.

98 sonu, 99 başı olabilir, tarihte yanılmak insanlık kederi, geçmişin unutulması ki kişiyi mutlu bile edebilir. bir kesk mitingi, öcalan suriye'den uğratılmış o ara italya'da mı nerede ve her nasılsa yan yana gelebilen en az üç tosuncuk zatına ana caddelerde küfredebilmekte. hatta o zamanın haberlerinden biridir: "erzurum ülkü ocakları önünde toplanan bir grup thy'ye yürüyerek kendilerine italya'ya uçak bileti temin edilmesini istediler, bunu kabul etmeyen thy görevlilerini darbettiler." (o vakitler darbetmek vardı, hey gidi). neyse işte bizim öyle bir artık içimizin daraldığı zamanlar, her akşam geçmek zorunda olduğum sıhhiye köprüsü altında bu tip rezilliklerle karşılaştığım zamanlar, gençtim bir şey edemedim, zamanlar. bir kesk mitingi...

biz uzak yerlerden gelmiş eski arkadaşları bulmuş, simit falan kemirip sendikal açmazları pek bir kibir bulaşık tartışırken, arkalardan kürdistan kortejleri toplanmaya başladılar. ve pek çoğu devletin bizatihi memurlarının oluşturduğu bu 15 bin kişinin söylediği buydu: "gerilla vuruyor, kürdistan'ı kuruyor!", basit, açık, net. pespayeliğe, soytarılığa lüzum bırakmayacak gibisinden. ne ordu hataları, ne komplo teorileri, ne çift taraflı sahte üzüntü demogojileri; gerilla vuruyor kürdistan'ı kuruyor.

flashforward

birkaç yıl önce, dağlıca baskını sonrası, dükkanı basan bir grup serseri, kafalarında kuş tünese haberleri olmayacak saç modelleriyle, neden bayrak asmadığımı sordular; inanılmaz delikanlı cevap verdim, burada söylersem kibir gibi gözükür. sonucunda ne onların cesaretleri yetti benim dükkan camlarımı indirmeye, ne de ben daha ileri gidip bir ikisini tokatlamaya meylettim. ama hemen yamacımızda koca koca marketler kırıldı, döküldü, yağmalandı, boykot edildi. gerçi benim dükkanı batırmam da böyle böyle oldu, hiç girmeyelim de ama nihayetinde ne dediysem onu dedim.

flashpekback

90ların başında henüz siyasal öğrenici, örnekalıcı konumundayken bilgesu erenus'u tutuklamışlardı, "analar, size yalvarıyorum, çocuklarınızı askere göndermeyin" dediği için. o zamanlar bütün solun da katıldığı "askere gitme, kardeş kanı dökme" kampanyası vardı. fakat garip değil mi o zamanlar balıkesir'deki askeri deri fabrikası, ayda 2 bin kefen diker gönderirdi de büyükşehirlerde kimse kimseye höt zöt edemezdi. askere gidenin ölmesinin meşru olduğu zamanlardı.

flashtahlilligeçiş

tam ne zaman değişti bu işler; kürtler büyükşehirlere yerleşip büyükşehirli konumlarını sürdürmeyi asıl önemli iş sanarlarken mi, yoksa türkler öcalan'ı yakalamanın her şeyin sonu olduğunu sanarak cahil cesareti kazanalı mı? solcular "iki tarafın da kayıplarına" kayıtsız şartsız "üzülmeye" başlayalı mı?

flashtoday

üzülmüyorum kimselerin ölümüne, üzüntünün arkasına sığınmıyorum, ortada olan şey ve çöüzümü bu kadar belliyken, üzüntülerden muteber olamıyorum. üzülmek istemiyorsanız, havanda su dövmeyiniz, kürdistan için özgürlük isteyiniz, kayıtsız ve şartsız -ve "o olmasaydı" da anam "yunan'a orospu olmayacaktı" merak etmeyiniz... bunu istediğiniz de bunu da anlarsınız: gerilla vuruyor kürdistan'ı kuruyor!

roj baş gerilla...

