/

.

1-başlangıç

"her gün daha fazla kilo, akıl sağlığı ve beyin hücresi kaybeden bir alkolik olmak. bu; gördüğünüz güzel şeylerin rüya olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladığınız, uykunuzdan kuru bir ağızla günlük hayata dönmeye çalıştığınız, o ilk saniyelerde fark etmek isteyeceğiniz türden bir gerçeklik değildir. bu; gün içinde çok sık rastlanan, neden işlerin ters gittiğini düşündüğünüz dakikalarda da, fark etmek isteyeceğiniz türden bir gerçeklik değildir. bu; hayat içinde sıkça rastlanan ve genelde yalnızken başınıza musallat olan, her olayı başlangıcından ele aldığınız ve suçu başkalarına atmaya meyilli olduğunuz; her şeyi nasıl planladığınızı ve her şeyin nasıl bu hale geldiğini kendinize sorduğunuz saatlerde de fark etmek isteyeceğiniz türden bir gerçeklik değildir. bu; sıkıcı,acı,soğuk ve derhal unutmak isteyeceğiniz ve ancak sarhoşken unutabileceğiniz bir gerçekliktir. bu alkolizmin kısır döngüsüdür. kendimi kötü hissettiğim için mi içiyorum; içtiğim için mi kendimi kötü hissediyorum ? "

.

2- az daha başlangıç

dünya dün daha güzel bir yerdi sanki. bu cümleyi her allahın sabahı kurabilirim. benim gibi adamlar için aslan sızdığı yerden bellidir. hep içki verirler bize ve hep daha fazla içki verecekeler. daha fazla içeceğiz .bir kadından çok bir klozetle öpüşeceğiz. ayık olduğumuz her an iğreneceğiz kendimizden.insan kendinden nasıl kaçar biliyor musun. kendini kendinden kaçırtır işte bu bok ve alkolü ancak alkol temizler. alkolün pisliğinde uyanır, orayı alkolle yıkarsın. merak etme alışacaksın. korkuların başlayacak. içmeden konuşamaz , içmeden insan içine çıkamaz hale geleceksin. öyle puşt bir beynin olacak ki, durmadan arkadan bıçaklıyacak seni. en rezil anlarını tutacak beyninde. güzel olan hiçbirşeyi hatırlayamayacaksın.hatırlanacak kadar kalmış hiçbir şey güzel olmayacak. sen yeminler edeceksin o vazgeçirecek, hem de hiç hissettirmeden. insanlar bakanları milletvekillerini tanıyacak biz ise tekel bayiilerini. bizi onlar kurtaracak . hayata dair dahice planımız bu. yazmazlar sanma yazarlar. yazacaklar. biz onların fedakar babaları gibiyizdir. yemez yedirir, giymez giydiririz. bak üstümdeki tişörtte me too yazıyor. öyle çok şey öğreneceksinki, gözlerinden tanıyacaksın bizleri. lafını açmayacağız hiçbirimiz. bir siyasetçinin ömrü boyunca söylediği yalanı bir gecede söyleyeceksin. arkadan konuşacaksın, acındıracaksın, korkutacaksın,sıkacaksın, sıkılacaksın. onlar sana hayret edecekler sende alkolik olmayan herkese. miş li geçmiş zaman cümleleri kullanılacak senin için. herşeyin bir zamanlar olacak. ayık bir şekilde yolda yürürken, sağ elinle pişmanlığı tutup sol elinle ceplerini karıştıracaksın. bir şarap parası daha için. sen nasıl yattığını hatırlamadığın yatağında uyurken alkol herşeyini götürecek. paranı, onurunu, aşkını, aileni, arkadaşlarını, sana karşı duyulan her güzel hissi, gelmişini geçmişini. gönül puştsa eğer yapacak bir şey kalmayacak. ama gelecek dersen bilmiyorum. bence kaderi bir rakamla ifade etmek gerekseydi, kesinlikle çift sayı olurdu.

.

