.

geçtiğimiz haftanın gündemine 28 şubat hakkında başlatılan soruşturma darbe vurdu. ondan önceki gündemimiz de 12 eylül davasıydı.

akp, kemalist bürokrasiye karşı on yıldır yürüttüğü mücadeleden büyük ölçüde zaferle çıktı. şimdi de eski darbecileri yargılayarak taçlandırmak istiyor zaferini. erdoğan ne kadar “bu bir rövanş değil” dese de özellikle 28 şubat soruşturmasıyla rövanş isteyen muhafazakar tabanıın arzularını tatmin etmeyi amaçladığı açık.
bir burjuva partisinin darbelerle hesaplaşıp hesaplaşamayacağı ayrı bir konu. üzerinde bu yazıda durmak istemiyorum. akp’nin nezdinde türkiye burjuvazisinin asker ve sivil bürokrasiyi hizaya sokma mücadelesi hakkında ise çok şey yazıldı-çizildi, tekrar etmeye gerek yok.

benim üzerinde durmak istediğim konu, akp kurmaylarının –özellikle arınç’ın- artık darbeler döneminin bittiği ile ilgili söylemleri.

mesela en son şöyle demiş arınç:

“...arada sırada silahına davranıp topunu tankını meclisin kapısına dayayarak darbe yaptım diyenler geçmişte kaldı. ... eskiden birileri kaşlarını çattığı zaman güçlü bir öksürmeyle şapkasını alıp gidenlerin devri bitti. 10 senedir topla, tüfekle yıkılmayan bir ak parti var.”

internetten aratılırsa daha pek çok akp kurmayının pek çok açıklaması bulunabilir konuyla ilgili.

sadece akp kurmayları olsa artık darbeler devrinin bittiğini söyleyen, üzerinde durmazdık belki. akp yöneticilerinin zafer sarhoşluğuna yorup güler geçerdik bunlara. fakat ülkenin ideolojik atmosferine ciddi etkisi olan “saygın” liberal aydınlar da sık sık artık otoriter rejimlerin devrinin geçtiğini dile getiriyorlar. darbeler çağı bitti diyorlar. mesela ahmet altan geçen gün bir yazısında artık dünyanın değiştiğini, bu yeni dünyada darbecilere ve diktaörlere yer olmadığını, esad’ın bu değişim rüzgarlarına dayanamayacağını, ve hatta bu değişim rüzgarlarıın kısa sürede rusya çin ve iran’ı da saracağını söylüyordu. insanlığı, yeryüzünü özgürlük ve demokrasi güneşinin ısıttığı güzel günler bekliyormuş. inanın, eğer bizi de oraya çekmeye çalışmasa altan’ı yaşadığı hayaller dünyasından çıkarmaya kıyamazdım. kimilerinin çeşitli kimyasallar aracılığı ile ulaşmaya çalıştığı kafaya ayık haldeyken sahip adam. ne mutlu ona!

fakat kazın ayağı hiç de öyle akp kurmayları ile liberallerin iddia ettiği gibi değil. neden mi? durun elimden geldiğince açıklamaya çalışayım.

devlet dediğimiz kurum, özünde bir coğrafyada şiddet tekelini ele geçirmiş en büyük güçten başka birşey değildir. devleti diğer toplumsal örgütlenme şekillerinden ayıran en belirgin özelliği onun aldığı kararları bireylere çeşitli baskı mekanizmaları aracılığı ile dayatabiliyor olmasıdır. devletin aldığı kararları kitlelere dayatacak şiddet araçlarına sahip olmadığını hayal edin. böyle bir durumda kitlelerin devleti tanıması, onun kurumlarına dahil olması yada onun aldığı kararları uygulaması için hiçbir sebep kalmazdı. insanlar, farklı ortaklıkları temelinde devlete alternatif farklı örgütlenmelerin inşasına girişirlerdi. devlet adını verdiğimiz kurum da silikleşerek toplumda varolan sayısız örgütlenme formundan birisi haline gelirdi. bu açıdan bakıldığında, devletin özünde silahlı insanlar topluluğu olduğunu söylemek çok da uçuk bir tanımlama yapmak olmaz herhalde.