.

bir yazı yazınca insan bir takım tepkilerle karşılaşmak istiyor. trol dedikleri türe dahil olma hevesi değil de düşündüğünü -sınırlı bir otosansürden geçirdikten sonra- üstelik düşündüğünün genel düşünülene uzaklığını bile bile dosdoğru yazılmış halinde, haliyle bazı tepkiler gelse iyiydi. yok, herkes benim gibi düşünüyorsa, ben niye buradayımdır ki?

kimse neredeyse benim gibi düşünmüyor, düşünen ifade etmiyor!

aynur hanımkızımız gibi trt şeş barış elçisi bir kızımızı, bilet fiyatlarının minimum 50 lira olduğu bir yerde yuhalıyorlarsa ve liberaller için mevzu, darala darala kendi sınıflarının bu serdar ortaçgillerine indirgeniyorsa;
"roj baş gerilla" diyene "eyvallah baba, o da senin görüşün, ama 13 şehit de içimizi yakıyor" diyen varsa ve iç bir türlü yanmaktan bitemiyorsa;
sağda solda kürtlere saldıranlardan bir tanesi bile laneth'te yorum yapacak cesarete sahip değilse;
amına koduğumun retorik düzenlemeli, sıralamalı, indirgemeli, madddeleştirmeli cümlelerinden ben bile sıkıldıysam;
% 50, 25, 12,5 oy oranlıların - zenon paradoksu gibi, bölünü bölüne yavrum- yekünü bir bana ses etmiyorsa;

ya okunma istatistiklerinden şüphe ederim ya da okurlarda. iyice sarhoş, ayyaş, berdeber, berduş, keltoş bellediniz beni be! oğlum kızım; senin fatih'in istanbul'u fethettiğin yaştan beri benim 4 mü 5 mi emin değilim dgm, 8-10 asliye ceza davam sürüyor. eşek sıpası, pek yazmıyorum diye benim siyasal bakışımı bu kadar sığ mı alıyorsun? senin yaşından fazla kere fazla ben panzer taşlamalı, polis dürtmeli eylem yönetmişimdir, yönetmek diyorum, katılmak değil. ha ama nasılsa bulgaristan göçmeni, pomçe pomak falan, dediği tam anlamasam da kürtçü değildir, diyorsan pek yanılıyorsun. tam anlaman için: kürtler, bağımsız olmadıkça bu memlekette huzur da başka tartışma da olmaz, diyorum, ekliyorum, bunun biricik yolu da kürtlerin savaşımıdır!

peki bunları deyince ben savaş yanlısı, militarist, etnisiteci falan oluyorum da neden bu sorun oluyor. yok herkes liberalse aynur'u kızımızı yuhalayanlar kimler, yahut sağda solda kürt avına çıkanlar? illa bizim taraftakiler barışçı olacak, ölen askerlere üzülecek *(*still kod ekledi italik hiç kullanasım kalmadı, nankör ben ) öte taraftaki gerilla cesedine leş diyecek, öldürdüğü için şenlik düzenleyecek. bunun adı insancıllık yani? adiloş bebem, bir türlü tanıyamadın sen de bunları.

taraf mı olacaksınız, olunuz. ama "barış" tarafı diye bir saçmalık ekseninde korkaklığın figüranı olmayınız. illa barış mı diyeceksiniz, kürdün ölüsüne leş diyenlerin çoğunluk olduğu yerde dağa çıkana da "bir mermi de benden aslanım" diyeceksiniz. yemedi mi ikincisi, siz 21 mart 2001'de yiten savaş karşıtlarındansınız, siz pardon da bir bok değilsiniz affedesiniz.

.

bu slogan, günümüzde pek çok açıdan geçerliliğini kaybetti. evet, geçmişte gerillanın kürdistanı kurmak için vurduğu bir dönem var. kürdistan’ı vurarak kurma ihtimalinin olduğu bir dönem var. ama o dönem geride kaldı. doksanların başında yaşanan iç savaş, bir tür yenişememe hali ile farklı bir boyut kazandı. ve önümüzdeki on yıllarda da, eğer olağanüstü elişmeler yaşanmazsa, bu durum sürecek. (tc’nin emperyalist bir güçle savaşa girmesi, batıda işçi hareketinin yükselmesi, kürt hareketinin bölünmesi vb.) işte söz konusu yenişememe hali, söz konusu sıkışıklık, tarafları başka arayışlar içine itti. kürt hareketinin batıdan çeşitli kesimlerle kurduğu çelişkili ittifaklar (tüsiad ile, marksist sol ile, yeri geldiğinde akp ile kurduğu ittifaklar); akp’nin son döneme kadar kürt sorununda mhp ve chp’ye nazaran daha ılımlı olması hep bu askeri tıkanıklığın doğurduğu sonuçlar. artık ne gerilla kürdistan’ı kurmak için vuruyor, ne de tc terörün kökünü kazımak için saldırıyor. iki taraf da, eğer aptal değillerse, askeri arenada birbirlerini ezemeyeceklerini biliyor. karşılıklı eylem ve operasyonlar daha çok siyasi zeminde avantaj sağlama aracı olarak kullanılıyor. bu noktada, başlıktaki slogan da günümüz gerçeğinin uzağına düşmüş oluyor.