3- ve dünyanın bütün sabahlarından bir tanesi

sabah ezanı vakti susuzluktan uyandığımda alnımı cama dayayıp dahice bir plan yaptım. yapıştın mı hilal yine alttan boğazıma? yatçaz kalkcaz, kalkcaz iççez, iççez sızcaz, ve bir sabah uyandığımızda herşey daha kolay görünecek. üç tane orospu gönüllü karı hayatımı mahfetti. sinerji dedikleri buydu. üç aptalın bir araya gelince, bir alkoliği alt edebileceğini sanması. yarısında sızdığım rakı sofrası vardı salonda. bir boş şişe büyük rakı. bir de yarısı boş şişe ufak rakı. ya da artık yarısı dolu bir şişe ufak rakı. ve sadece bir tane sigara. sigarayı montumun iç cebine koyup dışarı çıktım. altı kişilik cemaatle sabah namazı kılıyormuş gibi yaptım. ama allahın huzurunda olduğumu biliyordum. içkili, cenabet ve pek çok kez küfre girmiş bir günahkar olarak, namaz boyunca, başlangıç için biraz güç diledim. ve o üç kadın için de dua ettim. aşık olduğum kadın için. bana aşık olduğunu söyleyen kadın için. ve ölmüş annem için. hangisinin hangisi olduğunu sık sık karıştırırdım. ve eğer aşk dedikleri bir şey yoksa, faili meçhul bir cinayeti üstüme yıkmışlardı.

.

ben ve alkolizm ve master of puppets

insanlar maalesef doğdukları değil de ergenliklerini yaşadıkları veya ergenlikte yapamadıklarını yapmayı başardıkları çağla anılırlar. 43 doğumlu morrison 60 kuşağına ait iken 28 doğumlu che için de aynısı söylenir. ama işler biraz daha karışıktır: 63 doğumlu james hetfield, ve 61 doğumlu olan dave mustaine 80 kuşağına aitken, benim gibi 80’lerin başında doğanlar yani 90 kuşağı olanlar ise yine onlara aidizdir ve yine maalesef onlar da bize
80 kuşağının müzisyenleri olan bu grubun en çok takdir edilen şarkılarından biri "master of pupets"dır. thrash metal tarzının en klasikleşmiş en tanımlayıcı rifflerini bu şarkının içinde bulabilirsiniz. bu şarkı uyuşturucuya karşı yazılmıştır. 80 kuşağının metalci çocuklarının 60’lara ve 70’lere verdiği bir cevaptır.
uyuşturucuyu yücelten, serbest bırakılmasını isteyen, özellikle esrar denen şey nane gibi bir otken neden farklı bir muamele yapılıyor diyen, hemen bir kaç ülke örneği gösteren, insan istedikten sonra kendisini mahvetmek pahasına damarına istediği her şeyi zerk edebilir diyen, siz kim oluyorsunuz da eksik yaratılmış insana bir line kokaini çok görüyorsunuz, mutluluk yasaklanabilir mi diye soran kuşaklara cevap verdiler.
o mutluluk sizin efendiniz olur, sizi bir kukla yapar dediler. bir sabah gelir kahvaltınızı bir aynanın üzerinde doğramak zorunda kalırsınız, o da paranız varsa dediler. (chop your breakfast on a mirror)size sadece yalanlar için söz verir o efendi dediler. cevap verirken ise bilmedikleri şey şuydu. mazeretin göt gibi olduğu, herkeste bir çift bağımlıda ise bir düzine bulunduğu. cevap verdikleri şeyin narkotik aşkı olduğunu sananlar, bizzat kendi geleceklerine cevap verdiler
çünkü bütün bunlara karşı alkolü; içerek savundular. stüdyoda kayda girerken yanlarınla kasa ile votka alıyorlardı ve bugün amerika denen garip ülkenin en meşhur adsız alkolik üyesi james hetfield. some kind of monster belgeselini izleyip gördük. hepsi çoluk çocuğa karışmış ama ne adamların birbirini görmeye tahammülü var ne evlendikleri insanların ne de çocuklarının.
aynı belgeselde albümleri milyonlarca satmış, bizim kendisi için tişörtlerimize : "i believe two things in life. the first is mustaine the second is god, or maybe not" yazarak konserine gittiğimiz dave mustaine'nin, "şu anda 20 yıl öncesine dönüp beni sızdığım kanepeden uyandırıp adsız alkoliklere göndermeniz için herşeyi verirdim" dediğini işittik.
şimdi kendi kıçına vurulan bir eşek gibi rehabilitasyon merkezlerinde yatıyorlar. 17 yaşından beri durmadan parası ve şöhreti artan insanların hayattan tek bekledikleri bir gün daha ayık kalabilmek. dünyanın en gürültülü müziğini yapmaya ant içmiş olanlar a.a (adsız alkolikler) yemini gereği her gün halen acı çekmekte olan alkolikler için kısa bir süre sessizce saygı duruşunda bulunuyor. özetle benim gibi yanlış ata oynadılar. hepimize geçmiş olsun.
şimdi benim bir ara rumuz olarak seçtiğim alanon isminin arkasında kim olduğunu hayatta sadece iki kişi biliyor. alanon isminin ne anlama geldiğini de mecbur kalmayan kimse bilmez. keşke kimse bilmeseydi. keşke o iki kişide benim kim olduğumu bilmeseydi.
bu laneth denen siteyi kuran ve bana burada son dereceye kadar saçmalama hakkı vererek yazmama sebep olan kimse ona teşekkür edip, sizlere asla muhtaç olmamanızı dilediğim adsız alkolikler derneğinin her toplantısının başında ve sonunda ettiği duası ile seslenmek istiyorum:
tanrım; değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmem için huzur; değiştirebileceklerim için cesaret ve aralarındaki farkı anlamam için akıl bağışla.

