. çünkü türkiye toplumu bir konuya ancak o konuyu siyasetçiler tartışma gereği duyarsa ilgi gösterir. belki bu süreç, okullardaki tarih derslerinin öğrenciler için matematikten sonraki en sıkıcı ders olma özelliğini de değiştirir. ya da toplum, kendi tarihinin hiç de anlatıldığı gibi pir ü pak olmadığını anlar. üstelik, tarihi tartışmak siyasetçilerimize de iyi gelecektir diye düşünüyorum. malum, geçmişi tutarlı bir şekilde değerlendirmeden gelecekle ilgili tutarlı yol haritaları çizilemez. tabi buradaki sihirli kelime tutarlılık! başkalarının “ata”sını eleştirmekte gösterdiğiniz cesareti kendi “ata”nızı eleştirirken de gösteremiyorsanız, yaptığınız tartışma çocukların “benim babam seninkini döver” kavgasından öte gitmez.
daha önceki yazılarımda bu kör döğüşünden tutarlı bir tarih algısı, putsuz bir tarih yorumu çıkmayacağını söylemiştim. hatta şöyle bir laf da etmiştim:
“tarih, güncel siyasete kurban edildiği, bir nevi güncel siyasetin meştulaştırıcısı kabul edildiği için güncel siyasetin çelişkileri egemenlerin tarih yorumuna da yansıyor.” (kendinden alıntı yapmak güzel şey, havalı oluyor, sık sık yap.)
dersim tartışmasında da benzer bir durum yaşanıyor. akp, dersim eleştirilerini sahipleniyor. oradan chp’ye vuruyor. hatta dersim üzerinden mustafa kemal’e bile yer yer vurup kaçtıkları oluyor. bu normal. baskıcı bir vesayet rejimini yıktığını iddia eden bir partinin, bu vesayet rejiminin baskıcılığına örnek teşkil ettiğini düşündüğü tarihi olaylara eleştirel yaklaşması anlaşılır. anlaşılır olmayan ise, akp’nin türk tarihindeki dersim benzeri başka olaylara ve iddialara sessiz kalması. örneğin ermeni soykırımı iddiaları.
birazcık vicdan sahibi olan, ve tarihe o vicdanın ışığında bakan herkes, 1915 olayları ile 1938 dersim arasında gözden kaçırılamayacak kadar fazla benzerlik olduğunu kabul edecektir. 1915’te, devlet kendi egemenliği altında yaşayan insanların bir kısmını tehdit olarak algıladı ve insanlık dışı şartlarda zorunlu göçe tabi tuttu. bu göç sırasında yüzbinlerce (kimine göre milyonlarca) insan yürek sızlatan bir şekilde öldü. 1938’de olan neydi? hemen hemen aynı şey. devlet, egemenliği altındaki bir bölgenin halkını tehdit olarak algıladı, onları isyan etmeye zorladı, ardından on binlerce (kimine göre yüz binlerce) insanı vahşice katletti.
dersim konusunda aslan kesilen cevval tarihçi akp, ermeni soykırımı iddiaları karşısındaysa sus pus oluyor. soykırım yok demiyor belki, ama var da demiyor. “bu konuyu tarihçilere bırakalım” diyor. ne zaman konu gündeme gelse gündemden düşürmeye çalışıyor. peki, ermeni soykırımı iddialarını tarihçilere bırakalım diyen akp, neden dersim’i tarihçilere bırakmıyor? çünkü dersim üzerinden ekmek yiyebiliyor. dersim üzerinden hasmı chp’yi sıkıştırabiliyor. ermeni soykırımı iddiaları ise kendisinin yöneticisi olduğu devleti, dolaylı olarak kendisini sıkıştırıyor. o yüzden soykırım iddiaları unutulsun, gündemden düşsün istiyor. yukarıda bahsettiğim güncel politikanın çelişkilerinin tarih yorumuna yansımasının bir örneği işte.
aslanlar kendi tarihçilerini yetiştirene kadar av hikayeleri hep avcıyı övecek; tamam, kabul. ama avcıdan kendisini överken hiç olmazsa tutarlı kalmasını da isteyemez miyiz?
(chp’nin dersim tartışmalarına yaklaşımına bilerek değinmedim. zaten hallerine ağlamaya bile değmezlerdi de, artık gülünecek yanları da kalmadı.)