bir de marksistlerdeki ulus devlet seviciliği var. (ulusalcılarda türk ulus devletine, “enternasyonalist”lerde müstakbel kürt ulus devletine yöneliyor bu sevgi) her halkın kendi kaderini tayin etme hakkı vardır. bu hak uğruna verilen mücadele de (ister silahlı ister silahsız) kesinlikle meşrudur. bu hakkı ve bu hak için verilen mücadeleyi meşru görmeyen herkesi türk şovenisti ilan etmekten de zerre çekinmem. ama ulusların kendi kaderini tayin hakkını kesin kes ayrılma ve burjuva ulus devlet kurmayla eş tutmayı da anlamıyorum.

ulus devlet aşaması, en nihayetinde burjuva demokratik bir görev. marksistler, diğer burjuva demokratik görevleri sürekli devrim anlayışı ile sosyalist mücadeleye bağlamışlar. yani hiçbir marksist, mesela, “önce monarşiyi yıkalım,ardından sosyalizm için mücadele edelim” demez. ama iş ulusal soruna gelince, pek çok yapı aşamacılığa teslim oluveriyor. “önce kendi ulus devletlerini kursunlar, sınıf mücadelesi sonraki mesele” cümlesini çeşitli kerelerde kurmuş yapıları bir çırpıda saymakta zorlanırım. sen, yükselen ulusal mücadeleyi sınıf eksenine çekmek için elinden geleni yaparsın. ezilen ulusun işçilerinin mücadelelerine anti kapitalist bir yön vermeye çalışırsın. buna rağmen ezilen ulus ayrılma ve ulus devlet kurmayı seçerse saygı duyar, daha da ötesi bu mücadelesine omuz verirsin. ama ayrılmaya ve yeni bir ulus devlet kurmaya daha başta bu kadar vurgu yapar, mücadeleyi kendi kaderini tayin hakkı için değil de” her şart altında muhakkak ayrılık” için yürütürsen varılacak nokta kaçınılmaz olarak burjuvaziye hizmet etmek için kurulmuş yeni bir ulus devlet olur.

kürt hareketinin de, kürt halkının da şu noktada ayrılıktan yana olmadığı gerçeği var bir de. bu birliktelik eğiliminin temelinde askeri sıkışmışlığın etkisi var mıdır bilemiyorum. fakat asıl sebebin başka olduğunu gözlemlemek zor değil. kürt hareketi burjuva (hadi en olmadı küçük burjuva) bir hareket. eh, politikası da sınıfsal özüne az çok uygun olacak. kürt hareketine de, kürt halkına da şu noktada ne getireceği bilinmeyen bir ayrılıktansa kendi bölgesinde alt-emperyalist bir güç olan tc ile birliktelik daha makul gözüküyor. bunu kürt önderler de defalarca ima ettiler. “kürt sorunu çözülürse türkiye bölgesinde önemli bir güç olur, biz bu sürece katkı yapmak istiyoruz” tarzı sözleri kaç kürt önderin ağzından duyduk saymadım. hemen yarın kürt illerinde referandum yapılsa, eşit bir birliktelik ile ayrılık arasında seçim yapmak zorunda kalsa kürtler, oyların “eşit birliktelikten yana” çıkacağını kestirmek zor değil. bu şartlar altında alan razı satan razıyken, kraldan çok kralcı olmak anlamsız. kürtlerin şimdiki güncel talepleri anadilde eğitim, özerklik, anayasal statü, öcalan ve diğer tutsaklara özgürlük vb. iken ayrı devlet kurmaya ısrarla ve inatla vurgu yapmayı anlayamam. (yine söylüyorum: ayrılma hakkı ve bu hak için verilen mücadele kesinlikle meşrudur. fakat bu hakkın her şart altında ayrılıktan yana kullanılması gerektiği düşüncesi yanlıştır. lenin ukkth’yi boşanma hakkına benzetiyor ya, o hesap. boşanma hakkını savunmak bütün çiftlerin boşanması gerektiğine inanmak değildir.)