.

ne zaman tanımış onu. aklımdan uçmuş gitmiş. vitirinden duruyordu. yeşil şisesinde beyaz etiketinin üzerinde bir siyah bir beyaz tüylü köpek aval aval bakıyordu. köpekler anglosaksondu.

çok zaman geçmiş sadece siluet olarak hatırlıyorum. ama nasıl başladığını biliyorum.

ilk zamanlar güzeldi. az şey isterdi ve güzel şeyler verirdi.

şarkı söylemezdim. bana söyletirdi.

sözlerini bile bilmediğim normal halde hatırlayamayacağım söylemeye kalksam beceremeyeceğim şarkıları o varken rahatça söylerdim.

makam, rakam nota falan düşünmezdim içimden geldiği gibi terennüm ederdim.

zihnimde etkisi fevkalade idi.

sanki tozlu tahta bir sehpayı silersinde pırıl pırıl yapardı ya işte beni de öyle yapardı.

yıllar geçti ben ona alıştım o da bana alıştı.

halini hatırını sormasam bana küserdi. küskünlüğü ise öfke olurdu bana.

ritmim kaçardı. haftada bir kez ona uğramamı istirham ederdi.

bir gün soğuktan yanmayan ısıtma sistemi marifetiyle kopnyak sureti ile karşıma dikildi mesela. kahveye koydum içim ısındı.

günün birinde yine bir cenaze arkasında acımı dağıttı.

cenazeler ne çok gidenler hep var elde var bir.

tek buzlu, meyva susuz ve soğuk haliyle severdim.

ama bunlar olmadığında hiç şikayet etmezdim.

olsun derdim bir gün kendisiyle buluşmamdan sonra içim onunla dolu doluyken bana saldıran köpeklere hep siz mi bana saldıracaksınız bari ben size saldırayım diyerek kovalamıştım. ağzımda ise bol anason tadı ve susam sokağının şarkısı ile.

kimileri var bunu içmek için içiyor kimileri ise imgelemini geliştirmek için. kimileri var neşelenmek için ama bir çoğu sadece kendi olabilmek için içiyor.

şimdilerde onunla bir dostuz. bana eskortluk yapıyor. bazı zamanlar ise can yoldaşlığı bazense sadece merhabalaşıyoruz.

sanki hiç varolmamış gibi....

