.

ne zamandır şöyle kötü bir film izlesem de –hatta bunu stil cursed’ten önce yapsam da kurtlarımı döksem diyordum, kısmet bugüneymiş.
özet: kötü film, çok kötü film, çağan ırmak var neyseki de mansiyonla yetinecek.

sağda solda eleştirilmiş, genel yargılama yöntemi, kaybeden kavramı ve gerçek kaybetmenin ne olduğu üzerine odaklanıyor. bu işler beni ilgilendirmez diyemiyorum; ama geçmişte de 90'lar, popüler kültür eleştiriciliği, popüler kültüre duyulan –haklı bile olsa- sığ tepkilerin kısa zamanda popülerize olarak kendi adaptasyonunu yarattığını ve dönüşümü içinde popüler kültürü de tahkim edecek, yeniden inşa edecek şekilde post-popüler *(*bunu ben uydurmuş olabilirim, bilen varsa dile gelsin ) bir yapı arzetmekten kaçınamadıklarından vesaire bahsetmiştik. sanıyorum laneth ve güzeldi li geçmiş zaman başlıklarında bahsettiğimiz biraz da buydu, başka yerlerde de bahsetmiş olabilirim emin değilim. ama işin aslı bizden önce bu konuları çok daha iyi anlamış ustalarımızdan okumak daha faydalıdır, mesela benjamin (özellikle pasajlar), adorno, lacan… orada dolaysız ve daha güçlü kavrayışlarla anlaşılan ve ele alınan nesneyi şimdi kalkıp biz bir film üzerinden incelesek ayıp olur, kaldı ki kötü bir film. yine de aralarda belki bahsi geçer, ustalarımız kusura kalmasınlar.

bu yukarıdakileri başta belirtip ayırıyorum, çünkü bu tür filmlere yönelik eleştirilerin en kolay yanıtlanma yolu: “e olaylar gerçek hayattan uyarlanmış, olay zaten öyle gelişiyor” demektir ki hiç umurumda değil. umurumda olan gerçekten gerçek olandır, sinema bileti gerçektir, ona verilen para gerçektir. sinemanın gerçekliğini ise yine benjamin usta anlatır, oradan takip ediniz. ama benjamin bile söyler, sinema bileti gerçektir.

(artık filmi anlatmaya başlamam gerekiyormuş, still öyle komut verdi.)

sanıyorum, son yıllar yerli sinema içinde en iyi ekiple, en profesyonelce çekilmiş film budur. tabii kült denilebilecek bazı filmleri (nuri bilge özellikle) ayrı tutarsak ve bir de yapım işinin hakkını vermek konusunda tüm doğu sineması için süper örnek ezel akay filmlerini. mesela bu filmdeki devamlılık, kamera açıları, kurgu tekniklerindeki başarı fatih akın’da bile yok. düşünün fatih akın’ın olanaklarını ve ekibinin avrupalılığını, ciddi bir fark. gerçi şimdi bunları söylerken vicdan’ı bir daha izlemek de gerekiyormuş gibi geldi, ama esasen birkaç istisna durumu değiştirmiyor. ekip çok iyi ve titiz çalışmış. tolga örnek’in belgeselciliğinin de bunda etkisi olsa gerek. yalnız işte o belgeselcilik geçmişi, bir olanak sunarken bir başka olanağı ortadan kaldırmış: dramatik kurgu.

- buradan sonra söyleneceklerde, doğrudan film içeriği mevcuttur, gerçi okuyunca filmin tadını kaçıracağını sanmıyorum ama illa öyle düşünen varsa geri dursun –

filmde bir öykü yok arkadaşlar. gerçek hayattan mı uyarlanmış, nereden araklanmış bizi ilgilendirmiyor, filmin bir öyküsü yok. öyküsü olmayan film, deniz üstünde yürüyen peygamber gibidir. durumu kurtarmanın tek yolu, bir vurgusu olmasıdır. yazık ki filmin bir vurgusu falan da yok, olsaydı da bu öyküsüzlük içinde ölür giderdi. peki filmin öyküsü yok da neyi var, habire bir özet var, habire bir iki tane portre çizmeye çalışmanın acınası çabası ve özet geçmeler var. özetlerin de sorunlu olması, bu işin de berbat biçimde yapılması bir yana, neden bu özetlerin verildiği önemli. patlamayacak silahın sahnede işi ne, tüm bu karakterler, üstelik çorba çorba, ne işimize yarıyorlar. bu parçalardan bir bütün çıkarmak olası mı? sonuna kadar izledim, hiçbir şey çıkmadı, demek ki mümkün değil.

