.

bir süredir kafamın içinde bu adam, şimdi hakkında yazayım dediğimde saçmalamaya ya da epey bir dağıtmaya başlayabilirim ama denemekten de zarar gelmez herhalde.

adını nasıl okuyacağız diye sormayın bana, o konu ebediyen ihtilaflı kalacak. söylenti odur ki halasıgiller mi ne pronounce as like the word through, but generally pronounce as thoro... yani canlar, bunların içanadolu ağzına yatkın bir tarafı varmış ailelerinin, massachusetts'in kırlığından, onlar bir garip söylerlermiş de, genelde thoro gibi okunurmuş, lakin o ikinci sözcükte de th ekini nasıl okuyacağınız zamanındaki ingilizce öğretmeninizin şivesine çok bağlı. laf arasında yeğenimin ilk ingilizce öğretmeni giresunluydu, kız 14 yaşına geldi hâlâ "angıl" diye okuyor uncle'ı. bunu önemsemem 'angıl' olmam dolayısıyla çok tuhaf sayılmamalı.

sonra tabii yaşamıyla ilgili bir şeyler söylemek falan gerekiyordu, açarsınız vikipedia'yı okursunuz onları. hatta mümkünse şimdi yapın bunu ki benim derli toplu olmasıyla tanınmayan kafamın kuyrukları kayıp tilkilerini boşuna takip etmeye çalışmayın. her neyse iyi bir aileden gelip, alayına isyan eden bir abimizdir thoreau. ama isyanı 150 yıl sonra türkiye'de isyan etmemeye örnek gösterilmiş, ne gam!

esas konu tabii ki bu. bizim memlekette thoreau pek tanınmaz, önceden de tanınmazdı. ben konuya ilişince bir bakayım dedim, üzerine tez hazırlayan falan olmuş mu (yök'ün sitesinde var yüksek lisans tezleri) orda bile pek yok. halbuki 30-40 küsur tane de felsefe bölümü var. biz, bizim memlekette 'amerikan felsefesi' deyince "ha william james mi, ha pragmatizm mi, ha sosyal darwinizm gülüm, ha ha ha" deyu güleriz. bu sözüm sana takiyettin mengüşoğlu'nun elinden, belinden gelme alman kafalı türkiye felsefesi: yıllarca bize amerikalıyı öcü gibi tanıttın. oysa amerikalı da olsa insan insandır. thoreau bırakın amerikalılığınca insan olmayı, bu kadar yıl sonra bizden daha bir insandır.

çoğunuzun da benim kadar duymuş olduğunuzu tahmin ediyorum. iki kaynaktan duyduk thoreau'nun adını: biri "waldo sen neden burada değilsin?" efsane cümlesidir. bu cümleyi kim nereden bilirse bilir, betty gibi sinefiller filmlerden bilirler büyük ihtimalle. biz ismet özel'in aynı isimli kitabından biliyoruz. olay şöyledir ki zamanının amerikan hükümetinin koyduğu bir vergiyi ödemeyen thoreau sonrasında 'sivil itaatsizlik' adını bizzat koyacağı eylemini başlatır, vergiyi ödemeyi reddeder, ama ek bir eyleme de girişmez. sonra işte zamanının kırmızı urbalıları ya da mavi ceketlileri (ha kırmızı urbalılar ingilizlerdi, o çok önceydi, demek ki mavi ceketlileri) alır paket ederler bizimkini. bir anarşist arkadaşıyla denk gelirler götürülürken, o zamanki anarşistlerin aktif eylem adamları olduğunu bilmem eklemeye gerek var mı, fakat eklemesem de eklemiş gibi yapınca bugünkülere iyi laf çarptığımdan güzel durdu. sorar anarşist kofti, beyaaaz aydın sandığı thoreau'yu derdest görünce şaşırıp: "henry, sen neden buradasın?" diye sorası olur, o da soruya soruyla: "waldo, sen neden burada değilsin?" diye 'sen' kısmını ardında 'asıl' sözcüğü de varmış gibi vurgu yaparak cevap verir.