.

alkoizm ve espri

woody allen, annie hall filminin başlangıcında yaşamla ilgili genel fikrini bir espri üzerinden anlatmış: “ iki tane yaşlı kadın bir restoranda oturmuş yemek yiyorlarmış. kadınlardan biri yemeklerin ne kadar tatsız tuzsuz, ne kadar mide bulandırıcı olduğundan bahsetmiş. diğeri de; hem de ne kadar ufak porsiyonlarda, diye cevap vermiş.” işte hayat hakkındaki genel düşüncem bu diyor woody allen. fazlasıyla sıkıcı; acı, ızdırap ve pişmanlık dolu ama daha ne olup bittiğini bile anlamadan geçip gidiyor. (bir nevi, inanamayacağımız kadar kısa, dayanamayacağımız kadar uzun)

bir espri daha var ki genelde kişi bunu karşılaştığı gerçekliği gerçeküstü veya tamamen saçma bulduğunda kullanıyor: “ şakaysa çok komik, ciddiyse hiç değil.” işte benim de alkolizm hakkındaki genel düşüncem bu.

bukowski ise alkolizm hakkında şunu söylemiş: “ günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, her şeyin aynı olmasından. kişiyi bedenin ve aklın dışına çıkarıp duvara yapıştırır. sanırım içmek ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar biçimidir. “

ben ise aynı kelimelerle ancak şunu söyleyebilirim: “ ve aynı insanı intihar silkeler sıkıntısından. biraz da günlük hayatın tekrarlanılabilen biçimidir bedenin ve aklın dönülebilen olması. sanırım, sabah tekrar çıkarıp hayata (duvara) yapıştırır. ertesi her gün dışında kişiyi içmek.

.

her kayış çıkılması gereken bir merdivendir.

içkiyi bırakmış alkoliğin tek damla dahi olsun alkol alışına "kay"mak denir. zira tek damla ile ilgili en alkolikçe deyişi meksikalılar etmiştir: içiyor musun sorusuna: "ya hiç ya da bir tane değil" diye cevap vererek. ben ise bu başlığın ilk entry sinden beri uzun süreli bir diyetten sık sık kaymaktayım. buradan, her kayışımda beynime kayanlara seslenmek isterim, ki hiç biri buralarda gezmez, ama ben yalnızca burada yazarım.

bazı tipler var, bütün hayata karşı kollarını sıvamışlar sanki. bana sunulanlara bakıp, nasıl da çarçur ettiğimi düşünüyorlar. çünkü bütün bu israftan geriye, elimde kalanlar, bir yabancının görebileceği şeyler değil. benim dahi, kaybedemeyeceğim şekilde ellerimde birikenleri görebilmem için, önce bir kumarbaz gibi her şeyi tüketmem gerekiyor.

maddi veya manevi, hayatın herhangi bir alanında nakitim kalmadığında; başta kolları sıvalı acarlar ve acunlar (ki bazıları dostumdur) ardından ayaklarını genetik servetlerine uzatmış şanslılar (ki bazıları dostumdur), ardından doğaları gereği manüpilatif tilkiler (ki bazıları dostumdur) , ardından götlerini dayayacak hiçbir yeri olmayan bir garip özgüvenliler (ki bazıları dostumdur) , ardından: ”gündür geçer” diyen her cahil bilge (ki bazıları dostumdur) , ardından çektiklerini çekmediğim, taşıdıklarını taşımadığım için bana kızanlar ( ki bazıları dostumdur) ve en son olarak kadınlar ( ki bazıları beni seviyor hala) ; benim artık bittiğim konusunda hemfikir olurlar. o zaman elimde kalan tek şey ise bütün bunların farkında olmak olur.

ne başımı göğe erdirir ne de leşimi yerden kazıtır bu. sadece köşe başında para verdiğiniz adamın ben olmadığımın kanıtıdır. sadece bitmeden bitmezdir.