ne var peki, nedir o özetlerle anlatılan? 90'lar (olayların geçiş yılı burada 2000), bohém, popüler kültür tepkisi, anlamsızlık ve dolayısıyla yanlışlanabilirliği yok edilmiş, pastel bir özgürlük anlayışı. karakterlerimiz şahsında yavşaklığın, mallığın, sahteliğe karşı çıkan sahteleşmenin, bencilliğin (dolayımsız bencillik) göklere çıkarılması, bunu yapmak için de her şeyin arsızca gözümüze batırılması. küçültülmüş yan karakterler, karikatürize edilmiş kadınlar ve karakter odaklı olaylar; çağan ırmak çok yaşasın bir de boyalı bir aşk, aralara serpiştirilmiş aforizmalar. tek tek üstlerinden geçelim, sonra gene bütünsel tarzda devam ederiz.

ana karakterlere yapışmış yavşaklık:
sadece bana mı öyle geliyor, yoksa gerçekten aklıbaşında seyirci fazla ışıklandırılan tablolardan ve fazla övülen karakterlerden rahatsız mı? yani mesela süpermen’in her şeyi yapabilmesi başka bir şey de bir dram karakterinin mükemmelliği anlamsız değil mi, üstelik buna hiç gerek yokken. rüyalarımızda süpermen olma isteği (still’in hayali iskeletor olmakmış mesela) duymamız anlaşılır iken neden bunun yerine nejat işler olmaya çalışmamız bekleniyor? ya da neden bu kadar düz olmalı insan aklı? ana karakterlerin gerçek olduğu iddiası yersiz olur, gerçek karakterler bu kadar şanslı ve düzgün olamazlar. bir kere adamlar içiyor, deli gibi içiyor; içmek hayatın kalanını sürekli ertelemektir biraz ve hem içerek hem birazdan sayacaklarımız pek o kadar da mümkün değildir. mesela karı-kız desen gırla ve adamlarımıza sinek gibi üşüşüyorlar. süpermenin x-rayli gözleri falan vardı, bunlar da öyle kafayı çevirdikleri karı hipnoz halinde verme eğilimine düşüyor. o kadar ki yatağa attırıyor kendini (bar tuvaletinde deli gibin vereni de var, o da oldu), yatakta kahramanımız, bira şişesine bakıp “sıvı, kızıl bir ejder gibi” diye bir şeyler sayıklarken adamı vantuz gibi emmenin, türlü joblar yürütmenin derdinde kadınca’az. bu kadar mı, bitmedi, hayır! adamlarımız fena entelektüel, okumadıkları kitap, bilmedikleri şiir yok, ama bundan nemalanmadıkları gibi, bunu hiç iplemiyorlar. peki o kadar içen, o kadar seks eden bu güzide karakterler geçmiş yaşamlarında frankfurt rüştiyesine mi, oxford idadisine mi devam etmişler? gerçekten hepimizin bir alt yapısı vardır, arada onu eğlenceli işlerde de kullanırız, gerçekten bazı şiirleri ezbere biliriz de bunların sonrasında yaşam tarzımız üzerinde bir takım etkileri olur değil mi? yani ben içmeyi birkaç yıl daha sürdürürsem, daha da ne bileyim dostoyevski okuyamam herhalde. ya da o okuduğum dostoyevskiler yüzünden kendi gereksizliğimin farkına varıp hayatımı değiştirmem ya da sonlandırmam beklenir değil mi? ha bir de okumak da yetmez, praxis de var arkadaşlar da, öyle sabah sabah gidip (ayrıca o ne gereksiz yol çekimidir) eski mezarlıklar da dolaşmalar, fotoğraf çekmeler, ağaca yaslanıp deftere bir şeyler karalamalar… motorum yok ama kalanları ben de yapıyorum, hiç kimse de verici olmadığı gibi, bayii veresiye bira bile vermiyor bu meziyetlerim dolayısıyla. ama bizim karakterimiz bu hengame içinde inanılmaz muhteşem (yönetmen öyle diyor) bir aşk yaşama imkanı da buluyor. öyle acayip güzel aşık oluyor ki, o kadar çok seviyor ki, o biçim masal gibi bir aşk yaşıyorlar ki… hiçbirimizin o kadar estetize edilmiş aşkı mümkün değil yok.