fakat thoreau'nun adının son 5-6 yıldır daha sık geçer hale gelmesinin asıl nedeni öcalan'dır. milliyetçi ya da çekinik milliyetçi arkadaşlar öcalanla diyalog sorununu nasıl sindiriyorlarsa bunu da sindirecekler; son on yıldır memleketin entelektüel evrenini en fazla etkileyen 3-5 kişiden biridir o. şöyle ki kendisinin okuma listesinde bir kitap göründüğünde o kitap biraz daha fazla alınır, okunur ve sadece kendi kitlesi değil, aydınların da başına sarar. nihayetinde öcalan, "doğal yaşam" türü bir şeylerden bahsetmeye başladığında bunun en etkili kaynaklarından biri, hiç değilse batı için bizzat thoreau'ydu. tabii ki thoreau'nun kitaplarının çoğu türkçe basılmadığı için bizde daha çok sivil itaatsizlik teorisi ve pratiğiyle tanınır, öcalan'ı ve oradan merkezli okumaları da etkileyen bu yönü olmuştur.

ve yine bizde bugün çokça eleştirilen 'cumhuriyet aydını'na atfedilen hastalıklı yanlar sanılandan daha geneldir. yabancı dil avantajını kullanıp sağdan soldan kendi ucube teorisini desteklemek için tahrif edilmiş alıntılar yapmak sadece aydınlanmacı aydının değil ama solcusu, sağcısı bir bütün olarak topluma azdan biraz çok yukardan bakmayı edirne sarayında damızlanmış atalarının toplumsal genetik mirasında bulmuş aydının hastalığıdır bu. daha evvel ismet özel'den bahsederken ona atfedilen bir günahı da mevzu bahis etmiştik, elalemin şiirini çevirip biraz yerli yama yapanlar bile olmuştur. fakat tokmak kimdeyse o yapıyor ya daha çok, son zamanlarda tokmağı bol bulmuş yeni liberal tayfa bu işi doruğa çıkardı, en çok da onlar eleştiriyor olmasına rağmen. kendi tez ve tespitlerine, hükümeti açıkça destekleme ya da eleştirir gibi görünüp destekleme çabalarına enternasyonal referanslar bulmak için bunu çok yapar hale geldiler. ahmet insel, daha geçenlerde walter benjamin'in bir kavramını aldı başaşağı çevirip yutturmaya kalktı. ümit kıvanç, mevzuya uyanıp "liberalin de raconu var sanıyorduk" başlıklı yazıyla cevap verdi de uyandık. ha ahmet insel'i okuyanların sayısı on kat fazlaymış, hayat da adil değil zaten yavrucuğum. işte bu tür işler thoreau'nun da başına çok geldi, çok da gelmeye devam eder bu gidişle. zira kendisinin türkçe yayınlanan kitaplarının ana ekseni sivil itaatsizlik (walden gölü kıyısında da basıldı galiba). ve söz konusu olan sivil itaatsizlik olunca onu silahsızlandırmaya çalışanlar da çok oluyor.

lenin devlet ve devrim'e önsözde anlatıyordu bunu: “egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları ‘teselli etmek’ ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir.”

amaç gene öyledir. özellikle muhalefet etmek şiddetten, silahlandırılmış halk öfkesinden arındırıldığında ziyadesiyle ağzı kulaklarına varan liberal için bu pek daha bir böyledir. güler sabancı'nın kalkıp marx'tan alıntı yaptığı ülkedeyiz, o da batılı abilerinden öğrenmiştir bunu, ama marx'ın 'devlet aygıtının zor yoluyla yıkılmasını' teorize eden hayaletiyle karşılaşsalar bir gece altlarına ederler. herhangi bir hayaletle karşılaştıklarında altlarına etmelerini engelleyen bir şey yok da, buradaki hayalet metaforikti. yine marx'ın hayaletinin değil bizzat kendisinin parisli komünarlar'ı "...bugünkü anlayışımıza göre komünün yapmış olması gereken birçok şeyin savsaklanmış bulunması da, böyle açıklanır. kavranması en güç olan şey, kuşkusuz fransız bankasının kapıları önünde durduran o kutsal saygıdır. bu, ayrıca ağır bir siyasal yanlışlık da oldu. komünün elindeki banka, onbin rehineden daha değerliydi." diye eleştirdiği hatırlanırsa bizim liberallerin kendisine atfettiği ya da zaman zaman atfedebildikleri barışçıllıktan hayli uzak olduğu anlaşılır. hoş, adamın içini çıkarıp kaybedenler kulübü'nde bahsi geçen sakallı meyhane arkadaşı kıvamına getirdikten sonra ne atfetsen yaramaz.

neyi anlattığımı anladınız mı? ben anlatırken kayboldum.
"buradan thoreau'ya nasıl gidilir?"
"ooo, yanlış gelmişsin sen, ikinci paragraftan sağa dönecektin!"