başlıktaki sloganın tüm söylediklerime rağmen bir güncelliği de yok değil. son dönemde “sözde” liberal zevatın ağzında geviş gibi gevelediği bir muhabbet var: “silahla demokrasi mücadelesi mi verilirmiş!” sadece türkiye’de değil; hatta daha çok uluslararası arenada konuşuluyor. anlıyorum, küresel çapta mücadelenin bu kadar kızıştığı bir dönemde yasal zeminin dışındaki mücadelelerden paranoyakça bir korku duymaları normal. hatta sırf batı işçi sınıfına yol olmasın diye esad rejimine karşı mücadele eden muhaliflerin silah kullanmasının kınanması da normal. (muhalifler silahlarını bırakıp tankların önüne uzanınca filmlerdeki gibi olacak çünkü. esad’ın katilleri göz yaşları içinde tanklarından inip halkın arasına karışacaklar. hatta bu kenetlenmeyi penceresinden izleyen esad da duygusallaşıp imana gelecek, istifa edecek. ) ama anlıyor olmam bu söylemin iki yüzlü ve yavşakça olduğu gerçeğini değiştirmiyor. bugün, yeryüzünde kendini demokrat olarak niteleyen devletlerin hangisinin temellerinin çimentosu barut, demirleri de süngüden değil. amerikan bağımsızlık savaşı? fransız ihtilali? cromwell? daha dün uluslararası güçler demokrasi getirmek için irak ve afganistan’ı işgal etmedi mi ve bu işgale hepiniz alkış tutmadınız mı? bugün libya’yı bombalayan güçlerin “libya’da işi ne” ve türkiye bu güçlere lojistik destek sağlamıyor mu?

bu slogan, kesinkes ayrılığa vurgu yapmak için değil de burjuva hümanizmine (ya da/aynı zamanda parlementerizmine) meydan okumak için öne çıkarıldığı sürece güncelliğini korumaya devam eder. çünkü hemen yanı başşımızda beşar esad, “silahla demokrasi mücadelesi mi verilirmiş” sorusunun cevabını gün be gün vermeye devam ediyor!

.

vuran artık vurmasin , kuran da kursun ne kuracaksa.
yeminlen artık sıkıldım kendi payıma bu belirsizlikten. ülke mi kuracaksınız, sonuna kadar yaninizdayim, eşit haklara sahip olarak beraber mi yasayalim eyvallah basım üzerinde yer var. her türlü hak mucadelesinde yandaşınizim. ey tsk sen ne istiyorsun? para, güç? ömrümün sonuna kadar kazandığım sizin olsun. ama allah aşkına, muhammet isa hatırına dursun bu kıyım. kim ne istiyorsa alsın gitsin. herkesler mutlu olsun.
bugün oğlumun doğum günü, 5 yaşına basti. onu düşünüyorum, 15 sene sonra devlet tüm insanlık haklarını gasp ederek o'nu orduya çağıracak. ve hiç inanmadigi bir savaşın ortasına sürülecek belki. belki de allah göstermesin neyse yazamam o olasılığı, türlü şeyler gelecek başına.
ey halklar! n'olur kardeş olun artık. benim oğlum türkiye'den de kurdistan'dan da kıyaslanamaz şekilde kiymetlidir. vatan için vergi veriyorum yetmiyor mu? illa kan mi almak lazım?
sesimin ulaşamayacağı tüm yetkililer ve önderler , bu bir babanın çaresizce yakarışidir, evladimi bana bağışlayın. siktigim savaşını da alın ne yaparsanız yapin.

.

tezlerle devam:

1- demokrasi mücadelesi bile silahla verilir. bi' za'met boş geçin benim marksist literatürden vereceğim örnekleri, rambo dahil hollywood soğuk savaş filmlerine bakın. bulamadıysanız tekrarı 11 eylül'den sonra. demokrasi mücadelesisilahlı askere karanfil uzatarak değil, bizzat silahla verilir. ve dahası o karanfil uzatan kadına, süngülü, kuzey afrika lejyon birlikleri defalarca tecavüz etmiştir. fotoğrafın arkasını görmek istemeyenler, duvarınızı süsleyin onunla, peacemaker olun, zamanınız gelince tekrar konuşuruz.

2- bakalım o birlikte yaşama anketlerine/referandumlarına. bırakınız kürdistan'da yapılacak referandumu, türk tarafında eşitçe birlikte yaşama mı, köküne kibrit suyu sıkma mı tercihli bir referandum için oranlarınız nedir? hemen açıklıyorum:
% 50 konti garanti, so 1.35
%60 ve üstü, 1.55
%70 ve üstü, 1.65
%90'a dayanır, 1.85
iç savaş, handikaplı 2.00

fazlasını veren kupon varsa, oynarım. bursa'da yaşıyorum, eski bbp il yöneticisi bir muhasebeci sayesinde iç yüzünü öğrendiğim olaylar gördüm. bir marketler zinciri hakkında (sonrasında 250 milyara özür dilediler) yerel gazetenin haberinin ardından anarchy in bursa izledik. boşverin kürtler'in tercihini, size ne, türkler'in tercihi daha belirleyici değil mi?