esasen tüm bu özelliklere de sözümüz yok. kendi kaybolmuşluğumuz içinde bunlara özenebiliriz de ya da bizden iyi kaybolanlar var diye alkış tutabiliriz. ama bunu bizim, seyircinin yapması gerekiyor. fakat film buna da izin vermiyor, habire parçalar halinde bu özellikler gözümüze sokuluyor, bir sirk soytarısı kılığında canlı tv şovlarının stüdyolarında bulunan “alkış” yazan tabelalarla bu iş kotarılmaya çalışılıyor. işte yerli sinemanın asıl handikapı bu, zaten günde 10 saat dizilerle beynini siktiği seyirciyi artık o kadar karaktersiz algılıyor ki onun hiçbir şeyi anlama şansı yok, illa kafasına vurularak anlatılacak. kendi seyircisini bu kadar salak sanan sinemacının hâlâ film çekmeye çalışmasını da ben anlayamıyorum, onu da kafama vursunlar bir zahmet.

küçültülmüş yan karakterler:
bunların başında ev arkadaşı, iş arkadaşı gibiler yer alıyor. hatta bir iki noktada bazılarına karakter, edim yüklemesi de yapılıyor, ne var ki ana karakterlere yapılan yüklemeler öylesine fazla ki (yani hikayeyi anlatan kendini anlatıyor olsa en büyük megaloman sayılır) bu karakterler her adımda daha da acınası haller alıyor. asla onlar gibi olamayacak, küçük insanlar… yan karakterlerdeki en büyük kayıplar tabii ki kadınlarda, ama bu başka bir bahis, oradaki bakış çarpıklığı çok daha fena bir hastalıklı algıdan kaynaklanıyor. belki sadece zeynep karakterinin (zeynep ama niye zeynep, niye yine zeynep) yapaylığı söylenebilir. başta “çok farklı” bir kadın olarak çizilirken (çünkü nejat aşık olacak ya ondan) sonradan giderek yadsınması, yabancılaştırılması falan. amirine (yönetici falan herhalde işyerinde, her küçük portre gibi belirsizleşmiş anlatma telaşı içinde) işi yetiştirememenin gerekçesi olarak “çünkü aşık oldum” gibi bir şey söyleyen kızdan, salakça kıskanan, ailesiyle tanıştırma derdine gerilen, kariyermiş bilmemne takan basit andavala yolculuk, hem ışık hızında, hem gerekçesiz, vaaauuuv!
diğer küçültülmüş yan karakterler, elbette dinleyiciler. halbuki elde öykü de yokken, bu filmi hakkani şekilde çekmenin tek yolu dinleyicilerden hareket etmekti. yani dinleyicilerin öykülerinden ana karakterleri tarif etmek, dinleyici öykülerine odaklanmak, oradan özetler, oradan portreler vermek. ama bizim sinemamız, hayatta ikinci sınıf karakterlerle yetinemez, ona süper kahramanlar lazım. öyle olunca da dinleyici öyküleri olabildiğince basitleştirilmiş, sığlaştırılmış, anlamından boşandırılmış *(*bayılıyorum böyle üretken kelime köklerine ). niye oraya konuldukları bile belli değil, e çünkü gerçek olaylarda ney çalan kuş beyin, brit falan var, intiharın eşiğinden dönmüş ressam var da ondan. peki güzelim her şeyi koydun, iyi ettin de kime koydun tam olarak?

karikatürize edilmiş kadınlar:
filmin en büyük falsosu burada bence. eğer bu da gerçek olaylardan feyiz almışsa daha da büyük felaket. yani ben feminist olsam, bu filmi çekenleri ya da gerçekse gerçek karakterleri çok acayip yumurtaya bulardım. hayır, feminist değilim, ama kendileri bu işe girişecekse derhal yanlarında biterim devekuşu yumurtalarımla. sinema dediğimiz görsel zaten en çok kadın üzerinde manipülasyon eder; mata hari de, binbir gece bakireleri de, kötü kadınlar da, analar bacılar da buna dahil. yani sinemada gösterilen her kadın istisnasız manipülasyon ürünüdür. genelde filmleri çekenler erkekler olduğu için mi, sanmıyorum. bu daha çok seyirciyle ilgili bir şey ve sinemanın sınırlılıklarıyla. aslında sizi bir kez daha benjamin’e yönlendirmek istiyorum. yani resim sanatı ve sinema arasındaki farkları tartışırken anlattıklarına bakmak lazım bu konuda. çok özetleyeyim: sinema aslında tüm sanatlardan farklı olarak büyülü değildir, sanatın halesi sinemada bulunmaz, o hale kaldırılmıştır, yerine de zaruriyetten star kültü konmuştur, benjamin’a göre. yani kadın gibi, manipüle edilmeye son derece yatkın bir nesnenin kurcalanmadan yansıtılması pek o kadar kolay değildir. istisnaları olmadığını söylemiyorum –yeni dalga falan değil, onlar bu işin dibindeler- sadece bir yönetmeni tanımanın en kolay yolu kadın kurgusuna bakmaktır diyorum.