(o değil de, bu yazılara başlık bulmak yazıları yazmaktan daha zormuş, onu anladım.)
- isim ve e-mail adresi belirtmek zorunludur.
- iletişim bilgileriniz yazara büyük ihtimalle iletilmez.
- yazar kendisine iletilen yorumu okurlara açabilir, açmayabilir de.
sultan abdülmecid için resepsiyon mu ne düzenlenecekmiş. “reformcu padişah” anılacakmış. kaç gündür onu tartışıyor millet. kemalistler her zamanki gibi yaygara yapıyorlar, “29 ekim iptal edilmişken, 10 kasım görmezden gelinmişken bu abdülmecid de nereden çıktı” diye soruyorlar. kendilerince haklılar.
türkiye değişiyor. bu değişim egemen sınıfların kontrolünde, yine onların çıkarları doğrultusunda oluyor. türkiye değiştikçe egemenlerin kullandıkları ideolojik argümanlar da farklılaşıyor. eh, egemenlerin tarih yorumunda da bu farklılaşmaya paralel olarak değişiklikler yaşanacağı aşikar. o yüzden, bir süredir tarihi tartışıyor egemen sınıflar.
bu tartışma, maalesf, tarihin nasıl yorumlanması gerektiği üzerinden yapılmıyor. tarihi iki taraf da aynı şekilde yorumluyor çünkü: kişilere dayalı, nesnel bağlamından kopuk, eklektik, milliyetçi bir tarih algısı. tarih, güncel siyasete kurban edildiği, bir nevi güncel siyasetin meştulaştırıcısı kabul edildiği için güncel siyasetin çelişkileri egemenlerin tarih yorumuna da yansıyor. taraflar, tarihi yorumlarken tutarlı kalamıyorlar. örneğin kemalistler, bir yandan cumhuriyetçiliklerini yüceltmek için osmanlı hanedanına ağız dolusu küfür savururken, diğer yandan milliyetçilikleri gereği 29 ekimlerde fatihlere, yavuzlara methiyeler düzüyorlar. ya da islamcılar inönü’yü, mustafa kemal’i despot diye beğenmezken ikinci abdülhamit’ten “ulu hakan” diye söz edebiliyorlar. bazen inönü’yü yerip atatürk’ü övecek kadar zıvanadan çıktıkları bile oluyor. o yüzden bu yaşanan tartışmalara çok da umut bağlamamalı. putların yıkıldığı falan yok. daha doğrusu, yıkılan putların yerine yenilerinin dikilmesinde gecikilmediği için bu tartışmadan putsuz bir tarih yorumu çıkmasını beklememek lazım.
tartışma, türk tarihinin hangi döneminin yüceltileceği üzerinde dönüyor. kemalizmin tek parti diktatörlüğü mü, yoksa osmanlı despotizminin yükselme dönemi mi türk tarihinin altın çağı kabul edilecek? soru bu! tarafların neden bu dönemler üzerinde durduğu açıklama gerektirmeyecek kadar ortada. kemalistler, “büyük önder” mitini sürdürmek, o mitten nemalanmaya devam etmek istiyorlar. akp nezdinde temsil edilen burjuva katmanlar ise “yeni osmanlıcılık” tezlerine tarihten dayanak arama derdindeler.
peki ya emekçi kitleler bu tartışmanın neresindeler?
aslına bakarsanız hiçbir yerindeler. osmanlı imparatorluğundan da, kemalist cumhuriyetten de, akp cumhuriyetinden de emekçilere bir hayır gelmemiştir, gelmez de! “şanlı” osmanlı tarihi, yüksek bürokrasinin köylülüğün sömürüsü sayesinde varolabilen lüks yaşam tarzının ve bu yaşam tarzın devamı için ortadoğu ve balkanların kana bulanmasının tarihidir. osmanlı’nın zulmü emekçi kitlelere öylesine büyük travmalar yaşatmıştır ki, osmanlıya duyulan nefret halk türkülerine, şiirlerine bile işlemiştir. kemalist cumhuriyetin alevilere, kürtlere, gayri müslimlere, emekçi kitlelere, aydınlara çektirdikleri on yıldır zaten konuşuldu, hala konuşuluyor. burada tekrar etmeye gerek yok. akp dönemi ise emekçiler için sömürünün katmerleştiği, hak gasplarının arttığı, iş kazalarında ölümlerin sıradanlaştığı bir dönem olarak geçti tarihe. o yüzden emekçiler, söz konusu dönemlerden ve bu dönemlerin liderlerinden hangisinin yüceltileceği yollu bir tartışmaya taraf değillerdir.