thoreau'nun farklı eksenleri var, yazıyı sabırla buraya kadar okuyan az sayıdaki vefalı okur. birini biliyoruz; sivil itaatsizlik. bir diğeri doğa anlayışı ve doğayla kurduğu bağ. bu daha bir özel konu, aslında adamın asıl konusu da bu. fakat bunu ben de tam şimdi bildiğimi iddia edemem, o yüzden nasıl anlatacağımdan da emin değilim. şöyle diyeyim, kendisi döneminin seçkin ve durumu hallice bir ailesinden geliyor olmasına rağmen, her şeyi bir yana bırakıp ve (o dönem sanki çok varmış gibi) tüm teknolojiden uzaklaşıp walden gölü kıyısına yerleşiyor ve doğada çırılçıplak kalıyor (bu da metafor) ve işte bunun teorisiyle de ilgileniyor. yalnız o konudaki görüşlerini ben saçmalamayayım, onları başkası anlatsın. diğer yönü ise benim ilgi alanıma girecek kadar siyasi. işte tahrif edilen yanı da asıl burası. sivil itaatsizlik görüşünü hep bir gandhicilik gibi tanıtan, sanki koca thoreau duyarlı bir hippi ya da hipstermış gibi bize anlatanların karşısında üç maymun olacakları biçimde abimiz aslında siyasidir. "siyasi abeler" ise eskinin özgür gündem'inde çıkan qurix köşesinin bir klişesidir, onun yenisini bile kapattılar da bir ses etmedik laneth'ten, bize de az biraz ayıptır. hakkında 'individualist anarchist' de denilen thoreau, john brown'ın eylemlerini açıkça desteklemiştir. bunun ne önemi var demeden önce john brown'ın eylemlerine göz atmak da yarar var, o eylemler ki kendisine "kansas kasabı" lakabını ve önce yağlı kurşunu, sonra yağlı ilmeği kazandırmıştır. fakat köleliğe karşı olmanın artık tek geçerli bakış açısı olan günümüzde brown artık bir insanlık kahramanıdır da.

iki kitabı var elimde thoreau'nun, bir zaman bulursam örnek çevirileriyle yayınevi yayınevi gezmeyi düşünüyorum. işin aslı bir yayınevi editörüne gösterdim de, ama ne olur bilemiyorum. büyük ihtimalle alıcı bulamam da işte benimki bir umut. ve onu ekmek etmiş başka fakirlerin başına rüyalarda gelebildiği gibi belki bu sayfalarda görüp okuyan bir editörün keşfine sulanıyorum. burayı okuyan yayınevi editörü yok mudur, vardır, birini tanıyorum. yalnız bu yazıyı kafası güzel olmadan buraya kadar okuyanı pek yoktur. işte iki kitabı var, biri john brown üzerine biri de john brown'ın mücadele alanı olan kansas meselesine dair. çok kısa özetleyeyim: bildiğiniz gibi, toprakları açılan kansas'a 1850'li yıllarda hem köleciler, hem de kölecilik karşıtları yerleşti. zira kansas en yeni eyalet olması dolayısıyla oyu dengede etkili olacak bir yerdi ve iç savaş'a kadar da kölecilik konusunun gerçek çarpışma arenası oldu. john brown 4 oğlu ve iki damadını yanına alıp buraya gitti ve burada kölecilere karşı silahlı eylemler organize etti. hani biraz gerilla savaşı denilebilecek bir tarzda ve dahası karşı karşıya geldiğinde devletin askeriyle çatışmaktan da çekinmedi.
"ıyyy, terörist yaniiii!"
"sen bu kafayla yazının bu bölümüne kadar nasıl gelebildinse artık, vallahi öyle gerçekten"

artık toparlayalım, kalan üç beş okuru da kaybetmeden. thoreau için 'öyle böyle diyenler' var, sivil itaatsizlik diye isa'nın sol yanağını çevirmesini bize salık verenler var. ama işler öyle değil, thoreau ne kendi eyleminde devletle karşı karşıya gelmekten çekinmiş, ne de john brown'a olan sevgisini söylemeden başına gelecekleri tartmayı düşünmüştür. bize şimdi düşüncelerimiz için mücadele etmemeyi erdem diye yutturmaya kalkanlar var, bize yeni çağın sokrates'i diye kieerkegaard'dan başkasını bilmeyip kafa kaşıyanlar var, bize kırk bin tür vergi, bize susma yasaklarından evvel konuşma zorunlulukları var, bize kir, bize pas, bize tortusu var; bize bi' biz yokuz canlar.

o yüzden diyorum halkın çölüne bir fidan ekme niyetinde olan varsa basalım şu adamın kitaplarını, otuz-kırk küsur felsefe bölümünün müfredatına alalım, ama hakkı verilerek anlatılır, ama hakkında spekülasyonun dibine vurulur, ama işte onları o aşamadan sonra alırız ele.