üstelik devlet, toplumun üzerinde konumlamış, kendisi için var olan bir fenomen de değildir. egemen sınıfın doğrudan bir parçası, uzantısıdır. elindeki şidde tekelini egemen sınıfların varoluş koşullarını korumak için kullanır. olağan dönemlerde ne kadar tarafsız ve sınıflar üstü bir görüntü çizmeye çalışsa da, devletin sınıfsal niteliği egemen sınıfın varlık koşullarının yok oluşun eşiğine geldiği dönemlerde kör gözüm parmağıma dercesine belirginleşir. kendileri de birer köle sahibi olan roma senatörlerini düşünün; onların köle isyanları karşısında ılımlı bir tutum sergilemeleri beklenebilir miydi mesela? yada burjuva fransız cumhuriyetinin özel mülkiyetin ilgasına girişmiş parisli komünarlarla uzlaşmaya gitmesi? bunlar çok uzak örnekler diyorsanız yakın tarihimizdeki 12 eylül’e bakalım. her biri sınıflı toplumda ayrıcalıklı bir konuma sahip olan –hatta kimileri doğrudan burjuvalaşmış olan- generallerin sınıflı toplum gözlerinin önünde çökerken kışlalarında sessiz sakin beklemeleri nasıl mümkün olabilirdi?

demokrasi ve darbe gibi kavramlara da yukarıda söylediklerimin ışığında bakılmalı. burjuva demokrasisi, burjuva devletin belki de en işlevsel formudur. fakat burjuvazi için kesinlikle vazgeçilmez değildir. hatta tam aksine sınıf mücadelesinin kızıştığı dönemlerde demokrasinin sağladığı kısıtlı özgürlükler egemen sınıfların temellerine saldırılan taarruz alanlarına dönüşür ezilenler için. bu sebepten sınıf mücadelesinin sertleştiği dönemlerde burjuvazi, ekonomik iktidarını kaybetme korkusu ile siyasal iktidarından –tabi geçici olarak- seve seve vazgeçer. alman burjuvazisinin nazilere verdiği destek, ispanyol burjuvazisinin iç savaşta cumhuriyetçilerin değil de faşistlerin yanında saf tutmuş olması, tüsiad’ın 12 eylül’cülere düzdüğü methiyeler... örnekler çoğaltılabilir.

eğer sınıf mücadelesini devrinin geçtiğini söyleyebilseydik, egemen sınıflar bundan sonra egemenliklerini asla tehdit altında hissetmeyecek diyebilseydik akp’lilerin ve liberallerin “artık darbeler devri bitti” iddiasına hak verebilirdik. fakat geride bıraktığımız on yılda pek çok ülkede patlak veren işçi isyanları ve genel grevler, önümüzdeki yüzyılın burjuvazi için hiç de kolay geçmeyeceğinin habercisi. daha fazla kar elde etme güdüsü ile milyonlarca insanın hayatına son verecek savaşlar çıkarmaktan bile çekinmeyen bir sınıfın ayrıcalıklarının toptan imhası ihtimali ile yüz yüze geldiğinde demokrasi oyununu kurallarına göre oynayacağını düşünebilmek için gerekli olan kafaya nasıl ulaşılacağını ben bilmiyorum. onu ahmet altan’a sorun.

şöyle düşünün: türkiye kapitalizmi tıpkı bugün yunanistanın olduğu gibi çıkmaza girdi diyelim. kapitalizmin bu krizden çıkabilmesinin tek yolu da krizin faturasını emekçi kitlelerin omuzlarına yıkmak olsun. emekçi kitleler ise yine bugün yunan işçi sınıfının yaptığı gibi o faturayı ödemek istemiyor olsunlar. genel grevlerle, direnişlerle, hatta bugün suriye’de olduğu gibi yeri geldiğinde silahlı eylemlerle burjuvaziye dirensinler. seçimler de böyle bir durumda seçenek olmaktan çıkacaktır, çünkü kitlelerin o kadar radikalleştiği bir atmosferde sandıktan burjuvazinin işine gelecek bir sonuç çıkartmak imkansız olur. (bugün yunanistan egemen sınıfının pek çok üyesi seçimlerde olası bir sosyalist zaferden çekindiklerini açıkca itiraf ediyorlar.) hangi aklı selim insan bu şartlar altında burjuvazinin, burjuva partilerinin, burjuva yazar çizer tayfanın, kısacası sınıflı toplumun kaymağını yiyen tüm ayrıcalıklıların hep bir ağızdan kendilerini kurtarması için orduyu göreve çağırmayacağını iddia edebilir ki?

(yazıyı çok uzattık. eğer robi buralardaysa kesin dalmıştır uykuya şimdiye kadar. o yüzden bitirelim artık. )

toparlayacak olursak: askeri darbeler, burjuvazinin egemenliğini tehdit altında hissetiği zamanlarda gösterdiği bir tür savunma refleksidir. bu yüzden de kapitalizmin tarihi bir bakıma askeri darbelerin de tarihidir. ve kapitalizm tarihin çöplüğüne atılmadığı sürece de “darbeler devri” bitmeyecektir. hakiki demokratların, militarizm karşıtlarının yapması gereken ise bizzat darbelerin organize edicisi olan burjuvazinin siyasal temsilcilerinden demokrasi dilenciliği yapmak değil, bu kokuşmuş düzeni tarihe gömmek için mücadele etmektir.