.

son günlerde bir arap baharı muhabbeti aldı başını yürüdü. medyanın, siyasetçilerin, burjuva teorisyenlerinin ağzından düşmüyor bu laf. hatta neden hala dizilerimizde de espiri konusu olmadı anlamış değilim. halbuki dizi senaristleri “one minute”ü ucuz espirilerine malzeme olarak kullanmakta geçikmemişlerdi.

herkes, bu bahara farklı bir anlam yüklüyor. emperyalizmin bölgeyi yeniden şekillendirmesi diyen de var, arap burjuvazilerinin ihtiyaçları doğrultusunda kendi devletlerini revize etmesi diyen de. genel kanı ise, artık baskıcı rejimlerine katlanamayan arap halklarının demokrasi için ayağa kalktığı doğrultusunda. aslına bakarsanız bu kafa karışıklığının sebebi, arap isyanlarının bölgede büyük alt üst oluşlara yol açması. herkes, bu yaşanan değişim sürecinden maksimum düzeyde faydalanmak istiyor; ve o yüzden de herkes, farklı anlam yüklüyor arap baharına.

peki tam olarak nedir bu arap baharı?

son arap isyanlarını sadece arap coğrafyasının dinamikleriyle açıklamaya kalkarsak işin içinden çıkamayız. örneğin, yıllardır otoriter rejimlerin altında yaşayan, ve bu durumdan pek de rahatsızmış gibi görünmeyen arap halkları neden birden bire “demokrasi bilinci”ne erişiverdi. ya da erişilen bir demokrasi bilinci var mı? bazılarının iddia ettiği gibi bu isyan dalgası emperyalizmin bölgeyi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmesiyse, neden bu isyan dalgasından olumsuz yönde en fazla etkilenen israil oldu. bu soruların cevabı sadece arap coğrafyasına bakılarak verilemez. odaktan uzaklaşmak, daha geniş bir perpektiften daha geniş bir coğrafyaya dikkat kesilmek gerekiyor “arap baharı”nı anlayabilmek için.

kapitalizm, son on yıldır krizler içinde debelenip duruyor. krizden ha çıktı ha çıkacak, atrık dip göründü bundan ötesi yok yakında yükselişe geçecek derken, kapitalizm için tünelin sonunda ışık bir türlü görünmüyor. bu da, küresel çapta bir devrimci kabarışa yol açıyor. ben, bu süreci on yıl önceki arjantin isyanına kadar götürme eğilimindeyim. hatırlayacağıniz gibi ekonomik kriz arjantin emekçilerini sokağa dökmüş, arjantinde burjuva devlet mekanizmasında ciddi bir sarsıntıya yol açmıştı. aynı süreçte bolivya ve venezuela’da kendilerini sosyalist olarak niteleyen partiler iktidara gelmiş, 2005 ve 2006 yıllarında emperyalist fransa’da emekçiler sokaklara dökülerek ekonomik kazanımlarını korumak için polisle çatışmıştı. bu süreç, tepe noktaya 2008 yunanistan isyanı ile ulaştı. yunanistan isyanının diğerlerinden özgün yanı bu isyana radikal solun öncülük etmesiydi. yunanistan isyanı ile aynı dönemde bazı asya ülkelerinde de gıda fiyatlarına tepki isyanları yaşanıyordu. ardından kriz avrupayı da tam anlamıyla vurdu. uzun yıllardır uykuda olan avrupa işçi sınıfı kaslarını esnetmeye başladı. hatta son londra isyanları ile –benim ancak maça gitmek için sokağa dökülürler sandığım- ingilizleri bile çileden çıkarmayı başardı. kısacası, insanlık, son birkaç yüzyıllık tarihinin belki de en büyük devrimci kabarışlarından birisini yaşıyor. hatta 2000-2010 arasındaki yükseliş, pek çok yönden 68’i bile gölgede bırakıyor. 68, özünde bir öğrenci ve gerilla hareketiydi. emekçi kitlelerin mücadeleye doğrudan taraf olduğu ülke ve zaman sayısı oldukça sınırlıydı. bu sefer ise mücadeleye damgasını vuranlar doğrudan emekçiler. (mücadeleye öğrencilerin ağırlığını koyduğu ülkelerde bile durum 68’den farklı. 68 öğrenci kuşağı daha çok ideolojik bilinç düzeyi öyle gerektirdiği için mücadeleye atılmıştı. günümüzde ise öğrenciler, üniversite sonrası kendilerini bekleyen hayatın sıkıntılarına tepki olarak sokağa dökülüyorlar.)

tabi devrimci önderliklerin mevcut olmadığı şartlarda bu mücadelelerin sosyalist devrimlerle taçlanması mümkün olmuyor. sosyalist solun, belki de tarihinin en zayıf dönemini yaşadığı bu çağda burjuvazi, mücadeleleri sistem içi yollara kanalize etmekte zorlanmıyor. ya da söz konusu yükselişler chavez gibi, morales gidi reformistlerin yelkenini doldurmaya yarıyor.