peki bu dönemlerin hiç mi iyi yanı yoktur? bu dönemlerin liderleri övgüyü hiç mi haketmezler?
abdülmecid dediğimiz şahıs, yanılıyorsam düzeltin, osmanlı tarihinde ilk kez dış borç alan padişahtır. ayrıca müsrifliği ile meşhurdur. aldığı dış borçların büyükçe bir kısmını kendine saraylar yaptırmak ve lüks yaşamını sürdürmek için kullandığı bilinmektedir. kısacası akp’nin anmaya değer bulduğu “reformcu padişah” abdülmecid, kendi kişisel çıkarları uğruna halkının avrupa’nın yarı sömürgesi olmasının yolunu açan adamdır. gerek avrupa’ya hoş görünmek için, gerekse sömürü düzeninin bekası için devlet mekanizmasında ve toplumsal yaşamda bir iki reform yapmıştır, evet. eee, bunun içn ona minnet mi duyalım? duyan duysun. ben duymam!
mustafa kemal için de durum aynı. kemalistler 1919-1950 arasında ilericilik adına ne yaptılarsa, ne ettilerse, hepsini bürokrasinin egemenliğini korumak ve sürekli kılmak adına yaptılar. üstelik ilerici yönlerinin olup olmadığı, ilerici yönleri varsa bile gerici yönlerinin ilericiliklerini götürüp götürmediği ayrı bir tartışma konusu.
varsın egemenler atalarından hangisini yüceltip hangisini alçaltacaklarını tartışa dursunlar; emekçiler bu tartışmanın tarafı değillerdir! yaşamak, ve mücadeleye devam etmek için illa ki tarihten bazı “atalar” bulup onları sahiplenmek gerekiyorsa öyle olsun. egemenlerin ataları kendilerinde kalabilir. emekçilerin, ezilenlerin tarihi egemenleri kıskandıracak kahramanlarla, kahramanlıklarla doludur. onların tarihi abdülmecidlerle, mustafa kemallerle doluyken, emekçilerin tarihi spartaküslerle, börklüce mustafalarla, troçkilerle, chelerle doludur.
ve ayrıca o börklüce mustafalar, şeyh bedrettinler o kısa ömürlü köylü devletini (veya komününü) izmir karaburun'da kurdukları için ayrı bir gurur duyarım izmirden. bunu lütfen biz izmirlilerin mikromilliyetçi yılmaz özdil tarzı bir gurura benzetmeyin elbette. milliyetçilikten daha kötü bişey varsa o da mikromilliyetçiliktir. :))
bu dış borçlar ile saraylar yaptırma mevzuunu bence biraz abartıyoruz. osmanlı'nın içine girdiği ekonomik buhran, sarayların yapımına aktarılan ve muhakkak ki eleştiri konusu yapılması gerekli ve de pek gereksiz olduğu aşikar o harcamaların hak ettiği yerlere aktartılması durumunda dahi içinden çıkalamayacak denli şiddetliydi. koskoca memleketin problemi, iki saray yaptırmamakla çözülecek kadar sıradan bir mevzudan ibaret değildi. vehametin işlevi de boyu da çok büyüktü arkadaşlar. üstelik sertti, kalındı ve içinde çok kalıyordu. oh yeah. hayır yani, kalkmış kapital yarışında geriye düşmüşsün; elin deyvid bekım'ı (ingiltere'yi temsilen), van hoydonk'u (hollanda'yı temsilen) ve de tiyeri hanri'si (fransa'yı temsilen) sömürgecilikte almış başını yürümüş, sen durumunu bir türlü güncelleyememişsin; çağın gereklerine uygun sömürgeci araçları edinememişsin ve dahası elinde bulundurduğun mülkü elaleme yitirmişsin. bütün sömürgecilik faaliyetlerini babadan kalma metotlarla yürütüyorsun. burjuva sınıfı yok, işçi sınıfı yok; bilim teknoloji falan yok; ne var lan it! o vakitler memleketteki en teknolojik alet kerpeten lan! düşün artık. tabii ki geri kalıcaksın. ben olsam ben de geri kalırım. hayır yani geri kalmayıp ne yapacaksın!
