.

tamamen duygusal sebeplerle içindeki hoşgeldin beklentisini ukte vererek dile getiren, laneth deki kanka listeme ilk eklediğim kişi.

neden daha önce nickaltı yazıp anlatmadım onu diye düşündüm ve cevabını buldum. yazdıkları dışında onu henüz tanımıyorum. laneth deki yazarlar arasındaki mesafeli ortamın yeni olduğumuza bağlamış olmamız, mesajlar aracılığıyla durgunluğu ve mesafeli duruşu sorgulamamız dışında çok fazla ortak yönümüzde yok sanırım. varsa da henüz keşfedecek kadar muhabbetimiz olmadı.

eee peki şimdi niye yazıyorsun kardeşim diyor içimdeki diğer ses. ona cevabım ise şu; her yeni kapıdan içeriye adım attığımda, karşımda tanışmıyor olmamıza rağmen gülümseyen bir yüz gördüğümde, ardımda kapının varlığını unutarak daha güvenli adımlarla ilerlerim kalabalığa.

gecikmiş de olsam karşıdan gülümseyen gözlerle kalabalığa davet ediyorum seni. hoşgeldin.

.

çok pis torpil geçilen yazar. türkçe karakter uygulamasına geçildiğinde still cursed ne duyurmuşdu/buyurmuştu? "nickname'lerini türkçeleştirmek isteyenler bana başvursun." ben de başvurdum hatta. iyi de bu yalnızca batı dili karakteri içeren nicknameler için geçerli değil mi? alynin eskisi ğ,ç,ı,ş içeriyor da ben mi göremiyorum???

bu aslında bize, laneth'in çok güzel bir yer olduğunu gösteriyor. aptal sözlük ortamlarının kuralcı ve kralcı yaklaşımına sahip olunsa "kurallara aykırı olur, yapamayız" denir, işin içinden çıkılırdı. alynin eskisi'ni 'alinin eskisi' yapmazlardı demek istiyorum. sanal bir komünite olan sözlüklerde, forumlarda bilumum sitelerde devlete has hiyerarşinin neredeyse tıpatıp benzerini uygulamak; bürokrasiye olan yatkınlıkla açıklanabilir yalnız.

kuralı koyan still cursed ise veya bir başkası ise; kuralı değiştirmesinde ne gibi sakınca olabilir? kimseye zararı da dokunmuyorsa? gelecekte dokunmayacağı da ortadaysa? "kurallarımız var" demenin ne yeri var? ben de nickname'imi değiştirip sergüzeştperest yaptırtacağım. yapmazsa da yukarıdaki paragrafta sözüne ettiğim despotlukla suçlayacağım kendisini. şaka bee. ben çok memnunum nickname'imin durumundan. böyle iyi.

şimdi, geldik yazarın başlığını da kirlettik. o kadar da yazdık, silinmez de şimdi. anayasa mahkemesi'nin verdiği kararla ilgili açtığın başlığı beğendim dostum. mesaj atmaya üşendim. buradan ileteyim istedim.

.

bir hafta önce sudan bir nedenle atıştık biraz; bizim yüksel entelektüel birikimimize (ali ve benim ham de! yok artık) bakarak konunun darfur sorunu olduğunu, sudan iç siyaseti konusunda çeşitli kaynaklardan yapılmış alıntılarla derin bir tartışma yaptığımızı düşünebilen arkadaşları şimdiden tebrik ediyorum. tebrik etmekle yetinmeyip ali'ye teklifimi sunuyorum: bu kulları alıp yeni bir din, yeni bir kilise kuralım. ali pek tabii ki oralı olmuyor, zaten sanıyorum bu tür okurlar da bulunmuyor.

fakat bilemezsiniz ben ali ile konuşurken hep öyle sanıyorum (güzelim girişi lise yıllığı tadına yıktık ya helal olsun!). bana bildiğimiz sıradan bir şey söylüyor, ben onu evirip çevirip anlamaya çalışıyorum. kişisel olmayan örnekler bulmak kolay değil tabii, uydurarak devam edelim. "kırmızı bir şapka" taktığından bahsediyor, buna bin türlü sembolik anlam yüklüyorum. bana bugünün metaforunun ne derece sürrealist olduğunu anlatmaya çalıştığını düşünüyorum (tamam kelimelerin tam anlamını bilmiyorum, ali ile beni entelektüel türbülans içinde göstermek niyetim) yahut kıyassız bir katliam tanısı beliriyor kafamda, hatta daha ileri gidip fellini erotizmine göndermeler yaptığını düşünüyorum. iyi bok yiyorum, hakikaten kırmızı şapkayla çıkıp geliyor. "timsah derili ayakkabılarım olacak, beni oradan tanırsın" diyor, iki gün var daha buluşmamıza, delirecek raddeye geliyorum. bu şifreyi çözmeliyim, tanımalıyım tanımalıyım. timsahın acımasızlığa mı yoksa doğanın koşulsuz akışkanlığına mı gönderme olduğunu merak ediyorum. belki de petanın yüksek ahlaki değerlerini vurgulamak için kullanılmış bir parola, çıplaklığın insan sıfatı için başkaları üzerinde kurulmuş iktidardan daha mühim ve müheccer (var mı bu kelimenin aslı) olduğunu vurguluyor. ya da son dakikada dehamın ışığı gibi bir anda parlıyor, bana uzak kıtalardan vce uzak çağlardan kalma bir görünümü olduğunu anlatmak için böyle yapıyor, esmer -kara değil, güneş yanığı- amazondan nil deltasına yerli. ama çelişiyorum burada kendimle, mutlaka biliyordur timsahın modern ilmimize ne kadar geç girdiğini, öyleyse kesinlikle kolonyalizme gönderme yapıyordur. yok canım, bildiğin timsah derisi ayakkabı/çizmeyi çekmiş geliyor. inandığım her şeyi tanrı belliyor, efes'i bir kez daha onun kulu ve elçisi addediyorum. 13 yaşımda kazara bali kokladım, ondan mı oluyor bütün bu işler?

