.

o kadar sikko bir süreçten geçiyorum ki, anlatsam, inanmazsınız çünkü “bu da bir şey mi?” dersiniz. koşulların herkese farklı ağırlıkta gelebileceğini bir yana bırakarak sadece şunu söylemek istiyorum, bu süreç bana doğaüstü bir güç kazandırdı. hani ortaokulda dünyanın bütün biyoloji hocaları birleşip vücudumuzdaki bazı sistemleri komutayla kontrol edemeyeceğimizi söyler ya, ben bunu tersine çıkardım. en az “kalbinize ‘dur!’ diyince durmaz” örneğinin tersi kadar absürd. evet o kadar sikko bir dönem ki, olumsuz sonuçlandığı takdirde bana bir buçuk yıla mal olacak bir başvuru aylardır sonuçlanmıyor, gidiyorum “bugün git on gün sonra ara” diyorlar. şimdi haklarını yemeyelim, eskiden “gel” derlerdi, şimdi aramak yetiyor. gerçi yıl olmuş 2012, uzay çağı, internet çağı ve daha birçok zırva çağında o kadar da olsun bırakın da. değil mi? sonra sabah uyanıyorum, dershaneye giden lise ergeni görünümünde bir velet, evet bana sorarsanız kesinlikle babası hastaydı ve faturaları o kesti aksi mümkün olamaz, bize 2.488.800 liralık bir elektrik faturası keserek kayboluyor. ben bir yandan müşteri yetkilisine bize yaptıkları şakanın hiç komik olmadığını anlatırken, diğer yandan çirkinin “ütüyü fişte unuttum bir gün, kesin benim yüzümden oldu. acaba ödemek için kredi mi çeksem?” sayıklamalarına “saçmalama gerizekalı!” diye gürlememek için dişimi sıkıyorum. telefondaki temsilci bana saçma sapan prosedürlerden bahsediyor ve bunca kafa sikmenin sonunda o hep karşıma çıkan şeyi söylüyor: “itirazınızın sonucu için on gün içinde bizi arayın”. doğaüstü güce dönecek olursak, bu güç, sinirli tabiatıma son dönemdeki bu ve bunun gibi başka olayların hatırı sayılır katkılarının eklenmesi sonucu başımın sol tarafında, insanı çatıdan atlayıp kurtulma isteğine dek götüren bir baş ağrısının doğması ile hasıl oldu. bir an lay lay lom diye gezerken, en basitinden başvuruyu düşünmemle başımın sol tarafındaki o illetin çıkagelmesi bir oluyor. misal gelin şimdi oturalım, konuşalım, sonra köpeğinize “marco! otur oğlum! marco! kalk!” emri verir gibi, bana “betty! başını ağrıt!” diye komut vermeniz yeterli. ben yanınızda aniden başımı tutarak oturduğum yerde kıvranabilirim. yani istediğim an, başımı ağrıtabiliyorum, saniyemi almıyor ve bu çok boktan bir mucize, evet.

kendimi çatıdan yuvarlamaktan alıkoymak için, rahatlamam gerekiyordu, kafamın içini boşaltmam bu habis ve gereksiz düşünceleri kovmam gerekiyordu. hayat memat meselesi bakın ve beni bu durumdan kurtaracak olanın mizah olduğunda karar kılmam uzun sürmedi. o mizah ki, yanında benim durumumun lafının edilmeyeceği pek çok durumda nelere muktedir olmuş. mizah hayatidir demem o ki, bu yüzden tupamarolar’ın iki adımlık bir hücrede on yıldan fazla bir süre geçirmiş olan üçüncü bölge komutanı mauricio rosencof’un ayakta durabilmeyi, o süreyi delirmeden geçirebilmeyi mizaha ve düşlere borçlu olduğunu söylemesi boşuna değil.

velhasıl kendime bu gereksiz ama zararlı düşünceleri yasak ettim, lafı açılınca kapattım ve sevgilimi kolundan tutup bir sürü woody allen filmi almaya gittim. zira bende sağlam mizah lafının çağrıştırdığı iki büyük insandan biridir woody. tabii işin burasında da biraz seçici olmak gerekiyor, mesela bir annie hall’u, ya da kahire’nin mor gülü’nü izlemek amacımızın tersine hizmet etmeye çok müsaittir. barındırdıkları mizah elbette en az diğerlerindeki kadar sağlamdır ama en az mizahı kadar yoğun bir hüzün kendilerine eşlik eder ki maazallah kurtuluşun birkaç kat yukarıda olduğunu düşünüp apartman yöneticisinin sik kadar bahçeyi cangıla çevirecekmiş gibi her metrekareye diktiği fidanları da kendimle beraber götürürüm. bu sebeple filmleri seçerken dikkatli davranmak gerekiyordu ve husbands and wives zaten vaat ettiği mizah itibariyle seçmek için pek fazla dikkat gerektirmeyen bir filmdi.

