.

bir motto gibiydi bakışın, bir arka kapağı kapatmak gibi gittin sen oysa…

“seni vurmalıyım, töremizdir sevgilim; biliyorsun, bizde yarım kalan aşkları, hep öldürürler. “

körfez, ufuk çizgisine kadar tutuşmuştu. binaların pencerelerinden gökyüzüne tüten karartı dumanlar, şehrin ilk ışıklarının üzerine bir perde gibi çekiliyordu. kafeteryaların metal sandalyeleri, üzerlerine tutturulmuş ahşapların yanmış kokusunu çatı oluklarındaki güvercin ölülerine taşıyordu.

asfalt parçacıkları ayaklarımın dibinde hışırtı çıkarıyor, tentelerin metal kolonlarına takılmamak için adımlarımı yavaşlatıyordum. kömür karası duman birikintilerinin arasından uçak pervanelerinin kulakları sağır eden sesi bir belirip bir kayboluyor, binaların bol alacalı duvarları rengini santim santim kaybediyordu.

balıkçı tekneleri yan yatmış, deniz suyunu ahşap kaplamalarına yakıştırmaya çalışıyor, uzakta görünen alış veriş merkezi, ceset yığınlarının közlerini bir balık ağı gibi bir araya topluyordu.

hemen yanımdan geçen kargalar, kanatlarına yapışmış petrol birikintilerini damlatarak geçiyor, bense bu yenik şehrin is ve kül birikintilerine aldırış etmeksizin tepemdeki soluk aydınlığa bakınıyordum. paltom ayaz bir tuz ve köpük dolu çamur lekeleriyle kaplıydı. ve kargalar, kentin bir duvar çatlağına benzeyen gökyüzünü çığlıklarıyla yırtıyordu.

yanımdan birkaç canlı yayın arabası geçişiyor, cnn muhabiri bir işaret parmağını kulağına bastırmış, diğer eliyle yıkıntı saat kulesini gösteriyor, üzerinde un yazan –ki doksanlarda çocukken hepimizin gerçekten un taşıdığını sandığımız- o malum dört çarpı dörtler ve paletli araçlar meydanın hemen yanındaki duvar kalıntılarının üzerinden ilerlemeye çalışıyordu.

yürürken dizlerimin üzerindeki yırtıklara aldırış etmeksizin yakamdaki kırmızı ruj lekesini silmeye çalıştığımı hatırlıyorum. ya da, tüm coğrafyayı unuttuğumu, bir çırpıda. bir çırpı, koca bir ormanı yakar biliyorsun.

dünya üçüncü dünya savaşına hazırlanıyor, nasa uzaya adam göndermekten vazgeçiyor, zira “herkesin iyiliği için…” sloganı şimdi başka bir anlam kazanıyordu. isyancılar uzay mekiğini uçaksavarla düşürüyor, merkel bugün tüm dünyada yalnızlaşıyordu.

tüm bunlar senin yüzünden biliyorsun. armstrong, ohio’da yatak döşek yatıyor ama, normalde tüm uzay adamları erken ölürler biliyorsun. insan o karanlık boşluğa bulaştığından beri, ne arıyor zannediyorsun? elini uzatıp alabilirmisin şimdi uçuşan sesleri sonsuzluğun en dibinden?

bir karadelik kaç “gidiyorum?” biriktirir? bir f-16 kaç “sus” tutar kanatlarında? bir şehir en çok hangi ayağının tekmesiyle yıkılır? hatırladığım kadarıyla solak değildin… gidiyordun, öyle bir sağ bir sol, gecede kaybolurken…

en çok pazartesiler acıtır canını dünyanın biliyorsun, ve tüm bunlar senin yüzünden sevgilim. bir haftanın, neye uğrayacağını bilmediğin hikayesinin en başında, bir başına, ve eksik.

senden sonra, demli çay bardaklarında batırdım savaş gemilerini. şehrin ilk öpücüğüne aldandığım bütün caddeleri yakıp yıktım… biliyorsun ama en çok, en çok baharda güzeldir kıyısı olan şehirler…

suratıma tokat gibi çarpan, kapı, kapılar, gıcırtı ve musluk damlayışlarını sustursun istedim, bir kamikaze uçağının gurultusu. ve tüm bunlar senin yüzünden biliyorsun…

üzülme sen ama, senden sonra olağanüstü şeyler oldu bu şehirde.

kahvelerde televizyonlar “aranıyor…” diye gösteriyor seni, ve her pazar eylem düzenliyor hala kayıp anneleri… katırların sırtında ölüler taşınırken, bir telaş kaçırıyorum birini, uçsuz bucaksız coğrafyalarda. ama biliyorsun, hala insanlar ölüyor, ölüyor düşler. ve biliyorsun, sen öldürdün en çok, zihnimdeki kalabalığı… şimdi töredir biliyorsun, git artık buradan. bizimkiler çok uzakta olamaz…

yüzüme baktığında arkanda kalan şehir tutuştu birden, ben seni kadraja sığdırdım.

üzülme sen bir de, ben alışkınım. senden sonra olağanüstü şeyler oldu, bir bilsen.

biliyorsun sevgilim, bu ülkede katliamlar canlı yayınlanır.