3- kurulacak kürdistan, birleşik bağımsız kürdistan olmak koşuluyla slogan hala geçerlidir. pkk beri yana, pjak'ın geçen yılki eylem sayısını bilmeden tartışmayalım mevzuyu. ipucu benden; 2009'da pkk'den 15 kat fazla kayıp verdirmiştir pjak. bunu umursayın, sorunun bölgeselliğini de.

4- yeri gelmişken sorun tabii ki bölgeseldir. ortadoğu'da bu yıla kadar tüm sorunların iki kilit noktası bulunuyordu, biri malum filistin, diğer kürdistan. arap baharı da dedikleri kalkışmalar süreci, filistin sorununa bağlı olmaksızın kendi diktatörlerinin üzerine yürüyebilen yeni bir arap ayaklanmacılığının sinyallerini vererek ilk sorunu bertaraf etti. diğer sorunun çözümü ise arap olmadan müslüman olan iki halka bağlıdır esasen, iran ve türkiye halkları. kürt karşıtlığını bir yana bırakıp kendi iktidarlarına karşı ayaklanabilirlerse o kilidin içinde dönmüş demektir anahtar; hangi yöne, bakacağız.

5- iran konu olmuşken, pentagon planı anahatlarıyla bellidir. akp-chp-pkk ittifakıyla iran'a hücum. kılıçdaroğlu şahlanması, şii iran'a karşı bölgesel güç akp ve kürtler'e yönelik baskıya karşı pkk. bu plana karşı hareket edilecekse, tc-pkk ilişkilerindeki geçici baharlar tüm anlamını yitirir. siz kendi iç savaşınızı başka bir halkın kendi kaderini tayin hakkını çiğneyerek, başka bir ülkede kan dökerek sağlayacaksanız, gidiniz taraf'ta taraf olunuz. biz, her koşulda hem kürt özgürlüğünü, hem de abd karşıtlığını sürdüreceğiz.

6- pek güncel. bayram edilircesine 400 rakamı dolanıyor. utanılmasa balonların üzerine yazılıp göklenecek bu rakam. kandil'de 400 leş! devamı da gelecekmiş! bir kere kandil, bekaa değil, kamplardan oluşan bir alan değil. çevresinde ona yakın köy bulunan, fırını, terzisi, manavı olan bir bölge. dolayısıyla kim bu 400 (böyle bir sikik amerikan dizisi mi vardı ne). dahası buna bayram edilerek, hangi barış. ya da belki gerilla şimdi kalksa genelkurmay'ı havaya uçursa, bunu da mı lanetlemek zorunda kalacağız? insan hakları, ezenlerin ezilenlere karşı toleransı değil, ezilenlerin tek korunganı da değil, ezilenlerin küçücük bir mücadele silahıdır, ötesi etik ve ve kant'ın metafizik saygı kavramıdır, beni dürtmez.

7- 400 ölünün üzerinde oturuyoruz iki gündür. kim mehter marşı, zafer naraları çalıyorsa artık, onlar ki çoğunluk, bana söyletemeyeceklerini öğrensinler. benim playlistimde roj baj gerilla dönüyor, azadiye welate dönüyor. hiç de kürt olmadım, niyetim de yok. 400 ölünün üzerine uzanıp hatıra fotoğrafı çektirip, bir de bir de üstüne cesetlerin yüzüne tükürmeyi temel koşul sürüyorlarsa, benim şamarım yüzlerinedir. taraf mı olacağız, apaçıkça!

8- barış yanlılığı ettik, on yıllık sabır. kimse dinlemedi mi; bülent ersoy kadar olacaksınız, o kadarı farz. ve başka bir başlıktan devam edeceğiz ona da: askere gitme, kardeş kanı dökme!