.

laneth’te, büyük ihtimalle, şimdiye dek yazdığım en kısa yazının konusu zat-ı muhterem. kendisi hakkında söylenecek çok şey vardır da ben nedense anlatmaktan en çok keyif aldığım bölümü tercih edeceğim izninizle.

üç dört yıl evvel bir yerde okumuş olacağım, sanılanın aksine çoğu şeyi kitaplardan ve insanlardan öğrenmişimdir. ehehe nası verdim ayarı yaa, öhom, şaka şaka. ne diyordum, evet kitap okumuşluğum da vardır, okurum vakit buldukça, ama sinemaya dair yazmayı daha çok seviyorum, sonra efendime söyleyeyim still yazıların yanına poster ekliyor falan, epey fiyakalı duruyor ajklsda. kitaplar güzeldir, okumak güzeldir, ama abartmaya gerek yok, okumayı severiz dediysek aydınlanmacı da değiliz.

neyse, üç dört yıl evvel okuduğum bir bilmem neye göre bu thoreau zamanında kafa vergisini ödemeyi reddederek devletin meksika savaşı için ayırdığı bütçeye katkıda bulunmamayı tercih eder, iyi de eder bizce, lakin bu tavrını pek hoş karşılamayanlarca hapse atılır. derken, halası yahut teyzesi (bilumum kaynakta aunt diye geçtiği için, hala mı teyze mi kestiremiyoruz, çok da farklı değil zaten) vergi borcunu thoreau’dan habersiz ödeyince, bizimki salıverilir. hapishane izlenimlerini duymaya can atanlar, belki “şöyle boktandı”, “ne eziyetler çektim”, “az kalsın şişleniyordum” gibi içler acısı ifadeler işitmeye hazırlanmış olacaklar ki, eyleminden ve sonuçlarından zinhar pişmanlık duymayan thoreau’nun “hapishane nasıldı?” sorusuna verdiği yanıt onları şaşırtır: “sıcak çikolatası çok güzeldi.”

.

bazı konularda yanılmaya bayılıyorum. bu konu türlerinden bir tanesi, uzun zaman sonra sevgili arkadaşlarımın hala bir sese sahip oldukları ve benim onları duymak için kulaklarımı açmamın faydalı olabileceği gibi daha kişisel fikirlerimin oluşmasına yol açanlar ki onlar bütün yanılgılarım içinde en keyifli olanlar. diğeri ise internet aramasında ilk google sayfasında çıkmayan şeylerin yine de varolabilecekleri konusu, uzaylılar gibiler ama inanın varlar. sadece varlıklarını öğrenmeniz için transandantal bir deneyim yaşamanız gerekiyor, bu deneyimi ki isa çölde yaşamıştı, sizin kütüphane kataloglarına bakmanız bile yeterli olabilir.

thoreau'nun resistance to civil governement makalesi daha 1963'te vedat günyol tarafından türkçe'ye çevirilip basılmış. evvel dediğim gibi hala basılacak epey şey var ve bu basılmış metinlerin de yeniden basılmasına ihtiyaç olduğu söylenebilir. yalnız en azından konuya bir giriş yapabilmek için bizim başta yaptığımız özeti vedat günyol'un önsözde daha kapsamlı şekilde yaptığını (tam aynı kanıda değiliz thoreau'ya dair) ve kitabın da thoreau'nun en fazla bilinen ve etki uyandıran düşüncelerini içerdiğini söyleyelim. daha güzeli hepi topu okunması çok keyifli bu 50-55 sayfalık metni okuyucuya önerelim.

http://www.scribd.com

betty'nin her şeyi filmlerden öğrenmediğini ben hepinizden önce öğrenmiştim ki. yalnız onun hala öğrenemediği, öğrense de sıkça ders çıkarmadığı kendisinden haber almak istediğimizde adını biraz alaycı şekilde zikrederek kolay yoldan sonuca ulaşabildiğimiz. bu senin peynirin betty, deliğinden elbet çıkacaksın, bir de sevdiğin filmlere vurmayı o yüzden çok keyifli bir eylem sayıyoruz, kesinlikle unutulmayacaksın. asla yalnız yürümeyeceksin betty!