.

yazılarını pek okumam, hatta çok 5-6 tane yazısını okumuşumdur. o yüzden baştan "okumadan eleştiriyorsunuz" diyecek olanların çok haklı olduklarını belirteyim, gereksiz polemik olmasın.

milliyetle başlayalım. milliyet bir ara radikal'e mi özenip yoksa nasıl olsa aynı çiftliğin yumurtasıyız mı deyip nasıl yaptıysa üniversitelere satış büroları kurmuştu. böyle akbil gişesi gibi plastik kabinler falan. bir ihtimal o yıllar internet yeni yeni yaygınlaşırken batılı bir fikri milyon dolarlar karşılığı memlekete getiren reklam ajansının kurgusudur bu büfeler ya bir şekilde kurulmuşlardı işte. 2000 yılı 19 aralık'ı şafağında biz beyazlayan saçlar ve sancıyan sol taraflarla uyandığımızda bu büfelerde satılan milliyetlerin manşetleriyle dehşete düşeyazdık: "sahte oruç, kanlı iftar". o esnada ölenleri omuzlamak için bile vaktimiz olmadığından ve şehirde eşkıyalar kovaladığından çocukları ilgilenemedik. birkaç gün sonrasındaysa -en azından bazı okullarda- bu büfeler yakılıp ters çevrilmişti, oluyor öyle. burada cam kapı edebiyatına girip de eleştirecek olanlar varsa, onlardan da çok özür dilerim, hiç havamda değilim gençler.

neyse ece hanım da bu milliyet de yazardı, yazarmış. biz bunu ırak savaşı arifesinde fark ettik herhalde. o zaman milliyet'in manşeti "biz de varız" idi ece temelkuran da yazısına "biz de yokuz, hadi bakalım" başlığını atmıştı. hoşumuza gitmişti, biz de yokuz hakkaten, hadi bakalım. yine o günlerde biz haliyle kızılay dolaylarında tezkere kovalarken ve kimimiz gaz bombası kimimiz taşla yere düşerken bu şekilde yazıyordu ece hanım, aferin. hayır hayır, yanlış anladınız, gelip bizimle sokakta taş atsın demiyoruz, edward said yürekliliği başkadır, topuklu ayakkabılarla panzer kovalamak bambaşka.

sonra ben uzun zaman okumadım ne yalan söyleyeyim, fakat facebook'ta falan yazıları paylaşılıyor, bakıyoruz haliyle. televizyona çıkıyor çokça, işte bizce de iyi şeyler bunlar, söyledikleri falan. ayar vermek deniyor ya hallice işte, olsun öyle. ben o arada esasen made in europa ve bornova bornova filmlerini izlemişim, inan temelkuran'a laflar hazırlamışım. ece hanım'a ilgim o düzeyde düşünün, yani neredeyse yok denecek kadar. zaten genel olarak soluyla sağıyla, vicdanlısı ajitatörüyle, engin'i ve ardıç'ı ile medyaya pek de ilgim olamıyor. ancak gerçekten zekice ya da kolay görünmeyen bir şeyleri yazan yazarlara ve sadece bunları yazdıkları zamanlarda ilgi duyabiliyorum. yoksa üzülerek söylüyorum ama yazılarının çoğunu 10 saniyede falan hızlı hızlı göz atıp geçiyorum. ha bir de fıkra yazanların fıkralarını okuyorum, evet, okuyorum. ece temelkuran'ınsa retorikten öte bir numarasını göremedim o zamanlarda, tamam iyi şeyler söylüyor da benim bilmediğim bir şey de dediği yok, benim için yeni bir şey de. tamam bu tür şeyleri hakim medyada söylemesi de iyi bir şey ama keşke sırf bunun için sevseydim seni.

adı çok zikredilen çok hata yapar anlamına gelecek bir takım atasözlerimiz olsa gerek, düşününce akla gelmiyorlar. ece temelkuran da çok fazla ortalarda olduğu için ve 'sosyal medyayı etkili kullanma' uzmanı olduğu için adı çok ortalarda geçiyor ve iyisiyle kötüsüyle kendisinden çok bahsediliyor. hizmetçisi mi bakıcısı mı o kadınca'aza dair söyledikleri de kürt sorununa yaklaşımları da ister istemez kulağımıza çalınıyor. doğruluğu yanlışlığı bir yana bana kalırsa oldukça yüzeysel bir bakışaçısına sahip ya da öyle yazıyor.

sonra habertürk, ece hanımla yollarını ayırıyor. hayır, bizim meslekte işten çıkarmak, kovmak falan denir, tazminatı parça parça alabilmek için işyerine on kere gidilmesi gerekir, ece hanım tazminatını da çatır çatır alıyor, işten çıkıyor. fakat aynı anda pençelerini de görüyoruz, "ahmet, nedim ben!". mübarek! "mahir, hüseyin, ulaş; kurtuluşa kadar savaş!" tamam bi' za'met susunuz! fakat enteresan olan ahmet içerde, nedim içerde, ece dışarda. daha önce bekir coşkun meselesinde de olmuştu, sanki arkadaşlar gerilla komutanı olmuşlar da o yüzden çıkarılmışlar işlerinden; hepsi bir dreyfus havasında, hepsi bir insanlık dramı. bekir coşkun meselesini şöyle açıklamıştı habertürk; "biz bu arkadaşa ayda 27 bin lira mayış bağladık, sekreter verdik, araba verdik, ofis verdik, o bize ne vardı beya? napaydık, besleye miydik?" bir yerde haklı arkadaşım adamlar da. nihayetinde darülaceze değil, iktisadi girişim medya işi de. e ece konusunda da benzer bir açıklamaları var, sosyal medyayı kullanması konusunda. e şimdi iş böyleyken, e biraz da solcu kafasına sahipken insan kalkar patron kısmısında vicdan arar mı? yahut kalkıp da iktidara atarlanıyorsun da iktidarın zulmü senin hizmetçine, bakıcına değil de sana kadar vardıysa neden tutup patron gazetelerinde yazıyorsun. bir geylani türküsü dağlara gel diyor, gelme tabii, topuklu ayakkabı esprisini geçtim, köyden kente stratejisi çoktan geçmiştir.

bitti mi, bitmedi. şimdi yeni bir kampanya: "milliyet gazetesi tarafından 'süresiz izne' ayrılan gazeteci nuray mert ile ilgili ece temelkuran, sosyal medya kullanıcılarını soru sormaya çağırıyor: #nuraymerteneolacak". ağır konuşayım diyorum onu da kıyamıyorum da arkadaş biraz düstur biraz edep yahu! olm, 36 tane insanı bombaladılar öldürdüler, maltepe belediyesi taşeron işçileri iki ay oldu sokakta yatıyor, ben 6 ay olacak işsizim, devlet ebemizi sikiyor, daha da bize ne olacak? sana ne olacak, bir şey olmaz sana, hayat sana güzel, memleket sana. bir kere bekir coşkun 27 bin lira aldığına göre, nihayetinde şu an ekmeğinin peşinde değilsindir. yok derdin okunmaksa internette daha fazla okunursun, yok o da değil derdim itibar diyorsan, laneth sayfalarını açalım (10 entry gerek koşul).

daha var diyeceklerim de edebimi koruyarak bitireyim şimdilik. yani iyiler güzeller hoşlar ama biraz da sol fırsatçılık gibi görünmeye başlıyor bu haller. derdiniz üzüm yemekse yazacak mecra çok, derdiniz bağcı dövmekse savaşacak mecra da çok, biz gene olunca gene kızılay'a falan çıkıyoruz, buyrun gelin.