.

o kadar tuhaf ki…

iki yıl evvel bir haber duydum. salgının coştuğu zamanlardı. theo angelopoulos domuz gribi olmuş, bu yüzden türkiye’ye yapacağı seyahati iptal etmiş, katılacağı konferansa gelemeyecekmiş, dediler.

iki yıl önce, hemen bu haberi aldığım gece bir rüya gördüm. (haklısınız, ben ve rüyalarım…) yine alabildiğine absürt, delice bir rüya. neyse, bilinçaltım üzerine teorileri sonraya bırakalım. evet, bir rüya gördüm. o konferans ankara’da gerçekleşmişti, angelopoulos da gelmişti. ben oradaydım, kafamı çeviriyordum ve yanımda kocaman gözlükleri ve hazır bekleyen tebessümüyle angelopoulos oturuyordu. söze öyle bir dalıyordu ki dibim düşüyordu: “şimdi grip olduk ya, sonunda ölmek de var”. ben hemen toparlamaya girişiyordum: “aman usta o nasıl söz? hem üçlemeyi bitirmeden nereye?” o gülüyordu, ben gülüyordum, sonra benim pek hazzetmediğim, sürekli heidegger “okumaları” yapan (bakın, okumuyor arkadaş, üstüne basa basa diyor kendisi “okumaları yapmak”. biraz saygı!) bir düdük gelip aptal saptal sorularıyla sohbetimizi piç ediyordu.

derken, ben gözümü açıyordum, angelopoulos başka bir âlemde kalmış, düdük desen, ya da ne diyecen bırak düdüğü, öğle olmuş, pencereye kuşlar konmuş vs. sonra bu rüyayı birine anlatıyorum, bana çemkiriyor: “sen ne bencilsin, adam ölüyorum diyor, sen üçleme derdindesin.”

o kadar üzücü ki…

tüm bu olanlardan iki yıl sonra, angelopoulos üçlemenin son filmini çekerken sette bir trafik kazasında ölüyor. o kadar üzücü ki, “ecel öldürmedi, kaza öldürdü güzelim adamı” diyor geçiyorum, saat başı anıyorum, ertesi gün oluyor gündelik işlere koşuyorum, sürülerce film izliyorum. sizin anlayacağınız o kadar üzücü ki, normal şekilde, bilindik haliyle üzülemiyorum bile.

o kadar güzel ki…

zamanın tozu’nu izlediğim günü hatırlıyorum. ankara yine çok soğuk, kış teşrif etmiş, kızılırmak sineması’na koşuyorum. izliyorum, çıkıyorum, yağmur yağmış, konur’a doğru gidiyorum. sanki de yerçekimi paydos etmiş.

öylesine doluyum ki, birazını aktarmak için girişi bunca uzatmam gerekti.

**
angelopoulos, 20. yüzyıl üçlemesine ağlayan çayır ile başlamış ve 1919 ile 1945 yılları arası bir süreci konu edinmişti. zamanın tozu, ortancası üçlemenin. 1954 yılından başlayıp, 2000’e dek ulaşıyor öyküsü.

üzerinde çok durulan, angelopoulos’un ise defaatle reddettiği bir iddia var. kahraman ulis bakışı’nda olduğu gibi, bu filmde de, yönetmen “a”. ve ister istemez filmin otobiyografikliğine dair kuşkuya düşürüyor izleyeni. “evet, theo bu a, sensin olm” diyorlar, diyoruz, ama o reddediyor. oysa benim çok sağlam delillerim var. gelin görün ki bunları sunacak adam öldü. gerçi yaşasa da, tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış. yine de, ben o dağı çok sevdim.
neyse dağıtmayalım konuyu.