bir de şöyle bir olay var tabii; o gün halkın yüreğinde sıkıntıya, dimağında kedere, derisinde döküntüye sebebiyet veren o borçlanmalar, bugün milyon dolar değerinde gelir getiren saraylara dönüştü. istanbul bugün tatlı şirin ve seksi bir turizm şehriyse, beşiktaş'a doğru gider iken dolmabahçe sarayı'nın sütun gibi bacaklarına bakıp iç geçiriyorsak, biraz da bu saraylar sayesindedir. bugün olsa ivedilikle iki sikko otel binasının işgal edeceği pek muhkem bir yerde, olanca güzelliğiyle yıldız sarayı yükseliyor. bi düşünün abiler.
sözlerimi bir şiirimle bitirmek istiyorum;
Sen asıl bunlara bak bunlar sarayların
Bunların bakılması olur gezilmesi olur
Hatta önünde buluşulması bile olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde
Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan Dolmabahçe sarayı gidiyordu
bre melun... (aslında mellun diye yazılıyor ama soyadımdaki bir l'yi elim bir trafik kazasında kaybettim.)
Bre Melun! (yoruma böyle başlayınca çok öfkeliymişim gibi oldu tabi. ama senin nick sorunlu)
elbette osmanlı'nın avrupa'nın yarı sömürgesi olması sürecinde pek çok faktör etkili. osmanlı, elbette abdülmecit (veya bir başka yönetici) kendine saray yaptırdı diye çökmedi. ama dış borçlanmanın bu yarı sömürgeleşme sürecinin tuzu biberi olduğu ortada; bu dış borçların nereye harcandığı da.
yani ne diyeceğiz, "zaten devlet batacaktı, adam da akıllılık yapıp halkını rehin gösterip har vurup harman savurdu, ne akıllı adammış" mı diyeceğiz?
onun yaptırdığı saraylar şimdi tarihi eser oldu, turist çekiyor de mi? tıpkı roma kolezyumu, mısır piramitleri gibi! hadi buradan yola çıkıp köleciliği de meşrulaştırmaya çalışalım istersen.
(Still, biraz uzun olacak ablacığım. Yalnız küfür etmezsek... ayıp oluyor ama.)
Ama böyle olmaz ki? Yani, anlamı genişletme yoluyla, belki biraz da kıyas yaparak, sırf bu bahsettiklerine benziyor diye saraylar meselesi üzerinden köleciliği meşrulaştırabileceğim sonucuna varılamaz ki. "Köleciliği de meşrulaştıralım istersen" sorusunu "evet, meşrulaştıralım" diyerek cevaplamam mümkün değil; hayır'ı da sen kabul etmeyeceksin. Bundan önce sorulması gereken başka sorular var. Tıpkı, "karını cumartesi günleri mi dövüyorsun?" sorusunda olduğu gibi. Öncesinde, karımı olup olmadığı, varsa onu dövüp dövmediğim sorularının sorulmamış olmasından kaynaklanan bir mantık hatası söz konusu: fallacia plurium interrogationum (çoklu soru yanlışı). Hayatımın hiçbir döneminde köleciliği meşrulaştırmadım ki şimdi meşrulaştırayım. "Onu düşünüyorsan buna da düşünüyorsun; bunu düşünüyorsan kesin sende şu da vardır şimdi"ye kaldıysa işimiz, bu kulaktan sosyalist girer diğer kulaktan faşist çıkarım maazallah. Sonu yoktur böyle çıkarımların ve bizi hiç bulunmak istemediğimiz yerlere çıkarır. Bu yüzden meşrulaştırmakla ilgili önerine katılamayacağım bgbid, kardeşim. Ama bir gün kolezyumu, mısır piramitlerini gezecek olursan, imkânlarımın el vermesi şartıyla, seve seve eşlik ederim sana.