ali, ziyadesiyle sade insan, insan kısmı güçlü, sadeliği halk gölgeliklerinde saklanan kahraman tevazusu. ali, bazen şaşırıyor, anlamakta zorlanıyor, benimle çokça dalga geçebiliyor, ama ne diyorsa onu demek istediğini bilebileceğimiz kadar temiz içi. içi dışı bir deyiminin tahayyül edildiği vakit benim kişisel ansel&gratel masalımda yer alması gerektiği gibi yüzeyi böbrek, ciğer, dalak ve bilcümle sakatat kaplı bir nesneyi tarif ettiğini bilmesem ali için içi dışı bir derdim. geçen bir de fıratla gittik, imkansızlıktan kiremitte böbrek yaptık, harikuladeydi, anlatamam. böyle içten (aklım ciğerlere falan düşüyşir) insan ne diyeyim. kimince somurtuyor, kimincek anlayamadığım kadar neşeli, gerçekten benimle dalga geçiyor, o aradaki geçiş kapısının stargate gibi bir şey olduğuna hükmetmekle birlikte sırrına vakıf olamadım.

yazıyor, kimsesi olmadığı için değil, kimseyi yakıştırmadığından yanına; insanı seviyor, kendi insanlığından falan değil a, kendini insandan uzak koyduğundan, insanı yüce bildiğinden; insanlara kızıyor, o bu kadar yüceltirken soyunu -hatta kendini dahil etmeyecek kadar- onlar bu kadar da tavırsız davranabildikleri için; insandan sayıyor kimileyin beni, bütün dosdoğruluğu ile konuşuyor, büyük başarı!

elbette aramızdaki kişisel meselerlerden bahsedeceğim, haha, neler anlatacağım, ne dedikodular döndü bu kazanlarda.

hayır, inanın başkası olsa yapardım, ali bunları anlatamayacağım kadar masum hem, hem de masumiyetin bir uçurum başında içilen rakıyla özdeş sayıldığı bu çağda, masumiyetin fetiş nesneleri ile yeniden isimlendirildiği zamanımızda, masumiyetin anlamsız bir serzenişten öte değeri kalmadığı saatlerde, hem de hem masumiyet derken bile iki dudağımızın birbirine komplolar kurduğu tuhaf etimolojilerde.

alinin eskisi: sandık okuyun, torunlara falan kalır diye değil, anlaşılmamaktan korktuğu halde anlaşılmamaya inanmadığı için yazılmıştır, sandığı okumadan gelmeyin!

kısacası dümdüz insan, benim bütün o gösterişli sözcükler arasında sakladığım alt metinlerin aksine ne entelektüel olmak umurunda, ne şan, ne servet; dümdüz insan,ü kaşınırsa anlatacağım kişisel şeyler olabilir pek tabii ki, bunları saklı tutuyorum.

.

uyuyamıyorum. sebebi alinin eskisi'nin yazdıkları falan değil. uyuyamıyorum işte. itiraf etmem gerekirse korsan kitap aldım bir iki gün önce. inanır mısınız yüzaltmışıncı sayfaya kadar herşey çok güzel gidiyordu. ama orada bir şeyler değişti. biraz düşündükten sonra küfrettim bolca. yüzaltmışıncı sayfadan üçyüzbeşinci sayfaya atlayabilen bir kitap görmemiştim daha önce. en fazla bir kaç sayfa eksik kitaplar okumuştum daha önce.(ikinci itiraf onlarda korsandı) (vicdani rahatlama; hepsi yabancı yazarlardı). ama böyle olmamalıydı sevmiştim ben yazılanları o sayfaya kadar. kafam buna takık o yüzden uyuyamıyorum yani.