kaybedenler kulübü, hakikaten çuvallamış burada. kadınlar o kadar kötüler o kadar kötüler ki, berbatlar, rezaletler, zayıflar, anlamsızlar, boşlar, kullanılasılar… bakın kadın figürlerine; barda tanışılıp yatılan kadın, barda tanışılan yatılmadan tuvalette sevişilen kadın, olympos’ta tanışılan üç dakikada yatağa atılan kadın, yatağa atılan kadın (başını anlamadım bunun), barda kesişilen, masaya getirilen, yatakta yanında sızılan kadın, sonra gene hep aynı… başka? radyo yöneticisi kadın, en sempatik olanları bu inanın hepsinin içinde, o da yatakla şeyi olmadığından galiba. ama o da karikatür kişisi, “kafayı mı yediniz siz!” çıkışları, “intihardan vazgeçen dinleyiciyi niye daha fazla hatta tutmadınız?” sorgulamaları, para ödeme meselesindeki garip düzlüğü, fantastik düzlük. sonra; dinleyici kitlesi yurtta kalan öğrenci kadınlar; şöyle bir diyalog dışında sadece mal mal görüntü verdiler film boyunca:
- anlıyor musun bir şeyler?
- yooo, derin şeyler anlamıyorum.
bir de ceyda var mesela, eve kaan’ı görmeye gidiyor da, radyodan seks hikayesi anlatılırken buğulu buğulu, evde bulduğu bitkisel yaşam formunun üzerine atlayıveriyor. hey anam ya, bizim eve de gele gele dağıtım iznindeki fırat gelir, rüzgar yanığı yüzüyle. ayrıca abartmayalım bir zahmet, hiçbir seks hikayesi bu kadar toplu hipnoz yaratacak türden değildir, meğer ki kahramanlarımız 50 yıl tek başlarına mağara da yaşamamışlarsa.

kadınlar konusu hakikaten rezalet. ve daha fazlası geliyor, bir çağan ırmak göndermesi, mucizevi aşk ve o aşkın yan kahramanı zeynep. diyelim: filmde hiç kadın olmasaydı bu kadar kötü olmazdı, diyelim. zeynep müthiş figür, hep zaptedilmez görünen aslan parçasını kafesliyor, bir de pek acayip oyunlar falan, sevimli falan. yok hangi vapur iskelesiymiş, yok “gerçekten gelmek istersen bulursun diye düşündüm”müş, still elimde kalacaksın, şöyle bir numaran olmayacak mı kadın senin? hakikaten bu kadar salak olabilir mi, hakikaten üç günde 360 derecelik açıyla bu derece yumurtalık beyinli bir yaratığa dönüşebilir mi? ya da gerek var mı, koymayın onu oraya. madem koydunuz, istikrarlı olun, işin başındaki bağımsız kadın görüntüsüne sadık kalın. ilk gece “ne güzel işler yapıyorsun” diyen kadın, üç sahne sonra “kitapların da satmıyor, radyodan da para almıyorsun” diye vıkvıklanmasın. ya da diyelim bunları diyor, bütün kadınların beyinlerinin yumurtalıkları olduğunu savlamış olun, diğer kadınlar barda öyle uluorta vermesinler, neresi burası ayrıca, striptiz bar mı, masaya kadın servis ediliyor neredeyse. sizin (film sahipleri) sivilceli fantazyalarınızdan bize ne, kadınlar dünyanın hiç değilse yarısı ve böyle değiller, böyle anlatılmayı da hak etmiyorlar. ha ben de sizin kadar böyle olsalar fena olmazın yanında yer alabilirim, ama o rüyalardan sadece hamamcı olarak uyanırım, maalesef uyanırım.