yönetmen a, ki kendisini burnu şu koni biçimindeki cipsleri andıran willem dafoe oynuyor, baş karakterleri annesi ve babası olan bir film çekmeye girişiyor. tıpkı kitara’ya yolculuk’ta olduğu gibi, “film içinde film” durumuyla karşı karşıya kalıyoruz. onun hikâyesi kazakistan’da başlıyor ve daha durun nerelere gidecek... yunan iç savaşı’nın kaybedilmesinin ardından sovyetler birliği’ne ya sığınan ya da sürgün edilen binlerce militan arasında a’nın annesi eleni de var. babası spyros ise eleni’yi bulmak için sahte belgelerle yolculuk ediyor. 1954 yılında bir gün, eleni’yi buluyor spyros, aynı gün stalin ölüyor, yas ilan ediliyor, eleni ve spyros, a’nın yaşamının temelini atan eylemi bir halk otobüsünde gerçekleştirince, biri hapse, öteki sibirya’ya sürgüne yollanıyor.

angelopoulos’un en gezgin hikâyeye sahip olan filmi zamanın tozu, eleni ile spyros birleşene dek nice diyar dolaşıyor: kazakistan, rusya, abd, italya, almanya, kanada... bunca uğrağın ardında yenilme, tarihi değiştirememenin düş kırıklığı, umutsuzluğu yatıyor. eleni’nin dostu jacob’un dedikleri bu umutsuzluğun belirgin bir ifadesi “bambaşka bir dünya düşledik, ama tarih bizi savurup attı.” tarihin iki uca savurduğu bu insanlar angelopoulos’un anlatmaktan hiç usanmadığı karakterler. hele de işin içinde yunan iç savaşı varsa…

angelopoulos’un hiç vazgeçmediği alışkanlıklarından biridir. yakın tarihle bağını asla koparamaz. bir toplum üzerinde çok yara açtığını düşündüğü iç savaşla hiç koparamaz. avcılar’da, gezgin oyuncular’da, kitara’ya yolculuk’ta, ağlayan çayır’da bu savaşa dokunmadan geçemez. gezgin oyuncular’da gerilimi ekran başındaki bize kadar sıçrayan bir elasçılar-kralcılar çatışması vardır, ağlayan çayır’da eleni’nin ikiz oğulları savaşın karşı saflarında birbirlerine karşı çarpışır, avcılar’da av partisi düzenleyen burjuvaların hiç bozulmamış bir elas militanı cesedi bulmaları, o cesetten bir zaman sonra kanlar boşalması onlara bir zamanlar iç savaş sırasında aldıkları tutumu hatırlatır ve vicdan muhasebesini beraberinde getirir.

kitara’ya yolculuk’ta da bir spyros vardır, bu yine yönetmen a’nın babasıdır. spyros bir elas militanıdır, savaş sonrasında ukrayna’ya sürülmüş, yıllar sonra sadece elinde bir keman ve başında beyaz saçlarla yurduna dönmüştür. spyros, angelopoulos’un babasıdır, bir söyleşide sorarlar karakterlerine neden çoğunlukla bu ismi verdiğini (alexander ve eleni’den de vazgeçemez), spyros, der, babamın adıydı. “babam iç savaş sırasında alındı tutsak edildi, yıllar sonra bir gün döndü, annemle tek kelime konuşmadılar, sofraya oturduk.”

(ve kitara’ya yolculuk’ta bu anının görüntüsünü neredeyse birebir görebilirsiniz. spyros gelir, eşi katerina ile ilk diyalogları şundan ibarettir:
“-ukrayna nasıldı?
-soğuk.” )

zamanın tozu’nda da spyros vardır, iç savaşta sevdiği kadının izini kaybetmiştir. kazakistan’a sığınan kadını aramak için yollara düşmüştür. burada angelopulos’un hemen her filminde görebileceğiniz başka bir şey karşılıyor bizi: arayış. spyros, eleni’yi arıyor, kazakistan’da buluyor, tekrar ayrılış, eleni sibirya’daki sürgününden sonra yoldaşı jacob’u bırakıyor, new york’ta spyros’yu arıyor. ulis bakışı’nda a, manakis kardeşler’in kayıp film rulolarını arıyor, puslu manzaralar’da iki çocuk babalarını arıyor. angelopoulos şöyle diyor bir röportajında, “benim karakterlerim bergman’ın karakterleri gibi işkence çekmezler, çok daha insancıldırlar. kayıp şeyleri ararlar, arzu ile gerçek arasındaki kopuşta kaybolmuş şeylerin peşindedirler.”

