.

“bin altına, yeşim taşından bir havan eli satın aldım. / yüreğim saygı duygularıyla dolu senin evine getiriyorum.
beni gerçekten seviyorsan, tanrı'nın iksirini bu havan eliyle kendin döv.”
bir çin hikayesi / sadık tilki kadın

az önce; sıhhiye’deki üst geçidin orada, otobüsün camından bakunin’i gördüğüme dair yemin edebilirim. ben mavi halk otobüsündeki kalabalığın arasından çıkmaya çalışırken, sanırım karanlıkta kalan merdivenlerin arasında kayboldu.
ve ben şimdi yine; 413 numaralı altınpark-çankaya otobüsünü, farlarından tanımaya çalışırken, ankara’nın o hep soğuk yüzlü kalan caddelerine yılın ilk karı düşmeye başlamıştı. avucumla tutmak istediğim birkaç tane oldu ama, üstümdeki beton yığını, tüm bu şevkimi elinden geldiğince kırmaya çalışıyor, aralıklarla geçişen trenlerin gürültüsü, örs ve çekicimi birbirine çarpıştırarak, bu beyaz taneciklere anlamsız bir seslendirme yapıyordu.
avucumu kanatırcasına sıktığım çok oldu ama; bugün el çizgilerimin kaderimi değil, kaderimin el çizgilerimi böylesine belirleyeceğini tahmin bile edemiyordum…
bana “git!” dedin… “git, bende bir şeyin kalmadı…”
“herkes elindeki kağıdı bıraksın, hadis yazma dönemi kapanmıştır…” diye gökyüzünden bir ses duysam, ancak bu kadar şaşırabilirdim…
bana “git!” dedin, oysa ben en çok; en çok sana gelmiştim, uzun uzak yollardan… ki en çok uzak yollar, insanı acıtır biliyorsun…
ve ben, en son şehir yandığında kaybettim, / düşlerimin eskizlerini.
ve sen bunu -gayet iyi- bilmiyorsun…
otobüsün cızırtılı floresanları retinamda patlamasaydı, daha fazla bir şeyin gözlerimi acıtamayacağını düşünürdüm ama, şimdi ben artık gözlerimi nasıl gömebileceğimi bile inan bilmiyordum…
aşık adam biraz da emanetçidir / ve elleri düş kırıklarıyla kesiktir biliyorsun.
otobüs, çevreli caddesine saptığında kar yağışı iyiden iyiye silecekleri zor duruma sokmuş, ön camda parıldayan tanecikler baş döndürücü alacalı bir renk gösterisini geceye armağan ediyordu.
her aşk bir otobüs yolculuğudur. / hem kendi gider, hem düşlerini götürür bilmiyorsun... oysa en çok ben biliyorum, uzun uzak yolların birkaç valiz dolusu düş taşıdığını…
eğer “git!” deyişin o gece kulağımda patlamasaydı, ve bu terk edişin meşru faili eğer sen olmasaydın, her pencerenin aynı göğe baktığına dair yemin edebilirdim, ve çay bardakları tozlu rafta selam durmazdı böylesi bir aykırı olmayan durumda…
bütün binaların koridorları neden genellikle boş olur?
ve neden bütün apartman boşluklarında benzer hikayeler vardır?
ve neden? neden insan, bunca acı varken bir bombanın açtığı çukurları kapatamaz?
caddelerin ışıklarını merak eder hep?… geceleyin, büyük şehirlerin?…
birbirinden kaçan otomobil lambalarını?… kaldırımlara küskün kapalı kepenkleri?…
ama koşması güzeldir bence, yalnızlığa inat / yalnızlığa sarılarak…
otobüs bangır bangır inliyordu ve merdivenleri gres yağı kokuyordu. benden başka kimse kalmamış, kravatını hafifçe açmış açık mavi gömlekli şoför dikiz aynasından ters ters bakıyordu ama, ben hâla kendimi aldatıyordum biliyor musun?
hâla, senden sonra, kendimi…
ikinci kattaki rahmi bey, alparslan türkeş’i gösterdiği için evine aldığı ilk televizyonu camdan attıktan sonra, otuz yılın ardından ilk defa yeni bir renkli plazma alalı tam bir yıl; aydınlıkevler lisesi’nden kovulduğu için bir gece ansızın okulun duvarına kocaman harflerle “beni unutmayın!” yazarak bayrakları yarıya indiren karşı komşunun oğlu dışkapı’da babasının şahin’iyle bariyerlere dalıp tekerlekli sandalyeye bağlanalı on bir ay; üst kattakilerin en küçük evde kalmış kızı şaheser’i istemeye geldiklerinde, kendilerine yapılan şeyin “kısır mı yoksa pilav mı?” sorunsalına dahil olan dünürlerini, gıda zehirlenmesinden ötürü hastaneye kaldırıldığımız geceden sonra dokuz ay geçti…
bakunin ne düşünür bilmiyorum; sokaklar, yaşamın devamlılığına delalettir ama, kaldırımlardan kadınlar geçiyor, anlamsız bakışlı adamlar…
bir mucizenin zamanı orta yerinden bölmesi, tüm gözlerde bir floresan patlaması yaratabilir biliyorsun… yani en azından bu benim fikrim…
çok zaman geçti / çok aldandık…
geri dönüp birbirimize bakamayacağımız kadar karanlık bizim sokak.
ve çok kadın tanıdım sonra / çok avucumu sıktım ben ama;
ellerin sevgilim / ellerin hâla kan kokuyor senin...