.

bu başlığın altındaki ilk yazıya itiraz ederken, kalkış noktam yazının bağımsızlığa yaptığı aşırı vurguydu. yoksa yukarıda da belirttiğim gibi “silahla demokrasi mücadelesi mi verilirmiş”, yahut “hiçbir şey insan hayatından daha değerli değildir” tarzı muğlak bir hümanizme savrulmak değildi amacım. (insan hayatı elbette ki değerli. fakat insan hayatının ne kadar değerli olduğunu vurgulamak, onu korumak için yeterli olmuyor.)

z’nin itiraz ettiği “barışın dili” söylemi, özellikle 2007’den beri gündemimizde yer tutuyor. barışın dili, barışa taraf olmak gibi söylemler, kürt hareketi’nin düşüncelerini yasal zeminde ifade edebilmesi için tartışmalara uygun bir başlangıç oluyordu. “biz barış istiyoruz, ama adil bir barış” cümlesini kurduktan sonra hem cümlenin ilk kısmı ile birlikte yaşama isteğini dile getirmiş oluyordunuz, hem de cümlenin ikinci kısmındaki “adil barış”ın şartlarını sayarken birlikte eşitçe yaşamak için gerekli gördüğünüz şartları dile getirebiliyordunuz. gerçekçi olalım, eğer z’nin dediği gibi, selahattin demirtaş meclis kürsüsünden “bir mermi de benden aslanım” diye bağırsaydı, devlet kürtler tarafından kurulmuş yasal bir tek kanaryaseverler derneği bile bırakmazdı siyasi arenada. topyekün savaşın göze alındığı koşullarda böyle bir meydan okuma, böyle bir kopuş mümkün ve gerekli olabilir. fakat yukarıdaki yazımda da belirttiğim gibi askeri tıkanıklık iki tarafı da köprüleri tamamen yıkmaktan alıkoyuyor. (akp bdp’yi meclise çağırdı. anayasa tartışmalarına dahil olun dedi. tüm popülizmine rağmen akp bile kürt hareketi ile tüm iletişim kanallarını kapatmaya cesaret edemiyor.)

barışa taraf olmak söylemi belli bir tarihsel dönemde çözüme hizmet etmesi için ortaya atıldı ve bence de görevini yaptı. bu söylem sayesindedir ki kürt hareketi ortaya çıktığından beri ilk kez yasal zeminde kitlelere taleplerini anlatabildi. bu söylem sayesindedir ki daha dün kürt sözcüğünü diline almaktan çekinen egemenler kürt halkının meşru taleplerini uzun uzun tartışmak zorunda kaldı. fakat bu söylemin de zayıf bir karnı var. istenen barışın adil bir barış olduğu sık sık unutuluyor. barışın adil olması gerektiği unutulunca da kürt tarafına sık sık sitemler yükseliyor. “madem barış istiyorsunuz neden hala pkk’yi terör örgütü ilan etmiyorsunuz? neden ölen pkk’liler için üzülüyorsunuz? neden meclisi boykot ediyorsunuz? neden kitleleri sokak çatışmalarına sürüklüyorsunuz? vb. vb. vb.”

bugün trt’de bir adam vardı. kürtlere sesleniyordu: “madem barış istiyorsunuz neden savaşın devam etmesinin asıl sorumlularına kızmıyorsunuz? savaşı sürdüren pkk değil mi? hadi onu da geçtim 1984’te ilk kurşunu kim sıktı? bu savaşı ilk kim başlattı? savaşı asıl sürdürenlere kızmadığınız sürece barış konusundaki samimiyetinize inanılamaz.” (kelimesi kelimesine böyle demiyordu tabi. ben konuşmasını aklımda kaldığınca özetledim.)

kürt hareketinin barışın adil olması gerektiğini vurgulamada yetersiz olduğunu itiraf etmeliyiz. kürt halkının meşru talepleri siyasi söylemin terazisinde barış vurgusundan daha hafif kaldı. bu da söz konusu söylemin “ne olursa olsun barış” çizgisine savrulmasına yol açtı. ne olursa olsun barış gibi bir ihtimalin olmadığı, daha da ötesi bunun çözüm değil çözümün ertelenmesi olduğu da ortadadır.

kürt sorunu dediğimiz meselenin temelinde devletin kürt halkının bir dizi hakkını gaspetmiş olması yatıyor. sorunun çözümü de kürtlerin ulus olmaktan kaynaklanan ulusal haklarının iadesinen geçiyor. kürtlerin ulusal haklarına kavuşması yönünde atılmamış hiçbir adımın çözüme doğru atıldığı söylenemez. barışa doğru atılmış olabilir belki o adım, ama her barış çözüm getirmez. sevr mesela, ya da versailes. bunların ikisi de barıştı, ama ikisi de adil değildi. sorun çözmeyi bırakın, daha büyük sorunlar çıkardılar. demek ki barış her zaman iyi bir şey değil. demek ki insan hayatını kurtarmanın yolu her zaman barıştan geçmiyor. (versailes’in başlattığı süreç 50 milyon insanın ölümü ile sonuçlanmıştı hatırlarsanız.) demek ki barıştan değil, adil bir barıştan yana olmak gerek.