Saraylara dönersek, ben o sarayları seviyorum. Nazım'ın camileri sevmesindeki gibi. Buna eklenecek bir şey yok.
keşke laneth'teki yazarlığımı sonlandırmasaydım da, abdülmecit'in gerçeğinin bundan ibaret olduğunu, abdülmecit'ten daha başka bir şey beklemenin mümkün olamayacağını, beklense dahi bu beklentileri abdülmecit'in karşılayamayacağını, çünkü abdülmecit'in tarihteki pozisyonun gereğinin ve sonucunun ancak bu olabileceğini, mümkün abdülmecit'ler içinde tarihsel gelişimin dinamiğine en uygun abdülmecit'in bu abdülmecit olduğunu, abdülmecit'in hatırladığım kadarıyla (yakinen tanırdım kendisini) marksçılığının, sosyal demokratlığının, adil düzenciliğinin olmadığını, abdülmecit'in ortanın solunda yer almadığını, aksine bütün bir devletin merkezinde yer aldığını, bunun 19'uncu yüzyılda bir kimseye tahayyülümüzün ötesinde bir güç verdiğini, abdülmecit’in kanunla sınırlandırılmış yetkilerinin olmadığını, aksine abdülmecit'in kanunun kendisi olduğunu, devlet harcamalarını denetleyecek kurumlarının henüz tesis edilmediğini, misalen abdülmecit döneminde sayıştay'ın olmadığını, sosyal hukuk devleti anlayışının abdülmecit'in ölümünden çok sonrasına denk düştüğünü, abdülmecit'in devleti mülkü gibi gören bir efradın/hanedanın son üyelerinden biri olduğunu, o dönemde yaygın bir anlayış ve teamül ve hatta kural gereği bir hükümdarın "kendi mülkü" üzerindeki tasarruf yetkisinin son derece geniş olduğunu, hangi padişah halkı için ne yaptı ki abdülmecit yapmış olsun'u, devletin, mecliste koltuğu da olan milli eğitim bakanlığı kanalıyla 80 küsür senedir her türlü yüceltmeyi zaten yaptığını, bunun meclisin ilk vukuatı olmadığını, bu belirttiklerimin hangi gerekçelerle "o dönemin şartları" gibi pek sevmediğim bir argümana dayanmadığını laneth sayfalarında doya doya yazabilseydim. bu kutucukta, gerçekten çok zor oluyor.
osmanlı'nın öyle ya da böyle, az ya da çok, becerikli ya da beceriksiz, teknik olarak, hâlihazırda, zaten bir sömürge devleti olduğunu es geçip avrupa'nın yarı sömürüsüne açılmasını dert etmene mi yanayım; abdülmecit'in yaptırdığı saraylar üzerinden abdülmecit'i eleştirirken, tarihi, kişi bakımından inceleyip nesnel bağlamından koparmana mı yanayım, bilemedim. Benim ilk yorumumdaki itirazım yarı sömürgecilik süreciyle bu sarayları doğrudan eşleştirmeneydi aslında (son yorumunla bu iddiam düştü, olay açıklığa kavuştu). İddian, milli eğitimin tarihi tersinden okuyan ve okutan ortaokul kitaplarını hatırlatmıştı bana, çıkışım biraz da ondandır: "kendi kişisel çıkarları"... "saraylar yaptırmak"... "oğulları arasında çıkan taht kavgaları"... "istanbul'da katolik külası görmektense"...
Abdülmecit meselesinde bir çeşit mantık hatası yaptığınu düşünmüştüm: post hoc ergo propter hoc: "bundan sonra, dolayısıyla bundan dolayı." argümanı. Bir şeyin bir başka olaydan sonra olması, ona yol açanın o olay olduğu anlamına gelmez. (dünden beri iki felsefe kitabı bitirdim.) İlk yorumuma ek olarak kabul edebilirsin bu yazdıklarımı.
Netice itibariyle mesele, tarihi hangi bağlamda değerlendirdiğimiz ve onu şekilde okuduğumuzdur. Bunu en iyi şekilde anlatabilmem için yeniden yazar olmam gerekiyor. Bu da şu sıra olmasını istediğim bir şey değil.
not: still'i başka bir tartışmanın sürdüğü bir başlıkta yeterince meşgul etmiştim. bu yazı da bu başlıkta son rahatsız edişim. (diğer başlıkta da buna benzer bir not bulabilirsiniz.) yoksa işinden içinden çıkamayacağız. "son sözü söylemezse ölecek hastalığı"m hekim raporuyla tescillenmiştir.
