.

b i r z a m a n l a r g ü z e l k i z l a r i n e l l e r i n d e n t u t a n b u s a ğ e l i m ö z ü r l ü b i r ç o c u ğ u n p a r m a k l a r i n i b ü k t ü . v e b u n u n d a b i r h i k a y e si v a r . e l b e t t e .

tanrı affetsin ve gerekirse beni çaysızlıkla sınasın. zeka özürlü bir çocuğun parmaklarını büktüm.

önceki gün altyapı çalışmaları nedeniyle koparılmış bir elektrik kablosuyla oynayan bir çocuk gördüm. öğle arasıydı.

işçiler kabloyu ortada bırakıp gitmişti. ben çocuğu kazılmış geniş bir çukurun ortasında yere bakarken yakaladım. uzaktan onu bir işçi zannetmiştim. ben de her meraklı vatandaş gibi çalışmanın ne durumda sormak üzere yakınlaştıkça onun bir çocuk olduğunu fark ettim. çukura daha hızlı varabilmek için etrafından dolaşmak yerine, bir zamanlar güzel kızların ellerinden tutan bu sağ elimin de yardımıyla, yığılmış hafriyatının tepesine tırmandım ve çocuğa orada ne halt yediğini sordum. çocuk, annesi hariç herkese anlamsız gelecek sesler çıkartıp kabloyu eline aldı.

onu derhal bırakmasını söyledim. tam tersini yapmakta gecikmedi. trifaze kablonun uçlarını büyük şans eseri plastik kılıflarından tutarak açtı ve kabloyu bir çiçek demeti tutar gibi tutmaya başladı. aşağı inmeye yeltendiysem de, neden bilmiyorum, sürekli olarak yukarıda kalmayı tercih ediyordum.

çocuk kabloyu, sevgilisini elinde çiçekle bekleyen bir ben gibi tutuyordu. sevgilisini elinde çiçekle bekleyen bir ben göreniniz olmadığını bildiğimden nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışayım. sevgilisini elinde çiçekle bekleyen bir ben için söyleyebileceğimiz ilk şey; çiçeği elinde tutarken, bir taraftan da o çiçekler gibi var olan herşeyin var olmaya başlamasından itibaren eskimeye başlamasını asla ve asla içine sindirememesini düşündüğünün çıplak gözle bile gözlemlenebilir olmasıdır.

bu sebeple, yani çiçeklerin solmasının aşkların bir miadı olduğunu anımsatmasından ötürü, ben sevgilisine çiçek alır fakat sevgilisi gelmeden gidip bir köşeye bırakır.

çocuk da aynı çiçekle bekleyen ben gibi kablo üzerinde bir miktar düşündükten sonra onu yere bıraktı. bu kez de çömelip kabloya bakmaya başladı. parmaklarını kablonun açık ucuna yaklaştırıp dokunur gibi yaptı. o an tüm anlamsız hayatını birkaç saniye içerisine sığdırmayı başarmıştı. ölmek üzereydi. onu bilmiyorum ama ben hiç bir zaman bu kadar yakın olmamıştım. işte o bir kaç saniye içerisinde, ben dünya ve evren hakkında, güzel kızların her zaman kapalı olan gözleri, komik şeyler söyleyen dudakları ve her zaman sıcak olan elleri de dahil, bildiğim herşeyi unuttum. "dokunma lan" diye kükreyerek kendimi çukura attım ve kabloya dokunup dokunmamak arasında bir seçim yapmakta zorlanan çocuğun elini tuttum. bir zamanlar güzel kızların elinden tutan bu sağ elim ile çocuğun parmaklarını büktüm. daha fazla büktüm. çocuğun suratı ağlamaklı olana kadar büktüm. bir daha o kabloyu tutmayacağından emin olana kadar büktüm. güzel kızların ellerinden tutan bu sağ elimden eser kalmamışçasına büktüm.

elini bıraktıktan sonra çocuk çukurdan çok hızlı bir şekilde kaçmaya başladı. o kaçarken arkasından ona bir hayalet olduğumu ve bir daha bu kabloya dokunursa bir anda karşısına çıkıp bu kez onun elini kıracağımı söyledim. tuhaf olan şey bunu söylerken yapamayacağımdan emin olmama rağmen yapabileceğime müthiş inanmış olmamdı. beni anladığını sanmıyorum. acı duyup kaçarken kimse kimseyi anlamaz.

bence tanrı önce kendisini affetsin ve beni çaysızlıkla sınasın. evde çay kalmamış, çay, ey kablolarını ve çocuklarını ortada bırakan tanrım!

kahve içiyorum.