**
woody allen’ı tamlamalarla tanımlayın deseler, kesinlikle ilişkiler eksperi derim, kimi filmleri için de gelgitler komedyası. çünkü bir woody allen filminde kadınlar ve erkekler ilişkilerinde çok az istikrar gösterirler. filmin başında birlikte gördüğünüz bir çiftin ayrılarak başka çiçeklerden bal alması işten değildir. ve çok az woody allen filminde her şey başladığı yere döner. manhattan ya da hannah ve kız kardeşleri böyledir. husbands and wives da bunlar gibi gelgitlerle doludur. kadınlar takıntılıdır, erkekler daha da takıntılıdır, kafaları karışıktır, hisleri karmaşıktır, ilişkileri hepsinden karmaşıktır. ayrıldıklarında bekâr hayatını sevdiklerine inanırlar, ama bir şekilde birleştiklerinde evlilikten şaşmanın saçmalığını düşünürler. bir cephede her şey normale dönmüşken, bu sefer diğerinde hiçbir şey eskisi gibi değildir ama film burada kesilse bile, bir woody allen seyircisi olarak sonrasında ne olacağını kestiremezsiniz, tek bildiğiniz hikâyenin bir devamı varsa bunun burada bitmeyeceğidir.

husbands and wives’ta da bir grup insan var ve dönüşümlü olarak eşleşiyorlar desek yeri. tabii dışarıdan takviyeler de olmuyor değil. sabit olarak şunu söyleyebiliriz ki hiçbir ilişki sabit değil. olduğu yerde saymıyor, insanların aradıkları değişiyor, mevsimleri değişiyor ama takıntıları değişmiyor. judy davis’in karakteri, sally, eski kocasıyla da olsa, sevgilisiyle de olsa cinsel soğukluğu geçmiyor. ve kafasında o esnada dönen şeyler için, anlatsam inanmazsınız, diyor ki hakikaten öyle. sevgilisinin kirpi, kocasının tilki olduğunu düşünüp, sonra çevresindeki herkesi bu ayrıma göre bir bir değerlendiriyor. o esnada herif su içinde kalıyor tabii, ama tık yok. kirpi ile tilki de ne, derseniz, archiloschus’un bir dizesinden gelen bir karşıtlıkları vardır: “tilki pek çok şey bilir, ancak kirpi büyük, tek bir şey bilir.” şimdi sevişirken her seferinde aklında bunca bir düşünce olan biri ancak bir woody allen karakteri olabilir ve söyler misiniz, takıntılı değil de nedir? judy davis, woody allen’ın çoğu filminde başrole koyduğu o ukala, entelektüel, huysuz erkek karakterin kadın temsili gibidir ama onun tersine cinsel bir soğukluğu vardır, onun tersliği de buradadır. daha sakin ve masum görünen mia farrow ise esasında filmin en çalkantılı karakteridir; daha uysal ve anlayışlı olduğu için göze batmaz sadece. ama film sonlandığında görürsünüz onu bir de, “mia’ya bak hele!” dersiniz, tuttuğunu koparmıştır, liam neeson’ın boşta kalmaması da iyi olmuştur, gelin görün ki, az evvel bahsettiğimiz gibi bunun böyle sonlandığından asla emin olamazsınız.

mizah bu filmde yayılmıştır, hiçbir yerde doruğa çıkmaz. kendi kulvarındaki woody allen filmlerinden bu yönüyle ayrılabilir husbands and wives. woody allen’ın bütün filmlerini seversiniz, hepsini aynı oranda sevmenizse çok zordur. husbands and wives güzeldir, sevilesidir, klasik bir woody allen filmidir, belki bir hannah ve kızkardeşleri ya da kahire’nin mor gülü değildir. böyle bir iddiası zaten yoktur, oldukça kendi halinde bir filmdir. ve güzelliklerinden biri de budur, kendi dengesinde seyreder, bir woody allen filminden beklenen her şeyi verir. kimilerine bundan fazlasını da verir, fazladan bir tebessüme vesile olan bir tesadüf yaşatır. tilki ile kirpi detayını atlatamamışken aklınızı isaiah berlin’in, kirpi ile tilki karşıtlığı üzerine kurduğu ve seksen sayfa boyunca tolstoy’un bir tilki olduğunu savunduğu makalesi kurcalar, güzel olansa çağrışımın hani neredeyse filmden karşılık bulmasıdır; zira o anda woody allen öğrencisine tolstoy’dan bahseder:

“-tolstoy tam bir öğün gibidir. turgenyev muhteşem bir tatlı.
-dostoyevski?
-dostoyevski tam bir öğün, buğday tohumu ve vitamin hapıdır.”

belki bu diyalog, godard’ın küçük asker’indeki başka bir diyalogu çağrıştırır:

“-hiç plağın var mı?
-evet. ne istersin? bach?
-hayır çok geç. bach sabah sekiz içindir.
-mozart? beethoven?
-çok erken. mozart akşam 8 içindir. beethoven’ın müziği çok derindir. o gece yarısı içindir. şimdi dinlememiz gereken haydn.”

kafanız bunca güzel çağrışımla doluyken, sol tarafın istenmeyen misafiri aklınıza bile gelmez, sonra bir ara hatırlar da korkusuzca anarsınız. canınız belki bir godard filmi izlemek ister ve bir woody allen filminin nelere kadir olduğuna şaşarsınız.