(sosyalist solun zayıflığı ve bu zayıflığın sebepleri başka bir yazının konusu. ama bence, bu zayıflığın arkasındaki asıl neden sscb deneyiminin iflası. sscb, her ne kadar benim için yozlaşmışından bile olsa bir işçi devleti değildiyse bile, ayakta kaldığı süre içinde dünya genelindeki aydınlar, öğrenciler ve kitleler için ideolojik bir çekim merkezi oluşturuyordu. kitlelerin kapitalizmin alternatifsiz olmadığını unutmasını önlüyordu. sscb pratiğinin iflası ise tam ters yönde bir etki yarattı. kitleleri, sosyalizm iyi bir şey olsaydı sscb çökmezdi düşüncesine sevk etti. kitleler, kapitalizmin alternatifsiz olduğu yanılgısına kapıldıkları için sorunlarının çözümlerini sistem içi çarelerde aramaya başladılar. sıkça söylendiği gibi, sosyalist sol yıkılan berlin duvarının altında kaldı. kimi çevrelerin gücü silkinip duvarın kalıntılarını kenara itmeye yetmezken, kimi çevreler ise büyük bir gaflet içinde duvarın altında kaldığını bile farketmedi. tkp yöneticisi kemal okuyan’ın “ben sscb’nin neden çöktüğünü açıklamak zorunda değilim. her partinin bir çöküş teorisi olmak zorunda değil.” deyişini hatırlıyorum mesela. sosyalist sol, diğer problemlerinin yanında, sscb deneyimi ile tutarlı bir hesaplaşmaya gimediği sürece toparlanma sürecine girmekte daima zorlanacaktır.)

dönelim “arap baharı”na. nedendir bilmem, herkes bu isyanların tunus ile başladığını düşünme eğiliminde. oysa tunustan bir hafta kadar önce cezayirde gıda fiyatlarını protesto etmek amacıyla ciddi gösteriler başlamıştı. tunus isyanı da büyük ölçüde cezayirdeki çatışmalardan feyz almıştı. arap isyanının ilk belirtileri burjuva teorisyenlerinin iddia ettiği gibi demokratik değil ekonomik talepler etrafında ortaya çıkmıştı. neden bilmem cezayirde sular çabuk duruldu. ve yine neden bilmem cezayirdeki olaylar birden unutuluverdi. oysa benim için arap baharı tunus’ta bir seyyar satıcının kendisini ateşe vermesiyle değil, cezayirde kitlelerin sokağa dökülmesiyle başlar.

tunus ve mısır isyanları da, net olarak olmasa da, kitlelerin hayat pahalılığına, işsizliğe, açlığa, yoksulluğa tepkisi olarak başladı. tunus’ta kendini ateşe veren seyyar satıcının iktidarı elinde tutan hükümetin başa seçimle gelip gelmediğini umursadığını sanmıyorum. kitleleri sokağa döken de devlet başkanı binali’nin yolsuzluklarının açığa çıkması olmuştu. tunus isyanı, son on yıldır tüm dünyada kapitalizme tepki olarak ortaya çıkan isyanların kuzey afrika’ya sıçramasından başka bir şey değildi. evet, talepler net değildi. evet, mücadele bir noktadan sonra tamamen eski rejimin kalıntılarının temizlenmesine odaklandı. fakat yukarıda da dediğim gibi, devrimci önderliklerin olmadığı koşullarda bu kaçınılmazdı. mücadeleyi birleştirip doğru talepler etrafında örgütleyecek önderliklerin olmadığı koşullarda emekçilerin enerjilerini sistem içi çözümlere kanalize etmesi kaçınılmazdır. kaldı ki, tarihin ideolojik açıdan belki de en net işçi isyanı örnekleri olan ekim devrimi ve ispanya iç savaşında bile kitleler mücadelenin başında reformist eğilimlere kapılmışlardı. ekim devriminde kitleler bu eğilimlerden bolşeviklerin müdahalesi ile kurtulurken, ispanya iç savaşında, maalesef, bolşevikler tarzında bir önderlik bulunmadığı için mücadele “burjuva demokrasisini faşizme karşı savunma” çizgisinin ötesine gidememişti.

