.

- böyle deme n’olur, kötü oluyorum…
- derim. insanların etlerini kemiren, evcil yaraları vardır gülseren.
- nasıl?
- şimdi sen demin dedin ya, “şiir okumayı severim.” diye.
- eee?
- e ben böylelikle bir şair, sen şiirde bahsi geçen “saçları ahenkle dans eden” o kadın oluyorsun.
- nasıl yani?
- ne nasıl gülseren? şampuan gibi.
- ne şampuanı be?
- sen demin dedin ya gülseren, “ben neşet ertaş’ta severim.” diye.
- eee, dedim, ne olmuş?
- işte sen, türküdeki gizli özne; ben de senin gibi ağlayıp yanan, acılarını bölüştüğün, senin gibi gülemeyen adamın zamiri oluyorum oluyorum.
- özne mi?
- zamir. zahir gibi bişey. sen annemin zahirisin gülseren.
- ne annesi halil?
- cümle içinde kullanınca daha anlamlı olur gülseren.
- ben anlamıyorum seni, anlamayacağım da halil.
- “de” bazen de dahi manasındadır gülseren. “da” da öyledir heralde.
- lütfen artık bırak. olmayacak şeyler söylüyorsun halil.
- olur niye olmasın gülseren, çubuk’taki evi satarız, ne bileyim üç beş bişey koyarız üstüne, borç harç falan belki, hem takılar falan, dışkapı’ya bilmem nereye taşınırız, mamak’ta olur belki, ne bileyim, idare et işte…
- mamak’mı? güldürme beni.
- sen gül gülseren, cemaline telli duvak yakışır senin.
- yakışmaz halil, sus artık.
- susmam gülseren, sen demin “fotoğraf çekinmeyi severim sen sevmiyorsun…” demedin mi?
- dedim de, eee?
- bizim suratımız fotoğrafı erken soldurur, senin gamzelerine gecesefası diksinler gülseren.
- git halil, başka birini bul işte.
- bulmam gülseren, benim külüstürü sattım, faik borcunu istiyordu. başka da biri yok çok şükür.
- ne alakası var şimdi bunla bunun?
- yani şimdi ben sana yüreğimi verirsem, hayatımda ilk defa birinden alacaklı olmuş oluyorum gülseren.
- yeter halil, lütfen yeter! …
- demin sen dedin ya, “yağmuru sevmiyorum…” diye.
- eee…
- aslında kirlenmiş ne varsa temizler bizim geçtiğimiz sokaklarda ama, ben de sevmem gülseren. yani senin “sevmem” dediğin hiçbir şeyi ben de sevmem, söz.
- nasıl bir saçmalık bu halil? ben yağmurdan ziyade seni sevmiyorum.
- ziyade mi? bak gördün mü, ben de beni sevmiyorumki gülseren, ikimiz de seni sevelim ne çıkar?
- yeter halil, kapatmam lazım, kapı çalıyor…
- gitme ama, rencide oluyorum gülseren.
- lütfen arama artık içip içip. geçen gün müzeyyen senar’ı babama dinletmişsin.
- demin sen, “ben güzel miyim?” dedin ya hani…
- eee?
- huysuzsun ama güzelsin gülseren…
- kapatıyorum halil, hoşça kal.
- şarkılar seni de söyler gülseren…
inkilap sokak sessizdi. çatılardan damlayan son yağmur taneleri, tentelerin üzerinde ritimsiz tıpırdıyordu. birkaç adam, dublelerinin son yudumlarını kafalarına dikiyor, paltolarının düğmelerini çekiştirerek sahanlıklardan dışarı adım atıyor, paketlerini buruşturup fırlatıyor, son sigaralarını içlerine çekip, soğuk havadan ötürü ağızlarından çıkan dumana, bir “of!” dolu nikotini sıkıştırıyorlardı.
birkaç baslı bar gümbürtüsünün, derinlerden gelen yankısına ve topuklarının çamur birikintilerinden çıkardığı hışırdayışlara aldırmaksızın yürüdüler.
- işte böyle hilmi abi. ben o gün, beş diye ikiye basınca, böyle böyle yittim kolaylıkla. ben hâla, bu telefon kulübesindeyim her gece ama, telefonun öbür ucu, kulübeye sığmayacak kadar çok be abi.
pos bıyıklarının altından güldü. deli kader, gecenin son voltasını atıyor, ıslanmış paltosuna yapışan yağlı saçlarının saçaklarını, kararmış parmaklarıyla açmaya çalışıyordu.
- oğlum bırak böyle şeyleri; görmedin bile. o sana masallar anlatmazdı ki.
- ben anlatsın istemedim ki abi. böylelikle ben, bilmediğim o masalı, kendi kendime yazıyorum.
bayındır’a doğru yürürken, birkaç çöpçünün hızla çekiştirdikleri konteynırların teker sesleri yankılanıyordu. rumeli’nin kapısından girerken, hilmi sustu. bir iç çekti.

- işte böyle böyle bi kadın tanıdım o gün abi, böyle bi kadın sevdim,
inanmazsın ama, dokunduğu her şeyden bir masal yaratıyordu.