.

geride bıraktığımız hafta, bundan on yıl önce yapılmasını hayal bile edemeyeceğimiz bir tartışma ile geçti: “atatürk diktatör müydü?” tartışmanın beni şaşırttığını söylemeliyim. birgün bunun olmasını bekliyordum; fakat atatürk mitinin kamuoyu önünde açıkça eleştirilebilmesinin bu kadar çabuk mümkün olacağını da sanmıyordum. eskiden mustafa kemal’in şu ya da bu konuda yanılıyor olabileceğini söylemek için bile önce mustafa kemal’e uzun uzun methiyeler düzmek gerekirdi. o zaman bile getirdiğiniz eleştirinin kaale alınacağının, kemalistlerin histerik feryatları arasında kaybolup gitmeyeceğinin garantisi yoktu. şimdiyse adamın ne zalimliğini bıraktılar ne de diktatörlüğünü.üstelik –bırakın histerik çığlıklar atmayı- adam gibi savunan bile olmadı ata’sını. bundan on yıl önce yarı tanrı mertebesinde bulunan bir tarihi figürün bugün böylesine yerden yere vurulur hale geldiğini görmek ilginç.

bildiğiniz gibi türkiye cumhuriyetini bürokratlar kurdu. kuruluşa öncülük eden toplumsal katman olan bürokrasi, kuruluş aşamasından sonra da elde ettiği ayrıcalıklı konumunu sürdürdü. 1950’ye kadar doğrudan, 1950 sonrasında ise dolaylı yollardan devlet mekanizmasını kontrol etti. fakat bürokrasinin bu ayrıcalıklı konumu, standart burjuva demokrasisisinin temel ilkeleri ile bağdaşmıyordu. bürokrasi, iktidarını meşrulaştıracak ideolojik bir zemin bulmalıydı. işte kemalizm bürokrasinin bu ihtiyacından, olağan demokrasilerde görülmeyen ayrıcalıklı konumunu kitlelerin gözünde meşrulaştırma ihtiyacından doğdu.

aslına bakarsanız kemalizm bildiğimiz anlamdaki ideolojilere benzemez. nesnel şartların soğukkanlı tahlilinden üretilmemiştir o. tam tersine içine doğduğu tarihsel şartlar alabildiğine çarpıtılarak yaratılmıştır. pek çok tarihi hakikat ya yok sayılmış, ya çarpıtılmış, ya da önemi küçüksenmiştir bürokrasiye tutarlı bir meşruiyet dayanağı sağlayabilmek için. türkiye’nin demokratikleşme tarihi 1923 ile başlatılmıştır örneğin. 1923’e abartılı bir vurgu yapılırken demokrasiye doğru daha önce atılmış adımlar görmezden gelinmiştir. öyle ya, mustafa kemal’in tek parti rejimi 1908’in parlementer deneyimine göre bile bir gerilemeyken, 1908’i yok saymadan nasıl mustafa kemal’i “türkiye’ye demokrasiyi getiren lider” olarak lanse eder insan? bürokrasiyi egemenliği altındaki coğrafyada yaşayan türk olmayan unsurları inkar etmeye iten de aynı sebeptir: kendisine tutarlı bir ideoloji oluşturabilme kaygısı. uygulanabilir bir programı da yoktur kemalizmin. somut sorunlara somut çözüm önerileri sunmaz. ne kastettiği belli olmayan bir “muasır medeniyetler seviyesi” vardır, o kadar. ona da nasıl ulaşılacağı meçhul. daha çok bir mittir kemalizm. neredeyse tanrısal özellikler gösteren bir liderin halkını karanlıktan aydınlığa taşımasını anlatan bir masala milyonlarca insanın inanmasıdır. yaratılan “asla yanılmayan, insani zaaflar göstermeyen, kendisini milletine adamış tarihsel önder” mitinin akla gelen her türlü propaganda aracı ile sıradan insanın zihnine kazınması, ve bürokrasinin iktidarının bu mite dayanarak meşrulaştırılmasıdır. bir hegamonya projesidir kemalizm.