kürt sorununda tarafların ikisini de eleştirenler, iki tarafa da silah bırak çağrısı yapanlar muhtemelen iyi niyetli insanlardır. fakat içinde bulundukları yanlışın farkında değiller. aynı şartlara sahip, aynı amaç için savaşan eşit güçlere aynı anda “silah bırakın” çağrısı yapmak anlamlı olabilir. kürt sorununda ise durum daha karışık.

bir an için pkk konusunda türk şovenistlerinin haklı olduğunu düşünelim. pkk; gerçekten de uyuşturucu kaçakçısı, mafyatik, tek derdi kurduğu çıkara dayalı düzeni sürdürmek olan bölgesel bir suç örgütü olsun. pkk öyledir demiyorum. sadece bir an için öyle olduğunu hayal edelim diyorum. yine de bir şey değişmez. savaşın asıl suçlusu, savaş yüzünden asıl eleştirilmesi gereken devlet olmaya devam eder. pkk kürt sorununun yaratıcısı değildir, sonucudur. bütün siyasetini kürt halkının maruz kaldığı ulusal baskılar üzerine kurmaktadır. kürt ulusal sorununun çözümü durumunda kürt hareketi, sıradan, düzen içi bir akıma dönüşür. (türk ulusal hareketine önderlik eden kemalistlerin günümüzdeki durumuna bakın) günümüzde yaşanan savaş yüzünden pkk’yi eleştirmek faydasız ve tehlikelidir. faydasızdır, çünkü yukarıda da belirttiğim gibi pkk siyasetini kürt sorunu üzerine kurmuştur; kürt sorununu yaratan pkk’nin siyaseti değildir. tehlikelidir, çünkü sorunun asıl kaynağını, kürtler üzerindeki ulusal baskıyı gizler.

günümüzde kürt halkı kanunlarca yok sayılmakta, dilini eğitim sistemi ve kamusal alan içinde kullanması engellenmekte, kürt halkının kendi kendini yönetmesine izin verilmemektedir. mevcut statükonun devam etmesi bir tek sonuç doğurur: kürt halkının asimile olması ve türkiye’deki diğer pek çok halk gibi türkleşmesi. kürt halkı, kendisine dayatılan asimilasyon politikalarını kabul etmemekte, bu politikalara akla gelen her yöntemle direnmektedir. (bu cümlelerin aynısını daha önce kurdum ve daha sonra da kurmaya devam edeceğim) işte sorun budur; çözümün anahtarı da devletin elindedir. kürt halkı üzerindeki bütün ulusal baskılar ortadan kalkmadığı sürece devlet, bu sorundaki bütün aktörlerden daha haksız olmaya devam edecek.

barıştan yana olmakta bir sakınca yok. insanların ölüyor olmasından rahatsızlık duymakta da. yanlış olan, her barışın iyi olduğunu sanmakta. yukarıda da dediğim gibi, bazı barışlar savaşın sürmesinden çok daha fazla can kaybına yol açabiliyor. önemli olan adil bir barışı savunmak.

edit: yukarıda bir yerde kürt sorununu tanımladıktan sonra "çözümün anahtarı devletin elindedir" demişim. bu söz yanlış anlaşılmalara yol açabilir. orada kastedilen çözüm için mücadelenin ancak devletin çizdiği sınırlar içinde yürütülebileceği değil elbet. devlet izin vermediği sürece bu sorun çözülemez de demek istemedim. vurgulamaya çalıştığım bu sorunu doğuranın devletin yapabilecek durumda olmasına rağmen yapmadıkları olduğu idi.

.

biz başlığa ara verdiğimizde kendi aramızda sürdürdük tartışmayı bgbid'le. onun yukarıdaki yorumu ekseninde, kürt halkının ayrılma konusunda ne düşündüğünü çekiştirdik iki türk olarak. buraya da aktarmanın uygun olacağı kanısındayım. yalnız bakın bu tartışmalar bir yana, sri lanka modeli gibi uçuk ve kanlı planlar yapılması bir yana. bunlar tümüyle fikirdir, iş o kadar kanlı bir noktaya gelirse fikirlerimizle değil taşlarımızla anlatmak lazım derdimizi.