.

biraz daha uzak: martı ve liman gibi. ama hep çok içinde çok içiçe: martı boklarıyla sıvanan liman gibi...

alkolik bir dostunuz veya sevgiliniz varsa ve onu terk edemiyorsanız ve kendinizi hep onun isteklerinin ete kemiğe bürünmüş hali gibi görmeye başlamışsanız; bu hipnoz size yeter: o ayılmadan ayılamayacaksınız.kimi aynı anda yıldızlara bakarak hatırlar birbirini, kiminin içtiğiyse sarhoş eder diğerini. alanon, alakid; sen çoktan bu hastalığın pençesindesin. ve beterin beteri yerdesin ki o ayılmadan asla ayılamayacaksın, o ayılırsa senden uzaklaşacak, ayıldığında sen o eski onu özleyeceksin. sıçtın hacı sen!

vaktinizi ve paranızı çok sevdiğiniz içkiyi içerken diğerini ona kontrollü içirirken diye ikiye bölün. terazi kefelerine koyun, tarttığınızda kalan sıfır oluyorsa kutunun açma halkasını tıslatın, bir tane daha çekin. her nasılsa sonucu bilemediğiniz için, sadece için!

binlerce milyonlarca hastalık var evrende. kimbilir siz de kimlerin hangi hastalıklara yakalandığını hayal ederek ağladınız masa altlarında. ve biliyorum eğer aynı kusaktansak, birazcık acının ve faça atmanın ruhun iştahını nasıl açtığını kavramışsak aynı fantastik ölümlerden, sürünmelerden geçmişizdir. hadi sır olmayan bir şeyi söyleyelim birbirimize; ben mesela önceleri annemin babamın öldüğünü ve kimsesiz kaldığımı düşünerek çektirirdim kendime, sonraları büyüyünce çocuğumun özürlü doğduğunu düşünerek attım o façaları. ne kadar hastalıklı geliyor yazıya dökünce? ve içinizde bundan uzak olan varsa ben oğlumu 9 yaşında kurban edeceğim istediğiniz tanrıya (bunu da düşünmüşlüğüm var). özürlü bir çocuk sahibi olmak acıdır, kuşku yok. alkolik bir çocuk sahibi olmak peki? bu kadarını ben bile düşünemezdim. ya alkolik bir sevgili? kuşlarım benim facebook'ta rakı kadehi paylaşıp, içmek üzerine güzelleme yapmaya, hele hele alkolik hareket türünden geyikler çevirmeye benzemiyor değil mi? ruhlarınızın en karanlık anlarında bile bu façayı atamaz, bu fantaziyi kuramazsınız!

ortada olduğu vakitler acı verici oluyor. koptuğu, kopmayı tek rota haline getirdiği anlar. orada, odanın içinde bir yerlerde içiyor ve içmek dışında bir şeye inanmıyor, diğer yaptıkları artık birlikte yaptıklarımızın bir parçası bile sayılamaz. çok sevdiğim aklı uçmuş, görüntülerde bir bulanıklık ve gülemiyoruz bile birlikte. ama oradan, o odadan çıkması? başta o an ondan kurtulmak için her şeyi verebileceğimi düşünürken hem... yok, 2 saat geçti, başına bir şey gelmiş olabilir mi, yok 3 saat, intihar etmez herhalde bir alkolik, yok 4 saat kimbilir hangi polisiye anonsta geçiyor adı ve saatler ve yeniden bırakması gerekiyor ve onu bırakmalıyım tek kurtuluş yolu bu ve acıyla bencillik arasında sürekli bir gidiş geliş. hatta yanında dünyanın en tatlı kadını ile uyurken bile aklında hep aynı acıyla bencilliğin boğuşması. alkol almadığın halde kadına bir içten sarılamama, çok isterken hem de. gerçek sevgilinin içeride votkada boğulması.