mısır’da sınıf mücadelesi daha netti. öncelikle, mısır’da pek çok arap ülkesi ile kıyaslanamayacak bir proletarya vardı. ve mısır proletaryası son on yıldır zaten militan bir mücadele geleneği yaratmıştı. mısır işçi sınıfı, son dört beş yıldır sık sık greve gidiyor, ve zaman zaman ciddi kazanımlar da elde ediyordu. eğer arap isyanlarından önce birisi gelip bana “arap ülkelerinden birisinde kitleler sokağa dökülüp iktidarı devirecekler, bil bakalım bu hangi ülke?” deseydi gözüm kapalı “mısır” derdim. mısırdaki tahrir günlerini hatırlıyorum. meydanlarda eylemcilerle yapılan röportajlarda “ne istiyorsunuz?” diye sorulunca bir allahın kulu da çıkıp “demokrasi istiyoruz” demiyordu. mısır’da talepler tunus’takinde daha netti. hayat pahalılığı, işsizlik, uzun ve yıpratıcı çalışma saatleri... kitlelerin hedefinde bunlar vardı. fakat mısırda da eksik aynıydı: devrimci önderlik. kitleler, ekonomik sıkıntılarının suçunu mübarek’i omuzlarına yüklüyor, o gidince herşeyin daha iyi olacağına inanıyordu. bu, garip değildi. 1917 rusya’sında da kitleler hedef tahtasına ilk olarak çar’ı koymamışlar mıydı? mısırda da kitleler, hedef tahtasına mübarek’i koydular. tüm mücadeleyi mübarek’in gitmesine kitlediler. eh, mısır egemenleri için de bundan iyisi can sağlığıydı. eğer kitlelerin devrimci heyecanını soğutacaksa mübarek feda edilebilirdi. edildi de. mısır ordusunun isyanın başından sonuna kadar ikircikli bir tutum aldığını, isyancılara destek vermemekle birlikte mübarek’i de korumadığını unutmayalım. eğer ordunun tavrı başka türlü olsaydı isyanın gidişatı da başka türlü olurdu. mısır ordusu bu ikircikli tutumunun ödülünü mübarek sonrası mısırın yönetimini elde ederek aldı. ya da daha doğrusu zaten elinde olan iktidarı korumayı başararak.( mübarek rejiminde ordunun ağırlığı olduğunu bilsem de bu ağırlığın niceliğini tam olarak bilemiyorum.)

libya, suriye, bahreyn ve yemendeki isyanlar tunus ve mısır isyanlarının uzantıları olsalar da bu ülkelerdeki isyanlarla tunus ve mısır isyanları arasında nitelik farkı olduğu ortada. mısır ve tunus’da mücadele motivasyonunu hayat şartlarının zorluğundan alırken, diğer ülkelerde başka faktörler ön plana çıktı. libya’da aşiretler, bayreyn’de mezhep çatışması vb. aslında olan tam olarak şuydu: arap coğrafyası zaten çelişkilerle dolu bir coğrafyaydı. fakat otoriter rejimlerin varlığı bu çelişkileri bastırıyordu. ne zaman ki mısır ve tunus’ta kitleler ayağa kalktı, otoriter rejimlerin de büyüsü bozuldu. neredeyse tüm arap halkları kendilerine özgü çelişkiler temelinde ayağa kalktı. bu söylediklerim ışığında mısır ve tunus isyanları ile diğerleri arasında bir sebep sonuç ilişkisi olsa da mısır ve tunus isyanları ile diğerleri arasında nitelik farkı olduğunu unutmamakta fayda var.