kürtlerin ayrılma talebi olmadığından emin değilim, kürt hareketinin olmayabilir ama kürt halkının içinden geçenin birlikte yaşamak olduğundan emin değilim. zira kürt hareketinin ya da son kürt isyanının ortaya çıkışında dayandığı toplumsal yapı kürt yoksul sınıfları ve daha açıkça topraksız köylülüktü. göçün ve kaçınılmaz kapitalist gelişimin etkisiyle bu sınıf önemli ölçüde kent yoksullarına dönüştü. yaşadıkları kentlerin türkiye kısmında olması onları ayrılma konusunda bir nebze yumuşatmış olabilir, emin değilim.

fakat asıl sorun hareketin hem temelini hem de motor gücünü oluşturan bu sınıfın bağımsızlığa gücünün yetmediği yerde başladı. ama önce şunu söyleyelim, bu sınıfın tek politik hedefi bağımsızlıktı. çünkü onlar yaşamlarının her alanındaki sömürüyü sömürgeciliğe bağlıyorlardı ve isyanlarının merkezi de burasıydı. nitekim pkk öncesi kürdistan'da hemen hemen bütün ağalar zümresi, tc'ye ve daha çok türkiye sermaye sınıfına göbekten bağlıydı. gap projesi bu bağlılığın devamını sağlamak içindi ve 80lerde inanılmaz bütçeler harcandı. pkk de o yıllarda ağa cezalandırırdı -bu önemli. dönelim güç yetirememeye; bu hedef küçültmeye dönüşmedi. ama müttefik ihtiyacı doğdu, bu ittifak için en uygun dost türkiye işçi sınıfıydı, ama malum o daha da güçsüzdü. geriye kürt orta burjuvazisi kaldı. orta burjuvazi diyorum, çünkü 90ların başı itibariyle sömürge konumunda olan kürdistan'ın sermayesi ne olursa olsun modern anlamda bir burjuvazisi yoktu, toprak gibi holding sahipleri zaten artık kürt değillerdi. işte bağımsızlığı asıl istemeyen bu sınıftır. hem çıkarları gereği, hem de yoksullardan duydukları korkudan ötürü. yazık ki türkiye solu da bu 'birarada yaşama' işini seviverdi. oysa bana kalırsa türk ve kürt emekçilerinin ortak mücadele vermesi de pek kolay görünmüyor.

bugünse karşılarındaki müthiş saldırganlık ve sivillerin de büyük kentlerde işin içine girmesi ve bölgesel karmaşa, kürt yoksullarını peşine takıldıkları orta burjuvaziden farklı düşünmeye zorluyor yine, yani farklı sınıflar, farklı çıkarlar geri dönüyor. hareketin içinde de bunun gerilimi yaşanıyor. artık sorun var olmak sorunu değil (öcalan 20 yıl bunu söyledi) sorun varlığı güven içinde sürdürmek.

yine de bu gerilimden -bölgesel çapta ciddi bir gelişme, irana saldırı gibi olmazsa- yakın zamanda bir şey çıkmaz.

marksistler ne yapmalı, ne yapabiliyorlar ki zaten pratikte? yaptıkları şeyi sürdürsünler, sürdürüyorlar da. yani biz türkiye tarafına bakarız, işçilerle uğraşırız (valla?!), halkların kardeşliği bilincini de geliştirmeye çalışırız. kürt yoksulları mevcut önderlikten koparlarsa zaten bağımızlık derler bence, o zaman da onu destekleriz. bugün için yaptığımız tahliller gereksiz kalacaktır. daha çok beyin jimnastiği gibi.

bana kalırsa, gidip orada mücadele falan etmem herhalde de, sorunun -kürt sorunu- yegane mantıklı çözümü bağımsızlık. türkiye devrimi için de böyle olduğunu düşünüyorum. geçmiş imparatorlukta olduğu gibi halklar birbirlerinin eteklerinden aşağı çekiştiriyorlar birbirlerini. o yüzden hiç değilse herkesin türküm dediği bir ülkede işler kolaylaşabilir. aynı şey kürdistan için de geçerli, ahmet türk gibi toprak ağalarının peşinden gitmekten kurtulurlar, biz de bu adamları savunmaktan.

.

yeni bir devlet kurmak istenmesine mi yanayım, kurulmasına çalışılan devletin ulus devlet olmasına mı yanayım... gerçekçi olmak gerekirse siz de haklısınız, işler böyle yürüyor. insanlar illa ki bir yere zincirlenecek. boğazınızı sözüm ona "bizim" egemenler sıkıyordu, artık "sizin" egemenlere köle olmak istiyorsunuz, ister istemez. yanmayacağım tek nokta birilerinin "bizim" egemenlerden kendilerini kurtarmaları olur. gerisi mi, ne diyeyim, ona sıra gelinceye kadar daha üzüleceğim çok şey var.