araya serpiştirilmiş aforizmalar:
çok bayağılar maalesef. bunları gerçeklerden almışsınız da kötülerini almışsınız o zaman ya da bu işin gerçeği de çok bayağıymış. nedir o öyle hakikaten, yani hiç mi anlamlı bir şey yoktu da aralarında. yani öykünüz yok, kurgunuz özetlere ve kliplere dayanıyor, araya sonrasında bir işe yaramayacak ayrıntılar serpiştiriyorsunuz (dinci tehdit olayı mesela), elinizde kala kala diyaloglar kalıyor. bunları güçlü kaydederseniz yine de bir şeye benzeyebilirler, sinema lynch görmüş bir sanat dalıdır. fakat onu da piç ediyorsunuz, ortalama okuyuculuğu olan birisi için bayat ve yoksul aforizmalar bunlar. kaldı ki söyleniş biçimleri çok kötü seçilmiş. koca film boyunca müşfik kenter’in şiir okuduğu sesle saçmalayan iki tane adam var. buğulu, eksantrik, anlamsız, ukala (bu önemli ayrıca, kaybeden adam o kadar ukala olmaz, olmamalı)… ne diyorlar; koca bir hiç. niye diyorlar; gereksizlik olsun diye. nasıl diyorlar; çok büyük laflar edercesine. eyvallah, bu çelişik durum bir eleştiri mi, post-popülerliğin de (kavram bana ait klonlayabilirsiniz) popülerlikten uzak olmadığını anlatan eleştirel bir tutum mu? hayır yahu, seyirciyi salak olarak algılamaktan gelen bir pervasızlık.

yerli sinemada hep eleştirdiğimiz şey, istanbul il sınırları dışına çıkmadan her yeri, her yerin insanını oradakinden çok bilme alışkanlığıydı. hayatında üsküdar’dan daha doğuya gitmemiş (belki tibet, hindistan falan) adamların yazdığı, oynadığı, gösterdiği adanalı, karadenizli, kürt, egeli ya da başka bir altkültürden karakterin ne derece güdük kaldığını anlattık hep. ve dedik ki ya adanalı yazacaksanız, oynayacaksanız, gösterecekseniz (yönetmen evladım) gidin orada o insanlarla yaşayın bir süre (turist gibi değil) ya da bildiğinizi yazın, oynayın, yönetin. şimdi bu teorinin çöküşüyle karşı karşıyayız, istanbullu adamlar, istanbullu adamları gösteriyorlar, oynuyorlar ve diyaloglar yine de sürünüyor. cidden yaşarken mi malsınız, çekerken mi? ya barda bile olsa o derece sığ mı konuşur insanlar, ayrıca hiç mi harf yutmazlar ya da bütün konuşmalar bu kadar mı karşılıklıdır, bu kadar mı soru cevap, bu kadar mı ortak anlatı temellidir? biçim, öz, sıfatlar, hepsi yerlerde.

bir detay daha, sonra toparlayacağız ya da öyle umuyorum:
nejat işler. ben hiç tam olarak ısınamadım ama hep de iyi bir yönetmenin elinde yoğrulursa bir şeyler çıkabilecekmiş gibi hissettim. tabii bir haluk bilginer, şener şen falan beklemiyordum ama biraz daha budaklısından bir yılmaz erdoğan tribine gider diyordum. fakat her yerde, her şekilde, hep aynı yaratıksı karakteri, hep aynı şekilde oynamaktan sıkılmaz mı bir insan? ve şu saatten sonra scorsese abinin eline versek kızılcık sopasıyla kovalar bunu. oynadığı karakterlerin (barda hariç belki) tamamı aynı kişidir. kadınlar üzerinde süper, ultra, mega etkili, ağır konuşan, çok bilen, dünyayı takmayan, bohém ama hali vakti yerinde… nihayetinde yavşak. ve bu karakterlerin tümünün bu kadar benzemesi, karakter çizme konusunda bizim yeni yönetmen kuşağı zaten tembel olduğuna göre, başka şeyleri akla getiriyor. ukalalık özellikle çok yapışmış, sanırım artık çıkmaz.

