.

“ulan ispanyollar “j”yi “h” olarak okuyorlarmış.”
“tamam ya oğlum işte ne güzel. olması gerektiği gibi.”

sende güzellik bitmez; ayıptır söylemesi bende de cümle bitmez. böyle süregelmiştir. güzelliğin hiç görülmemiş bir güzellik değil ama gözümü kapatınca böyle bir hayal gibi gözümün önünden geçiyorsun ya, yan arabadaki küçük çocuğa el sallar gibi. sonra da diyorsun ya diğerleri gibi, “senden çok iyi baba olur ha”. kumaş seçer gibi.

ben böyle kendimi bildim bileli disleksiydim ama, bi ara kişilikler çatallanırdı. gerçi işin bir de şu boyutu var: bir şeyler yazıp çizenin her zaman ikinci bi kişiliği olmuştur. zorlu görevlere onu gönderir örneğin. öteki ben, biladerim, benim için biraz neo-liberal hava koklayıp gelir misin mesela. bana ihtiyacın olursa ben odamda joan baez dinliyor olacağım.

bu yüzdendir, benden hoşlanışın. ama ben konuyu biliyorum. sadece kendim de farkında olduğum bir takım tuhaflıklarım var. tamam, sağımı solumu bilmiyorum. cumadan sonra salı günü gelir sanıyorum. yalnızken bile sesli okuyamıyorum hiç bişeyi. özneleri, fiil çekimlerini filan karıştırıyorum nadiren de olsa kontrolsüzleştiğim zaman.

“sen hiç ciddi olmaz mısın?” diye sormuştun ya bir gün. ben bunu uzun uzun düşünmüştüm. o an, yaklaşık on saniye kadar bir arabistan şehri olan cidde ile karıştırdım ciddi olmayı. o duraksamam ciddi olmaya çalışma çabası değil, sahici bir kafa karışıklığıydı. neden cidde olmak isteyeyim ki birden? bu yüzden bu soruna “mekke var. medine var. medine’nin gerçek adı yesrib’tir bu arada ha. peygamber oraya göçünce medine-tün nebi demişler oraya. peygamber’in şehri anlamına gelir. riyad var sonra. yoksa riyal miydi? riyad para birimiydi galiba. ama illa bir şehir olacaksam manchester olmak isterim.” diye cevap vermiştim. dakikalarca gülmüştün buna.

kendimi bildim bileli disleksiydim. yani ismini bilmiyordum bunun ama bu durumu herkesten saklayabildiğimce saklamaya çalışırdım. annem kırmızı kazağımın küçük odada dolabın sol üst köşesindeki rafında olduğunu söylediğinde, dolabı açar saatlerce solun hangi taraf olduğunu çıkarmaya çalışırdım. sadece solu bulmakla bitse iyi, üst taraf neresiydi onu bile bilemezdim bazen. –di’li geçmiş zaman kullanıyorum. çünkü dolabımı kendim yapıyorum artık. zira disleksiyiz dediysek de, kırmızı kazağımızı nereye koyduğumuzu unutacak kadar balık hafızalı değiliz he. asla doğru yere bakamadığım için annem gelir, bana bakan kör derdi.

bakan kör. kral çıplak gibi bişeydi. komik sahnelerdir bunlar.

asansöre binemem. dama tahtasından az daha geniş bir alan üzerinde metrelerce yukarı çıkabilmenin mantıklı bir açıklamasını birileri yapana kadar binemem. üstelik çocukken babamdan aşırdığım bir sibernetik kitabında, newton’ın çekim yasasını anlatırken asansör kurşunlama örneği vermişti. sabit hızda, yani sıfır ivmeyle yükselen bir asansörde doğup büyüyen insan, asansör sıfır ivmeyle yükseldiği için asansörün yükselişini hissetmemektedir. aynen bizim sıfır ivmeyle dönen dünyamızın dönüşünü hissetmememiz gibi. sonra biri asansörü dışarıdan kurşunlar. kurşun asansörün bir duvarından girer. karşı duvarından çıkarken asansör bir miktar yükseldiği için biraz aşağıdan çıkar. asansörün içindeki insan da, bir kuvvetin kurşunu yolculuğu esnasında aşağıya çektiğini düşünür. buna yerçekimi der. halbuki kurşun ufka paralel yol almıştır. sonra einstein çıkar ve “yaaaa her şey görecelidir aslanım” der adama.