belki bir sözlük kuralı geliştirmeliyiz, yazdığımız başlıkları tanımlamalıyız. ama alanon olmak tanrının bir rüşveti değilse nasıl tanımlanabilir. onun cehennemine inanmadığında cebine konmuş bir cehennem bulmak, bunu size tarif etmem ne mümkün. size, çoğunuz barlarda keramet var sanan yeniyetmelersiniz, cihangirdeki merdivenlerde hikmet ararsınız. kınamıyorum, gençliğim öyle geçti. ve ama çoğunuzun gelecekte yapmayacağı tercihi yaptım, merdivenlerden sırtımda bir yükle, biricik insanımla ayrıldım, alanon oldum. az yukarlara çıkıp orospu olaymışım daha kolay olurmuş, siz bunu yapmazsınız. içmeyi yüceltir, gerçek alkolikleri anlamaz, döngümüzün usturasız bitirimlerini kınarsınız.

işler sizin sandığınız gibi yürümüyor. alanon hayat boyu kaldığı yerde kalıyor ve terk edemiyor, ter edemiyor. ama bir faydası oldu, artık acı çekmek için tuhaf fantazyalarda kaybolmam gerekmiyor. sonuç: belki tek kişi o, ama ben onu seviyorum, bu yüzden kimse girmeyecekse hayatıma, zaten döngümüz belli, ne umurumda!

.

alkolizm ve kırmızı tuborg

"bir zamanlar eskişehir’de", alkolik bir yoldaşımla birlikte yaşarken, kill bill’den esinlenerek kırmızı tuborg için şöyle demiştik: “eskişehir’de sizi üç şey öldürebilir. bir, tramvay; iki, gsf’li bir kız; üç, kırmızı tuborg. ilk ikisinden kurtulabilirsin ama üçüncüden asla.

alkoliklerin hepsinin yolu kırmızı tuborg’dan geçmek zorundadır. kırmızı tuborg başımıza gelen bir şey değil, yolumuza çıkan bir şeydir.

çünkü: adsız alkolikler 12 basamak kitabının birinci basamağı olan : ” alkole karşı güçsüz olduğumu ve hayatımın yönetilemez hale geldiğini kabul ediyorum.” basamağında denildiği gibi, alkolle ilgili problemler yaşanmaya başlandığında ilk denenen yöntem yüksek alkollü içkileri bırakıp biraya yönelmektir. bu yöntem ayrıca, adsız alkoliklerin “alkolik misiniz ?” testinde de soru olarak geçer. “hiç alkolü bırakmak yerine herhangi bir alkollü içecek türünden vazgeçmeyi düşündüğünüz mü ?” (not olarak söyleyeyim bu yöntem işinize yaramazsa hemen "gündüz içkiyi bırakma" yöntemine geçilir.)

bu nedenle, hayata diğer insanların 2 bira eksiğinde başladığına inanan alkolik, bu yöntemi deneme günlerinde, taşıdığı pandora’nın siyah poşetinden, mutlaka kırmızı tuborg çıkartır kendisi için. o yüzden emin olun kırmızı tuborg’u yakından tanımayan alkolik yoktur.
% 8 alkol oranı bütün extra biralarda aynı olsa da kırmızı'nın %8'i mavininkinden renk ısısı olarak daha fazladır sanki. daylight vs. tungsten hesabı bir benzetmeye gidilebilir.

kırmızı kelimesi kesinlikle tuborg’un pekiştirme sıfatıdır. diğer extra biralarla kıyaslanamaz. o’nu içen, miller ile yüzünü yıkar, efes extra ile gargara yapar. olağan şüphelilerde dendiği gibi: “şeytanın en büyük başarısı sizi var olmadığına inandırmaktır” ise, kırmızı tuborg’un en büyük başarısı ise kendisinin bira olduğuna inandırmasıdır.

yüksek alkollü ama alçak gönüllü bir biradır. diğer extra’lar ile arasına fazla fiyat farkı koymaz. metalik kırmızı rengi ile zaten tekel bayii dolaplarında üstündür.

sadece iki bira içmeniz gereken yerlerde olsun, derse veya sınava 5-10 dakikanız kaldığında olsun, herhangi bir konser veya bar girişi öncesi olsun, olmadı sadece bira içen bir kız karşısında olsun, daimi kurtarıcınızdır. her şeyden öte uyumludur alkoliğin hayatına, alkolik için kullanışlıdır. ayaküstü’dür ama bir şeyleri yerine oturtur. hatta biraz da toz da kaldırır oturturken.