geride bıraktığımız on yılda bürokrasi geriletildi. olması gereken yere, burjuvazinin hizmetkarı konumuna oturtuldu. direnenler tasfiye edildi. aslına bakarsanız olan, yıllarca kemalist bürokrasinin gölgesi altında yaşayan, o gölge altında doğup büyüyen burjuvazinin artık koruyuculuğuna ihtiyaç duymadığı kemalist bürokrasiyi tasfiye etme sürecinden başka bir şey değildi. burjuvazinin artık kemalist bürokrasiye ihtiyacı yoktu. doğal olarak, onun iktidarını meşrulaştırma aracı olan “ insan üstü önder” mitine de ihtiyacı yoktu. bu yüzden burjuvazi, elinin altında bulundurduğu köşe yazarlarının iplerini biraz gevşetiverdi; onlar da allah ne verdiyse vurmaya başladılar mustafa kemal’e.

bugün mustafa kemal’e en şiddetle vuranların dün ona en ateşli methiyeleri düzenler olmasında şaşıracak bir şey yok. rüzgar ne yandan eserse o yana dönmek onların işi. ama yine de bu yüzsüzlüğe hırslanıp sorası geliyor insanın: “efendiler, madem sizin kemalizme böylesine hıncınız vardı, ve madem siz tabulara saldırmada böylesine gözü kara adamlardınız, ne demeye kemalizme vurmak için kemalizmin ölmesini beklediniz?”

rüzgar nerden eserse oraya eğilenleri anlamak bir yere kadar mümkün. sonuçta adamlar kişisel kariyerlerinin derdinde. peki ya zafer havası içinde olan, bu havanın etisiyle de saçmaladıkça saçmalayan islamcı çevreleri ne yapmalı? onların akıl dışılıkta kemalistlere taş çıkartan çelişkili tarih algılarını nereye koymalı?

islamcılar, mustafa kemal’in bir diktatör olduğunu söylerler. onu bu yüzden eleştirirler. kemalistlerin “o dönemin şartları öyle gerektiriyordu” savunmasını kabul etmezler. fakat ne hikmetse “tek adam”lık konusunda mustafa kemal’den hiç de geri kalmayan ikinci abdülhamit’e laf söyletmezler. abdülhamit’in de halk tarafından seçilmiş bir meclisi dağıttığını, anayasayı rafa kaldırdığını, basına sansür uyguladığını hatırlattığınızda ise ne ilginçtir ki kemalistlerle aynı bahanenin arkasına sığınırlar: “o dönemin şartları öyle gerektiriyordu.”

hatırlayacaksınız, bir kaç yıl önce can dündar mustafa adlı belgeselinde daha insancıl bir atatürk portresi çizdi diye kemalistler sinir krizleri geçirmişlerdi. islamcı kesim de haklı olarak dalga geçmişti kemalistlerin bu acayip hassasiyetiyle. fakat geçen yıl, kemalistlerin “mustafa”ya gösterdiği tepkinin bir benzerini bülent arınç da “muhteşem yüzyıl”a gösterdi. kanuni elinde içki kadehi ile gösterildi diye deliye döndü arınç. sadece deliye dönse gene iyi, diziyi yayından kaldırması için rtük’ü göreve çağırdı. elindeki siyasi erki devreye soktu.

sanırım islamcıların sorunları herhangi bir atanın akıl dışı bir şekilde mitleştirilmesi değil. onların derdi daha çok, türk tarihinden hangi atanın yüceltilip hangisinin görmezden gelineceği ile ilgili. yoksa atatürk’ü koruma kanununa çemkirip kanuni’yi korumak için rtük’ü göreve çağıran anlayış başka nasıl açıklanır?

eğer içinden geçtiğimiz süreçte yıkılan tabuların yerine yenileri dikiliyor olmasaydı, bu sürece olumlu yaklaşabilirdim. fakat şu anda gerçekleşmekte olan şey tutarsız ve dogmatik tarih algısının yerini daha eleştirel bir bakış açısının alması değil. gerçekleşmekte olan şey, yine egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda, türk tarihinin bir başka bölümünün tabulaştırılması. tutarsız, nesnellikten kopuk ve tek yanlı tarih algısı ise olduğu yerde duruyor.