.

(veya geç kalınmış zamanlara soneler)

bence siz; çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayınız acılarınızı...

uykusuz gecelerde mesela...

ben büyüdüm, öğrendim.

çocukken boynuma geçirdiğim kravatların yalan söylüyordu baba.

mesela ben; buluttan buluta atlarken sevdalara karışıp, yol gözlerken ayak uçlarının tıkırtısına kulak kabartarak, yanarken bekleyişler ve düşlerle, gelmeyeceğini ve sevmeyeceğini bile bile, gecelere aldanıp, büyüdüm öğrendim... ve irrasyonel yalnızlıklara böldüm geceyi...

olsun be güzeldi... güzeldi çocukluğum...

ama sonra büyüdüm, acıdım.

çocuklar kovdu beni oyunlarından biliyor musun anne?

sokakların pamuk şekercilerinin sesini duyuyor, ter tutmuş sırtıma eski atletlerden yaptığın bezi koyuyor musun hala?

şimdi yorgun ve kırgın otururken kaldırım tozlarının üstünde, dizlerim çoktan kabuk tutmuşken, kalbim herşeye kanıyor anne, görüyor musun?

ben büyüdüm.

‎büyüyordum işte ve; "çocuk" diyordu öğretmenim...

döndü, baktı bir kez daha, fısıldadı:

"lanetli çocuk..."

ama ben hala bir çocuk gibi koşturuyorum servise, sanki eve gidince benim olacak.. ya da erken gitmezsem eve götürmeyecek..

kahretsin zili duymadım!

çocuktum; iki berlin birleşiyordu ve biz, çocuk ağzımızı yayarak izliyorduk siyah beyaz televizyonlardan, dünya'nın sonsuz sanılan ayrılıklarını.

öyle çocuksuydu işte... ben evciliği dışardan izliyordum. oyuna alınırım belki diye... oysa sen bilyelerine aldanıyordun hain çocukların...

ben büyüdüm, acıdım, çürüdüm.

sonra bi gün, bir kuytuda gözlerini bağladılar nazım'ın… çocukları kandırıyor diye anların en saflığında… yersiz vaatlere salıyor diye ağzına bir yazma sıkıştırıp, halatlarla dolanmış ellerinin üzerine bir tekme indirip, attılar karanlık içine karanlık gecenin...

ne yaptın be usta?

"güzel günler!" koca bir yalan...

artık renkli şekerlerle gelme kapıma, annem hırsız biliyor umutlardan aşırdığım...

bahçedeki söğüte asılı salıncağı, kış diye kaldırdım bugün, belki bahara be usta...

dünya yalan söylüyordu anlıyor musun? dünya yalan söylüyordu.

peki senin de tenine kasım soğukları değdi mi? senin de yüzündeki yorgun tebessüm, rüzgarların elinden tutup gitti mi?

yitirişlere adanılan bir ömürde, sahip çıkamadığımız bir çocuksu aşkın izleri, hala göğüs kafesimi intihara zorlarken, senin de şehrinde yalnızlık tohumları bitti mi?

hala ısınmaya çalışan iki yorgun ayağın, o yasaklı bahçelere dalmak istiyor mu?

hala yazıyor musun gecelere o bekleyiş romanını?

hala pencerenin kenarına dayanıp gecelerin ışıltılarına dalıyor musun uzaktan?

senin de şehrinin kuşları terk-i diyar etti mi?

ağzımızın ıslaklığı son hıdırellezde tahtını kurak iklimlere bırakmışken, çatlamış kalmış coğrafyada süzülen ellerimde, hala saçlarının nağmeleri süzülürken, ve hala yorulmaksızın atışırken kalp ağrılarım, sökülmeye yüz tutmuş ömrümün bu yüzündeki duvarın boyası, griye bulandırırken kırık düşlerimizi, senin de umutların tenhalarda yitti mi?

milat sayılırken artık bu geç zamanlar, geri dönüşsüzlüğe salınmış ne çok geçmiş varsa, ve ne kadar gülücük varsa sevdaya dair, koca bir çuvala doldurup, senden kalanları da kenarına sığdırıp, bir daha anımsamamak için bir türlü unutamadığım yüzünü, artık sahibi olamadığım o göz yaşlarının aynından yakama iliştirip, giderken isteksiz adımlarla sonsuzluğa, senin de bu ayrılık ağırına gitti mi?

sen sadece zillere basıp kaçtın geç bi vakit...

şimdi ben;

düğümlenip boğazımın orta yerinde, soluksuz bırakan bir içki misali, yanarken içten içe, alımlı alacalı gündüzlerin şakağına dayayıp bıçağı, ikiye ayırıyorum zamanı... yine avazların yorgun düşüp köşeye çekildiği bir gece, -yani bu gece- tutunup bırakmadan yerküreyi yalınlaştırıp gözümün önünde, yalnızca özlemlerin garipliği, ve hasretlerden payıma düşen gelecek -gelmesini istemediğim- günlere, yanımda götüreceğim boş bakışlardan başka, tek bir gülümseme yok ceplerimde... işte bekleyiş, işte umut... tuğlalarını birer birer kırdığım çocukluğuma, ve koca bir boşlukla geçmiş bir gençliğe, bir yazılı kağıdı bırakmamı çok gören, kader denilen birşey varsa, kusup kinimi tam içine, yürüyorum...

yalnızca... yürüyorum...

ve büyüyorum…

büyüdüm. yürürken… acırken… büyüdüm…

öğrendim.

oysa biz; bölmeliydik seninle, hayatı orta yerinden... susmalıydık haince içimize süzülen, o yaramaz çocukluklara... gülmeliydik inadına, kanamışlıkların, ve bir başına kalmışlıkların... yarmalıydık acılardan ve ayrılışlardan önümüze çekilen o koca dağları...

ve unutmalıydık birbirimizi, nereden başladıysa orada kalarak...

ben büyüdüm, acıdım.

acıdım, büyüdüm…

içimde bir çocuk hala, beş taşın birini arıyor...

ve hala bilyelerini saklıyor bir küçük torbanın içinde...

büyümek mi acıtan? acılar mı büyüten?

kaşlarını çatıp sabırsızlıkla açıyor hala erimiş çikolatayı, sakız kutularından seçiyor en renkli olanı...

büyümek mi acıtan? acılar mı büyüten?

ama bir yanımda yorgun ve suskun bir dev, elleriyle sarmalıyor kum tanelerini...

beceriksiz yetişkinliklerle diziyor rayları...

büyümek mi acıtan? acılar mı büyüten?

kusup kinini yine kendi içine, ve ağlamaklı erkekliklere sığdırıp yanılmışlıklarını, sesleniyor kendi kendine;

bi cevap verin!

“büyümek mi acıtan? acılar mı büyüten?”

ben büyüdüm, acıdım, kaybettim…

ben zaten alıştım... vitrinlerden eli tutulup çekiştirilen çocuklar gibi, gelişine aldanıp her gidişe bir alacalı camekan gibi bakakalmaya…

ben büyüdüm.

hayır! giden sen değilsin...

yarım bırakılmış çocukluğum...

çocukluğum…

büyüdüm ama ben,

çocukluğumu özledim.

gorbaçov’un kelindeki çizgiyi bile…