.

che süper bir insandı, ben o kadar değilim
en güzel sözü aslında ulus baker söylemişti: “okuyun lan biraz…”
ben çok hikaye dinledim bilir misin? deniz’leri, kızıldere’yi, çorum’u, maraş’ı…
okudum sonra az da olsa, auschwitz’i, che’yi, şili’yi, bolivya’yı, stalingrad’ı, vietnam’ı…
ha sonra gördüm, öldürülen gazetecileri, aydınları, şairleri…
çocuktum, bi gün eve geldim… bir profilo televizyonumuz vardı… böyle düğmeleri çat çat diye ses çıkaran dolap gibi bişey… annem ağlıyordu anlıyomusun? ağlıyordu…canlı yayında gösteriyordu televizyonlar…
evvelinde anlamadım, yanıyordu bir bina…
çok sonra anladım belki, çok sonra tanıdım…
sonra çocukları öldürdüler…
çok hikaye dinledim; işkenceleri, intihar edenleri, sürülenleri…
aslında tarih, kitaplarda anlatıldığı kadar şanlı değildi…
dünya’yı anlamaya başladığım bi ara, yeni bi parti kurulmuştu, büyük bir heyecanla…
insanlar “özgürlük” adını duvarlara yazmak yerine bağırmayı tercih etmiş falan filan…
neyse bir ara tatilde memlekete gittim… köyden tanıdığım genç kitleyi nerde bulurum diye düşünürken, biri tuttu kolumdan o partinin il başkanlığına gittik… içimde oturtmaya çalıştığım “devrimci” kişiliğim inatla havada durmaktaydı… hani bir yer tarifi yaparsın ya;
“sola dön, yürü…”
“yok daha kestirmesi var…”
neyse; merdiven ışıkları cızırdayan, lağım kokulu bir binanın gıcırtılı kapılarından geçtik…
içerde yaşlı bir adam –ki sonra il başkanı olduğunu öğrendiğim pos bıyıklı amca- masa başında sessizce oturuyor, yaşlı bir sahaf gibi gelmeyen müşterilerini beklercesine gazetesini okuyordu…
hmm, içerden bir horultu duydum…
girdik…
kenarda bir soba, karşıda televizyon açık… bilindik popüler bir program ekranda…
televizyonun iki yanında aradığım topluluk…
bir yandan çay içiliyor, bir yandan çekirdek yeniyor…
eee neylersin, dışarısı soğuk…
bir gün, iki gün, bir hafta…
bir hafta sonunda belki ilk kez birinin ağzından konuyla alakalı bir cümle duyuldu:
“devrim, zor değil…” gibisinden bir cümleydi…
hani “babamın kondansatörü var…” gibi gerekli kelimenin içinde kullanılıp, görevini yerine getirmenin haklı sevincini yansıtan bir ödev cümlesi gibi bişey…
“devrim, zor değil…”
şimdi gülümsedim:
omlet mi lan bu?
bir gün, iki gün, üç gün, dört, beş, altı… bir hafta…
çekirdek çıtırtısı, bizim köyün gençlerinden başkasına ses çıkarmayan kapı gıcırtısı, on beş kişinin pür dikkat izlediği hışırtılı televizyon, sobanın üstündeki demlik, çay kaşıkları…
lan bi dışarı çıkın, bişey yapın, hasta mısınız siz?
devrim öyle bişey değil lan…
birkaç ay sonra seçim oldu, iki yüz seçmenli köyde o dediğim partiye çıkan oy sayısını açıklıyorum:
iki…
abicim bari çaykur’a saygınız olsun…
bi dönem bağlama çalmaya niyet ettim… bir karşı duruş sergilemeliydim…
türküler, marşlar söylemeliydim…
on beş sene sonra, bağlama çalmayı bırakasım gelmiyor değil…
zira olay öyle bir duruma dönüştü ki;
bizimkiler, iki türkü dinleyip, cümle içinde “özgürlük” kelimesini kullanınca, çayın soğumasına izin vermeyen yürekleri soğuyor devrim adına bir şey yaptıklarını düşünerek…
abicim o iş öyle olmaz…
yani o senin dediğin, ruhsal bir mastrubasyondur…
babam alevi diye alevi, kürt diye kürt olmadığım gibi, en basit söylemiyle solcu da olmamalıyım…
sembolleri hava atma unsuru haline getirerek, iki türkü söyleyerek olmaz o iş…
insandan, emekten yanaysanız solcusundur, sermayeden yanaysan sağcı…
senin dediğin o diğer kavramlar sonradan gelir…
okumazsan, araştırmazsan, kendine bişey katmazsan, en kısasından düşünmezsen, ne farkın kalır abicim diğerinden?
neyse işte bak, biz böyle böyle büyüdük…
bi gün hayatımıza sosyal ağ diye bişey zerk ettiler…
gerisi daha da gülünesi…
birbirinin kopyası adamlar türedi…
ben de yoğun şekilde şu feysbuk denen zımbırtıyı kullandım durdum…
birbirinin kopyası adamlar…
dinlemeden, izlemeden, okumadan bişeyler paylaşanlar, beğenenler türedi…
mesela şu an rahatım… bu yazıyı yazarken, onların bunu okumayacağını biliyorum…
zira, zordur…
ece temelkuran’ın deyimiyle: bu arka’aşlar, birer yayın organı gibi çalışırlar… che resmiyle bir sözünü birleştirip yayınlayan birinin sonrasında aynı sözü paylaşıp dururlar…
sonra işte ne bileyim böyle sayfalardan, kopyalayıp yapıştırırlar…
belki hiçbir zaman o sözün şairini bilmezler, yada belki şiiri o kadar zannederler…
tamamını hiç okumamışlardır…
fakat işte sevgiliye gönderme yaparlar, devrimci ruhlarını tatmin etmenin gururunu yaşarlar falan filan…
deniz’in adı ezberlenmiştir, che’ninde…
özgürlüklerden bahsederler, ama lenin’in “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı okumamışlardır…
1899’da yazılmış aga, ne gerek var…
marx’ın karikatür dergilerinde yayınlanan resimlerinin üstündeki baloncuklarda bir şeyler yazmasa, söylediklerinden haberleri dahi olmayacaktır…
ki “dialektik” belki de böyle bişeydir ha?
ben mesela, “toplumun dayatmaları…” diye haykıran, sol görüşlü, özgürlükçü, devrimci, kadın hakları savunucusu gördüm… yani en azından o böyle diyordu…
güzellik yarışmasına katılmayı istiyordu mesela…
bu işte bir yanlışlık var gibi geldi bana?
nasıl olacak o devrim?
“yoldaş ben güzel miyim?”
abicim hastamısınız siz, devrim öyle bişey değil…
“haydi iç de çay koyayım…”

*başlık ah muhsin ünlü’ nün resulullah’la benim aramdaki farklar şiirine; son söz, hatırlat da haziran sonlarında çocukluğumu yakalım şiirine bir göndermedir.