.

kaldığım soğuk çölde beyhude geçen zamanın verdiği haz ile…

***

günlerden senertesi idi…
vakit dar… yollar engebeli… güneş hiç batmayacak gibi ışıl ışıldı…
hüznün eşsiz melodileri yankılanıyordu kulağımda
yağmurdan sonra etrafa yayılan toprak kokusu hâkimdi…
derin derin nefes alıyordum, fesleğenler ilişti burnuma…
biraz buruk.. biraz şairane… annemi hatırlatıyordu fesleğenler bana…
hani sevmeye kıyamazsın ama sen bakmasan da büyür ya…
bazen dokunursun, dokunmana sebep sana karşılık verir ya o kokusunu..
öyle sever annem fesleğenleri…
beni, bizi sevdiği gibi…
tam bir anadolu kadınıdır annem..
hani biz söz vardır ya:
“kadın vardır, çerden çöpten aş eder; kadın vardır, pişmiş aşı taş eder..!”

***

günlerden senertesi idi…
vakit geniş… yollar düz … güneş ise çoktan batmıştı…
dilimde zeval olan düşler içinde, kavuniçi hayaller peşindeydim,
uzandım papatyaların yanına..
denize karşı olmasam da, ruhum tamda deniz kıyısındaydı…
gökyüzü ile denizi birleştiren o eşsiz ince parlak çizgi hâkimdi
ışık beyazken, bembeyaz çarşaflı geniş bir yatağa dönüştü birden
ardından çıplak, kuru, yapraksız bir ağaca bağlı salıncak oluverdi
tropik bi hayaldi benimkisi işte…
sağduyumu kaybetmiş bir şekilde çıktım hayallerin dışına
yalın ayak yürüdüm çayhaneye indim, ayakkabılarım elimde oturdum iskemleye…
düşlerden uyandım bir çay içtim tek şekerli…

***

günlerden senertesi idi…
sekiz’e beş kala…rüzgarlı bir havada…sirkeci tren garında…
bir kadın duvar dibinde adam silueti ile pazarlık yapıyor,
tam karşımda bir el “toparlanın gitmiyoruz” kitabını tutuyor …
ne kadar da ‘manidar’ diyorum içimden…
sonra o iki insanı ayıran veya o iki insanı birleştiren, hayali çizgide başladığını düşünüyorum yaşamın…
peronda valizleri taşıyan hamal ilişiyor gözüme…
alnında yılların çizgisi, sırtında kamburu …
elindeki şimendiferli köstekli saati dikkatimi çekiyor…
biraz yaklaşıyorum..
dilinde aynı replik “zaman bir kılıçtır”
işte o an anlıyorum saatin anlamını….