Sen "son sözümü söyledim" deyince benim senin cevap vermeyeceğini bilmemin verdiği rahatlıkla tartışmayı sürdürmem hoş olmayacak. farkındayım. ama abdülmecid konusunda da kendimi yeterince ifade edemediğim, hatta yanlış ifade etmiş olabileceğim izlenimine kapıldım. bir yorum daha yazmalıyım. bir yorum daha yazmalıyım.ama sen bunu sana yazılmış bir cevap olarak görme istersen. piramit ve kolezyum muhabbetini o yüzden uzatmayacağım.
abdülmecid dediğimiz tarihi kişilik, köylülüğün sömürüsü üzerinden varlığını sürdüren osmanlı despotizminin lideriydi. yani üretime katılmamasına rağmen üretilen toplumsal zenginliğe el koyan bir egemen sınıf üyesi. aslına bakarsan abdülmecid'i eleştirmem için de bana bu yeterli. el koyduğu zenginliği nereye harcadığı beni o kadar da ırgalamıyor. ha saray yaptırmış, ha egosunu tatmin etmek için fakir fukaraya dağıtmış. çok da önemli değil. "saray yaptırdı, lüks bir hayat sürdü" muhabbeti yapmam birazda bu sömürüyü daha kolay teşhir edebilme kaygısından kaynaklanıyor. yani varsa bile üslupta bir hata var.
o dönemde başka türlüsü mümkün müydü diye sorulabilr. bu ayrıca tartışılır. fakat bu tartışmadan ne sonuç çıkarsa çıksın, abdülmecit'i hayırla anmamıza vesile olacak bir sonuç çıkmaz. bir sultan, sırf sömürü sürecinin sürdürücüsü olan devlet mekanizması daha uzun süre ayakta kalsın diye devlet mekanizmasında ve toplumsal yaşamda bir iki reform yaptı diye onu hayırla anacak değiliz. (adam ayrıcalıklı konumu daha uzun süre devam etsin diye reform yapıyor neyini hayırla analım) ha, onun yaptıklarının bugüne yansıyan olumlu etkileri varsa bunu itiraf ederiz. o da ayrı konu.
"kendi kişisel çıkarları uğruna halkının avrupa’nın yarı sömürgesi olmasının yolunu açan adamdır"
bu cümle benim açımdan çok talihsiz olmuş, tekrar okuyunca farkettim. sanırım bugün abdülmecid'i en ısrala sahiplenenlerin değer yargıları üzerinden abdülmecid'e saldırmanın daha kolay olacağını düşünmüşüm. onlara "abdülmecid sizin değer yargılarınızla bile anmayı haketmez" demeye çalışmışım. biraz ucuz bir yaklaşım olmuş, kabul ediyorum.
neyse, güzel tartışmaydı. tabi keşke tartışmayı yorum alanında yürütmek zorunda kalmasaydık. sonuçta biraz sınırlayıcı bir alan.
gerçi still'i rahatsız etmeyeceğime söz vermiştim ama bir teşekkür için burayı aracı kılmak da "rahatsız etmek" sayılmaz bence. değil mi still?
bgbid'e teşekkür ederim... bence de "neyse, güzel tartışmaydı.".
"sen "son sözümü söyledim" deyince benim senin cevap vermeyeceğini bilmemin verdiği rahatlıkla tartışmayı sürdürmem hoş olmayacak.". bu da hakkikaten hoş bir davranıştı.
başka bir tartışmada görüşmek üzere... :)
- isim ve e-mail adresi belirtmek zorunludur.
- iletişim bilgileriniz yazara büyük ihtimalle iletilmez.
- yazar kendisine iletilen yorumu okurlara açabilir, açmayabilir de.
laneth, sözlük biçiminde tasarlanmış bir site olmakla birlikte, bir sözlük oluşumu değildir.
laneth'te yazılmış ve yazılacak olan her şey baştan sona uydurmadır ve yazarından başka hiçkimseyi bağlamaz.
laneth'te yazılmış olan her kelime, hırsızını boğazlayıp sahibine geri dönmek üzere programlanmıştır. çalınan değil ama unutulan sözlerimiz g.tunuze girsindir.