benim şu zayıf alkolik hafızamda çok hatıralar var kendisiyle. yazının başındaki alkolik yoldaşımla birlikteydik bir keresinde, onun şimdi evli olduğu sevgilisinin evinde. yenilerdi daha. aşağıya sözde belalısı, sözde akademisyen sevgilisi, silah ile gelmişti. aynı aşağıya biz elimizde aikido’da kullanılan, “boken” ismi verilen tahta kılıçlarla indik. ister inanın ister inanmayın, adam sinir krizi halinde hastaneye kaldırıldı. hey gidi günler.

buraya kadar yazının kırmızı tuborg kısmını anlattım, kısa bir şekilde de alkolizm kısmını da anlatayım: aynı yoldaşımla, hayatta beni anlayan tek arkadaşımla, bahsi geçen sevgiliyle bir kırmızı tuborg gecesi seviştiğim için görüşmüyoruz.

al sana kırmızı tuborg: hakan günday’ın deyimiyle : “kan kadar sıcak, mezartaşı kadar soğuk."

al sana kırmızı tuborg'la yazılan bir yazı.

al sana alkolizm.

al sana.

.

alkolizm ve acı

ne acı şeydir ki; bir alkolik, her içip sıçtığının sabahı içkiyi bırakacağını söylediğinde de; 2 gün (çoğunlukla daha az bir süre) sonra içmeye başlamadan önce son defa içeceğini söylediğinde de, kafası iyiyken: “skerim lan kime ne!” dediğinde de, eşit derecede samimidir. inanın veya inanmayın, söylediği şeylere canı gönülden inanır.

ne acı şeydir ki bu söylediklerinin bir muhatabı varsa onu zerre kadar sallamaz ve kendisini kandırmaya çalıştığı inanır. ve ne acı şeydir ki aslında haklıdır. (alttan alta)

ne acı şeydir ki, hiçbir alkolik bukowski’yi oynayan mickey rourke’a benzemez,

ne acı şeydir ki, bir alkolik aktif olduğu müddetçe, ya yoksunluk ya da sarhoşluk yaşamaktadır ve kendi gerçek duygularını asla bilemez. bir hacı yatmaz gibi, bir o yana bir bu yana kayar hayat gözlerinin önünden. başını vurduğu yerde yatmak istese de; bir abinin dediği gibi: “daha rüyalarına girecek, merak etme.” dir.

ne acı şeydir ki, bir alkolik sarhoşken; hayatını, ayık bir şekilde iken planlayamayacağı kadar etkili ve geri dönülmez bir şekilde sabote edebilir. vegas’ta olan vegas’ta kalır derler ama alkolün hukuken cezai ehliyeti yoktur, tam tersine “sebebiyet verecek şekilde” cümlesi ile tanışırsın.

ne acı şeydir ki, hasara yol açmayan her akıl hastası toplumca kabul görürken, herkesin tahammülü, alkoliğin midesinden daha çabuk dolar.

ne acı şeydir ki; eroinmanlara herkes acır ama alkolikleri kimse sikine takmaz zira her çok içen kendisinin alkolik olduğuna inanır ve tabii ki her alkolik ise kendisinin yalnızca çok içtiğine.

ne acı şeydir ki, musluklardan bira akan yer cennet değildir onun için, o sadece içkiye ihtiyaç duymadığı yerde cenneti bulabilir.

ne acı şeydir ki, bir alkolik yalnızca iki tane içeceğini söylediğinde de, üçüncüsü ve her bir ardışığı için : “valla bu son” derken de, defalarca yaptığı şeyler için defalarca özür dilerken de, içkiden nefret ettiğini veya onun tek arkadaşı olduğunu söylerken de, eşit derecede samimidir. inanın veya inanmayın söylediği şeylere canı gönülden inanır

ne acı şeydir ki o da herkes gibi mutlu olmayı hak ettiğine inanır. o da herkes gibidir, neyi deneyimleydiyse onu tekrarlamak ister.
/