alinin eskisine gelince. okuduğum herşeyde karakterlere karakterler çizerim kafamda, istem dışı yaptığım bir şey bu, kimse suçlayamaz. hem suçlanacak bir şey değil bu. gerek yok yani. neyse alinin eskisi; kar yağmakta dışarıda, ağaçlarda garip bir huzursuzluk var bir an önce kış bitsin çiçek açayım sabırsızlığındalar ama sadece onun odasının camından görünebilen ağaçlarda, diğerleri bildiğin huzur renginde, bu mevsimde bir ağaç nasıl olması gerekiyorsa öyle. alinin eskisi cam kenarında, çok şey görüp geçirmiş ama üzerinde örtülü olan hiç bir şey görmemiş, daha fabrikadan çıkalı bir kaç yıl olmuş örtü yüzünden, gördüklerini kimseye anlatamayacak bir divanın üzerinde oturmuş kar tanelerinin yere düştüğü anda çıkardıkları sesi duymaya çalışıyor. bir yandan da yüzündeki sivilce ile oynamakta. yaşadıklarının ruhunda derin izler bırakması gibi o sivilcede yüzünde iz bıraksın istiyor. aynaya baktıkça bu günü hatırlasın diye. çünkü bir daha karın bu kadar güzel yağmayacağından korkuyor. ben de busun alinin eskisi. istesende değiştiremezsin. ayrıca bırak artık o sivilceyle oynamayı :)

bir de gelirken bir kaç dize getirdim yanımda. yapılmışı vardı evde yapmaya üşendim o yüzden bununla idare et.

hayır yani kendimden biliyorum;
istesen de olmuyor bazen
ama sen yine de dene.
yani diyorum ki
vazgeçme!
boşverme!
yada boşver.
bilmiyorum...
saçmala bazen, hayata küs.
geldiğinde kapına elinde çiçeklerle
al onu içeri,
bak hayat de;
bu böyle böyle.
bundan ötesi yok
biliyorsun bunları anlattırma bana boş yere.
bildiğine eminsin.
kalkacaktır oturduğu yerden.
yada arsız gününe denk geldiysen;
yerde yattığı halıdan.
samimiyettir bu korkma!
ama fazla alışma.
uğurla onu, bak arkasından elinde çiçeklerle,
kayboluşunu seyret pencereden.
ve köşeyi döndüğünde
seyret bir süre daha o boşluğu.
otur şimdi masana sarıl kağıda, kaleme
biçimlendirmeye çalış o boşluğu satırlarında
anlamsızlıktan bahset, kendini değersiz hissetmekten.
kimsenin umrunda olmadığını da yaz küçük harflerle.
sıkıldığınıda yaz ve herşeyin komik geldiğinden bahset biraz da
yırt at sonra.
evet yırt at yazdıklarını
bu son sigaram diyerek bir sigara yak.
dumanı seyret, yok oluşunu
sonra sarıl kağıda, kaleme
anlatmaya çalış dumanın belirsizliğe gidişini
kayboluşunu tarif etmeye çalış
söndür sigaranı, yırt at yazdıklarını.
sarılma boşluğuna
güven(me) yanındakilere.
hayata küs
barış bir süre sonra
ama sen hep yaz.
hep...
vazgeçme!
boşver(me)!

.

[zamanı çoktan geçmiş bir ithaf... en derin özürlerimle birlikte...]

~ ~ ~

özenle soyduğum şu elma söyle şimdi kimindir
özenle ne yapıyorsam bilirsin artık senindir

suya giden bir adam mesela omuzunu eğri tutsa
güneş, su ve adamın omzundaki eğrilik senindir

ayağa kalkarsın, adına uygunsun ve haklısın
kararan dünya bildiğin gibi sık sık senindir

kararan dünya, yeni bir güle bir ateş parçasıdır
bir ateş parçasından arta kalan soylu karanlık senindir

bir deneyli geçmişi aldın geldin yeniyi güzel boyadın
ben bilirim sen de bil ilk aydınlık senindir

benim sevdiğim su senin suyunun öz kardeşidir
senin soyunun bıraktığı güçler artık senindir

çünkü bir silah gibi tutarsın tuttuğun her şeyi
her yeri bir uyarma diye tutan ıslık senindir

senindir ey sonsuz veren ne varsa hayat gibi
tutma soluğunu, genişle, öz ve kabuk senindir

ey en güzel görüntüsü çiçeklere dökülen bir çavlanın
aşkım, sonsuzum, bu dünyada ne var ne yok senindir.

*(*turgut uyar )

.

allah kendisini yaratırken beni daha iyi bir insana dönüştürme amacı güdüyordu. bir 6 eylül günü dünyaya gelişinin sebebi bu kadar basit işte! onun için ne acı, ve fakat benim için ne eşsiz...

.

son zamanlarda farkettim ki, birine doğru bir şeyin nasıl yapılacağını anlatırken örnek olarak verdiğim "bir arkadaş" çoğunlukla sen oluyorsun. sevgi zaten daha seni tanımadan başlayıp tanıdıkça artırdığımız bir şey, ama saygı, o çok daha fena bir şey aliye.

saygı demişken, senin hünkar beğendin benim kağıt kebabımı döver gerçekten, bundan sonra yemekleri gene dışarda yiyelim, saçma bir şey zaten on saatte hazırla on dakkada ye, haksızsam söyle aliye, hatalıysam ara, değilsem de ara nolcak eline mi yapışır.