asansörü hiç mi kullanmıyorum? kurşunlanma paranoyama rağmen bazen kullanmak zorunda kalıyorum. asansörlerde, disleksi hat safhaya çıkıyor. 1 dediğin en yukarıda olmaz mı? e niye en aşağıya koyuyorsunuz onun düğmesini? bir de oraya z koymuşsunuz, kimi kimi eksi birler, ikiler filan. biraz uğraşarak çıkıyorum senin katına. seni biraz ofis camından seyirtip iniyorum aşağıya. yemek arasında rastlaşırsak alsancak’ta bir fast foodçuda, asansöre de gerek kalmıyor. velakin, menüler birbirine giriyor. 1,5 yumurtalı kıymalı yerine 15 tane sipariş ettim ben. bak bu komikti mesela. bazen de ben seyirtirken sen beni görüp el sallıyorsun ya gülümseyerek, ben de hemen yandaki gümrük takipçilerine girip bi çaylarını içiyorum.

“istikamet solunuz!!!”
“sol?”
“çavuş!!! taşakların var mı çavuş?”
“var komutanım”
“iki tane mi çavuş?”
“iki tane komutanım.”
“hangisi diğerinden biraz daha aşağıda?”
“bu taraftaki komutanım.”
“o zaman bi daha istikamet solunuz dediğimde, aşağıda olan taşağının olduğu tarafa yönel!!!”
“emredersiniz komuranım!”
“aferin çavuş”

tartışmaya hiç gelemem. işin yoksa durumunu açıkla komutana. zaten ayağım ağrıyor diyorsun, tek ayakla koş diyen espritüel adamlar bunlar. tüfeğimin numarasını ezberleyemediğimden çıkarması lazımdı üstelik bazı şeyleri. sağımı solumu elbette biliyorum. ama birisinin bana bunların hangisinin solda olduğunu hatırlatması gerekir. gerçi kendime özel yöntemlerim var. içimden içimden “kırpamadığın gözün soldaki. kırpamadığın gözün soldaki.” diyorum. ama bunu her zaman kullanmak aklıma gelmiyor. herkes gülüyor sana. komik bunlar hep.

“devrem, silahları değişelim mi be?”
“neden devrem?”
“baktım seninki 777388. gayet güzel numara. 7’leri okuyabiliyorum devrem. çok uzun hikaye. değişelim mi ne dersin?”
“olur devrem değişelim ama anlamadım ben. seninki kaç?”
“bilmiyorum devrem. al oku.”
“….”
“devrem bende şimdi bi problem var. telefon numarası, adres, saat filan okuyamıyorum. yani okuyorum ama bi çırpıda okuyamıyorum. şimdi 7 rakamı yedinin y’sine benziyor ya. o büyük kolaylık benim için. 8 rakamı da s’ye benziyor. 4 de iyi mesela.”
“arada 3 de var ama.”
“ya devrem, onu da hallediveririz.”
“allah iyiliğini versin. bir yaşıma daha girdim devrem.”
“yapma ya. kaç oldun?”
“25”
“kaç oluyo şimdi o?”

bunları niye mi anlatıyorum? aysel git başımdan ben sana göre değilim. ölümüm birden olacak seziyorum. hem kötüyüm karanlığım biraz disleksiyim. aysel git başımdan istemiyorum. ayten miydi yoksa?

aylin, senin gibi güzel kızlara ancak şirin geliriz biz. bi git. sende güzellik bitmez. bende de kelime bitmez evelallah. ben yatağın benim yattığım tarafıdır sol diye hatırlamak istiyorum solu. bunu anlayamazsın. kendimi pijama partilerine sohbet konusu ettirmem. belaya atlar giderim.