(still “toparla yoksa okumam” dedi, tek okurumu memnun etmeliyim)

elimizde bir öykü yok, temadaki kaybeden meselesi çok şüpheli zaten, seyirciyi orgazma sürükleme misyonu üzerine kurulmuş bir mükemmel evren (bari tehdit eden dinciler bir dövseydi şunları be), sürekli bir özet geçme hali. geriye kalan tekniktir, nedir? trainspotting tarzında yabancılaştırma efektleri, diyalogların yazıyla yazılması, hızlı parçalarla verilen flashbackler, ekranın bölünmesi ve kamera açılarının klasik tanımlara aykırı kullanımı yer yer. bunlar teknik güçlülükler, fakat bir yönetmen için bazı şeyleri yapabiliyor olmaktan daha önemli sebebi olması gerekiyor yapılanların. evdeki bitki formu karakterinin flashbackleri dışında (bazı ekran bölüntüleri de iyi, o sonra) bunların kullanımına ben bir anlam veremedim. mesela yayınevindeki elemanın konuşmaları niye yazılı, niye? yönetmen de bunu sorsaydı daha iyi olacaktı. ama bunun yerine filmin ilk bölümündeki tempo içine bunları yerleştirip sonrasında da tempo düşünce unutmuş. evet filmin ikinci yarısı tempo çok düşüyor, çünkü onu kurtaracak bir şey kalmamış, çünkü öykü yok ve bir tez de yok, bunu biliyorsunuz. yerine ne konulmuş, klipler! şaka yapmıyorum, bildiğiniz klipler var filmin içinde. iyi bir şarkı, arkada manzara, olay ya da kişiler. evet ben de biliyorum radyo programı temelli bir filmin içine klip koymak ilk bakışta dahice gibi görünüyor. nihayetinde radyoda da müzik koymak, anlatmaya ara vermek, o kesintililik, o asla tamamını bilememe hali önemlidir. ama klipler hiç de öyle bir tamamlayıcı anlatı değil burada. filmi enteresan tekniklerle bezedik, öyleyse faydasını görelim, klip koyalım, koyun anam da bana değil bir zahmet. ha esasen klipler filmin tek güzel, alınabilir yanını da oluşturuyorlar bir yandan. genelde böyle filmlerin hiç değilse sevişme sahneleri falan olur da bakınca bir şey gördüğümüz için şanslı sayarız kendimizi. mesela şelale’de olduğu gibi, kötü film ama göğüs gördük diye avuntu. burada o da yok, sevişme sahneleri çok kötü, özellikle estetize edilenler de karikatürize edilenler de. ve bir kez daha neden? sevişme sahnesi çekmenin, sevişmeyi göstermenin bir nedeni olmalı, burada yok. alelade, olayların içinde gelip geçiyor onlar da. onlarda da iyi bir kamera kullanımı var ama sahnenin fikirsel bir yapısı olmadığından mıdır nedir, bu kullanımın anlattığı okunabilir bir şey yok.

son söz, kaybeden meselesine dair değil yine de. olabilir, kaybedenliği, yalnızlığı falan biz bambaşka anlamış olabiliriz, olabilir, buradaki arkadaşlar sığ değildir de biz hatalıyızdır ya da zor beğeniyoruzdur. bence bu mesele değil, mesele kaybedenliğin hikayesini anlatmada. yani siz kaybedenlere özendiniz de anlatasınız tuttu, sizin hiç kaybetme deneyiminiz de olmadığı için tam bilemiyorsunuz, heves de etmişsiniz; üç kitap öneriyorum ilk aklıma gelen:

yusuf atılgan, aylak adam
oğuz atay, tutunamayanlar
demir özlü, bir küçük burjuvanın gençlik yılları.

bir zahmet ya, bi’ zahmet.

.

orda kaybeden kadinlar bence. surekli sivi kaybi ya$iyorlar, o $ekil film. yoksa esas oglanlarda bi kayip yok. surekli pompa, surekli la pompa. bu ne minakoyim. biralar su olup akiyor. birinin anasi bogaza nazir evde takiliyor. digeri bir baki$la hatunu uzaya kaldiriyor. boyle kaybettiyseniz siz, biz de kaybedelim lan. ben hemen kaybetmeye hazirim. varimi yogumu kaybederim boyle hayata. motor filan. kapiya taksi neyin. seksensekizyil once soylenmi$ lafi, aforizmam var diye iteler, kitleleri sikertirim panpa, nedir. beni de kaybedin. son sozum budur.