arap isyanlarının arkasında emperyalist güçlerin olduğu iddiası, bu isyanların kabaca sorosçulukla suçlanması yanlış. böylesine muazzam bir kitle hareketini üç beş gizli servisin işi olarak okumak, toplumsal olayları yorumlamakta ciddi sakatlıklara yol açar. kaldı ki, emperyalizmin bu isyanların tamamından karlı çıktığı da söylenemez. örneğin mısır isyanı ve mübarek’in devrilmesi israil için son derece olumsuz sonuçlar doğurdu. daha bir kaç gün önce mısır’da israil büyükelçiliğini basanlarla birkaç ay önce tahrir’i dolduranlar aynı kişilerdi. bahreyn isyanı ise başarılı olması durumunda bölgede iran’ın etkinliğini arttırmasına yol açabilirdi.

yukarıda da dediğim gibi, devrimci önderliğin olmadığı durumlarda kitle hareketleri sistem içi kanallara akmaya mecburdur. arap isyanlarında da öyle oldu. mücadele sistem içi taleplere saplanıp kaldı. emperyalist ülkeler de olaylara bu noktada müdahil oldular. isyanların sistem içinde kalmasını sağlamak, kitlelerin radikal uçlara savrulmasını önlemek için arap baharı’na çıkarları doğrultusunda taraf oldular. mısır’da isyanın radikalleşmesini önlemeye çalışırken, libya ve suriye’de ise isyanları geleneksel düşmanları kaddafi ve esad rejimlerinden kurtulmak için fırsat olarak değerlendirdiler. bahreyn’de ise isyan iran’ın işine yarayacağı için isyanın kanla bastırılmasına göz yumdular. yani batı’nın isyanlar karşısında tutarlı bir tavrı yoktu. (aslına bakarsanız kendi çıkarlarını koruma konusunda son derece tutarlı davranıyordu batı.) batı’nın isyanlar karşısındaki çelişik tutumu bile isyanları kabaca “sorosçu” olarak nitelemenin yanlışlığını ortaya koyuyor. arap coğrafyasında emekçileri devrimci bir program etrafında birleştirecek bir önderlik yoktu, ve bu önderlik eksikliğinin yarattığı boşluğu da olabildiğince fırsata çevirdi batı. hatta türkiye bile bu arap baharını bölgedeki hevesleri için fırsata çevirmeye çalıştı. ne kadar başarılı olur bilinmez ama, akp’nin bölgedeki önderlik boşluğunu kendince doldurmaya çalıştığı ortada. daha dün esad’a kardeşim, mübarek’e arkadaşım diyen erdoğan, bugün arap halklarının kanları ile kazandıkları zaferi sahiplenmek istiyor. hatta utanmasalar, arap baharını kendilerinin kemalistlere karşı verdikleri mücadele ile başladığını iddia edecekler.

tabi emperyalistlerin kendilerine pay çıkarma sevdaları, arap halklarının mücadelesinin ne meşruluğuna ne de olumluluğuna halel getirir. kaddafi gibi, esad gibi diktatörleri desteklemek anti emperyalizm değildir. alınması gereken doğru tavır, arap halklarına “dün diktatörlere karşı nasıl savaştıysanız bugün de emperyalizme karşı aynı şekilde savaşın” demektir. aslında bu bile yetersiz bir tavsiye olacaktır. yapılması gereken, hayat pahalılığına, işsizliğe, uzun çalışma saatlerine isyan eden emekçi kitlelere gerçeksuçlunun kapitalizm, gerçek kurtuluşun da sosyalist devrim olduğunu anlatmaktır. bu, sanıldığı kadar zor değil. tahrir günlerinde tüm enerjilerini mübarek’i devirmeye odaklayan, mübarek gidince herşeyin daha iyi olacağını sanan kitleler bugün mübarek gitmiş olmasına rağmen mücadeleyi bırakmış değiller. mübarek’in gitmesinin tek başına pek de bir şeyi değiştirmediğini görüyorlar.

geride bıraktığımız on yıl, kapitalizmin insanlığa bir gelecek vadedemediğinin kanıtı oldu. ve geride bıraktığımız on yıl, “işçi sınıfı ortadan kalktı, devrimler çağı geride kaldı” diyenlere inat sosyalist bir devrimin nesnel şartlarının mevcut olduğunun onlarca kanıtını sundu. arap halkları, ve daha da genelde dünya emekçileri, hedef tahtasına kapitalizmi oturtmadıkları sürece kurtuluşun mümkün olmadığını anlamak zorunda. bu bilinç sıçramasının ön koşulu da dünya genelinde devrimci önderliği yaratmaktan geçiyor. troçki’nin de dediği gibi:

“insanlığın tarihsel bunalımı, devrimci önderliğin bunalımına indirgenmiştir.”