angelopoulos, yarıda kalmış düşlere selamda bulunur, bazen ağıt yakar. ulis’in bakışı’nda sovyetler birliği dağıldıktan sonra, devasa bir lenin heykeli şilebe yüklenir, tuna nehri üzerinden köstence’ye, balkanlar’a veda eder. insanlar yaklaşır, biten bir dönemin bu sembolünü saygıyla uğurlar, haç çıkartırlar, nehrin iki yanına dizilirler.
ben, "bu film neyin nesidir?" diye soranlara da hep, üçüncü kanadı düşleyen meleklerin gezgin hikâyesi dedim. sibirya’da bir sürgün “tek ütopyam üçüncü kanat” diye bağırarak kâğıtları saçıyor, jacob spyros’ya “üçüncü kanat spyros” diye haykırarak, uğruna nice bedel ödedikleri hayallerinden vazgeçmemeyi hatırlatıyordu sanki. belki ulis’in bakışı, balkanlar’ı terk eden lenin heykeliyle, bir süre başka bir dünya hayaline de veda ettiğimizi fazlasıyla ima ederek, bizi ziyadesiyle ağır bir kederin altına sokuyordu. zamanın tozu ise eleni, spyros ve jacob’u berlin’de, yenilmenin ve başka dünya kuramamanın hayal kırıklığıyla ve yorgunluğuyla iki büklüm, ihtiyarlamış olarak bir araya getirse de, onların hala tek ütopyası üçüncü kanat olan melekler olduğunu seçebiliyorduk. bir eleni’nin ardından başka bir eleni yetişiyordu, o eleni, spyros ile kim bilir nasıl bir geleceğe gülerek koşuyordu. film bittiğinde şöyle bir şey çalıyordu* ve bu kez çok açık biçimde berlin’de, daha on bir yıl önce yıkılan duvarıyla birlikte başka bir dünyanın küçük bir ihtimaline de veda eden bu şehirde, beyaz karlar arasında, sayılarca ayak izinden umudun geldiğini görebiliyorduk. angelopoulos, bu kez daha beklentili değil de neydi? savaşlarla*(*i. ve ii.dünya savaşları, yunan iç savaşı, vietman savaşı ), skandallarla*(*watergate ), duvarların yıkılışıyla geçen bir yüzyılı uğurlarken, yirmi birinci yüzyılı iyimserlikle karşılamıyordu da ne yapıyordu?

angelopoulos’un kötü bir alışkanlığını hiç görmedim. hani merhumu nasıl bilirdiniz derler ya, hep güzel hep iyi bildim, bir alışkanlığı daha vardır, ondan nadiren vazgeçtiğini gördüm, bu filmde olduğu gibi. o da yunan mitlerine göndermede bulunma âdeti. ama yokluğu filmi eksiltmedi, varlığıysa güzelliğini fazlasıyla perçinlerdi. angelopoulos işte böylesi, ne eylese güzel eyleyen bir adamdı.

üçlemenin son filmi, “bir başka deniz”i çekemeden hayatını kaybetti. o kadar hazin ki, “başka bahara artık” bile diyemiyor insan.

görünen o ki bize kalan, yönetmen a’nın, eleni ile sypros’nun öyküsü üzerindeki “zamanın tozu”nu kaldırması gibi, angelopoulos’un bıraktıkları üzerine konacak zamanın tozunu, arada bir kaldırmak.

onu bildim bileli, içimden geçirip durduğum, dışarıdan da saklamadığım bir şey vardı. lanethten mi esirgeyeceğim? kimsenin filmlerini bu adamınkiler kadar sevmedim.

*: http://www.youtube.com