.

“biz nene diyoruz; nine, anneanne durmuyor abicim ağzımızda…”
nenemle ursula k. le guin arasındaki tek fark, onun gibi bir fantastik köy hikayeleri müellifinin ölüm döşeğinde -muhtemelen yine bir şeyler anlatırken- birdenbire çenesinin kilitlenip, tavana asılı kalan gözleriyle birlikte, dört yıl önce ölmüş olmasıydı ve bu durum bir hayli acıydı.
sünnetim, anaokulum, ilkokulum, ortaokulum, lise hayatım, üniversiteyi kazanmak için bekleyişime dair “o günü görüp öleyim!” temennilerini sıralamaya başlayalı tamı tamına yirmi üç yıl olmuştu. sanırım, ben o gün büyümüştüm, ve nenem yüz yaşını birkaç yıl geçme azmini göstererek, yağmurlu bir köy sabahında hikayeyi sonuç bölümüne bağlamıştı.
çok sonradan, onun takma dişlerini eski valizlerden birinde bulduğumda hatırladım; üniversiteden mezun olmuştum, ve nenemin insan yaşamının sonsuzluğuna dair teorisini çürütmüş olmanın utancını yaşıyordum.
sonradan sonraya, beton evler henüz icad edilmemiş ve dedemden kalma iki odalı-büyük balkonlu kerpiç ev henüz terk edilmemişken, dolunaya bulanmış bir gece hatırladım.
rüzgarsız ama yıldız dolu bir ağustos’tu sanırım. kapının önündeki çeşme henüz kurumamıştı; -zira nenemin uyuduğu, gök gürültüsünden kaçıp altına saklandığım divanının tam karşısındaki bir diğer divanda- balkonda, gökteki tüm yıldız takımlarının ağaçların arasından seçildiği, su sesli, bol yapraklı epeyce çok yaz gecesi hatırlıyordum.
o gece, köyde maliğini bilmediğim yada en azından şu anda hatırlayamadığım bir düğün, sabaha kadar sürmüştü. uzaktan davul ve klarnet sesleri gayet iyi duyuluyor, muhtemeldir ki klarnetçi yine ağzıyla boşaltım organlarının yerini karıştırmış; tüm gece, nefesi kesilmeden hozat havası üflüyordu.
bizim evdeyse herkes, tozlu bir düğün gecesinin ardından, “bizim mahallenin düğünü değil nasılsa…” diyerek erkenden kendi mahalline çekilmiş, -ki zaten trt’den başka kanal çekmediği için, üzerine dantelden bereket tanrısı heykeli yapılmış- televizyonun bulunduğu odadan hırıltıların yükseldiği o gece, tıpkı bir önceki gibi erken uykularla geçiştiriliyordu.
nenem bana ıssız hikayeler anlatırdı öyle gecelerde hep… en küçük torunu olmamdan mütevellit, “en sevdiği torunu” olduğumu zannettiğim dönemlerdi. zira, bana karşısındaki divanı bahşetmişti. geceleri, evin dışındaki tuvalete gitmek için kendinden el feneri isteyen diğer torunlarına kendi şivesiyle “vermerim!” diyerek kovduğunu düşünürsek; bu olay, neresinden baksan aykırı bir masal olmalıydı, ve ben o masalın baş kahramanıydım.
dayım gırtlak kanserinden öldükten sonra yatağa düşen direnişçi nenem, o gece klarnet seslerinin tüm yankısının arasında, battaniyenin arasına kıvrılmış yine anlatıyordu. ki zaten artık yetim büyüyen nenemin, “fırat, o gün kan akıyordu, vallahi böyle kıpkırmızı…” cümlesini zihnimde bir karabasan gibi sıkıştırmış, ve ancak bilim kurgu romanlarında eşi ve benzerine rastlanan mistik insanları aileden birileriymiş gibi uyku öncesi sayıklamalarıma yerleştirmişken, yine o gece muhtemelen büyük ayı’ya karşı, battaniyemin altında nenemi dinliyordum. ki zaten bütün astronomik bilgim ve uzay melankolim o gecelere dayanır.
klarnet sesinin verdiği huzurla, “en azından her yer böyle sessiz ve korkunç değil, bir yerlerde hâla halay çekenler var…” diyerek, korkmadan dinliyordum, nenem durmadan anlatıyordu kendi yerdeniz büyücüsü’nü, ve nenemin dili insanı hayran bırakmaktan öte allak bullak ediyordu. çocuktum lan ne bileyim. nenemin kurduğu dünya, düzen, ilişkiler, tabiat, güç sistemi, bilgi sistemi, insanlar ve diğer varlıklar bir anlamda bildiğimizden çok farklı, bir anlamda da felsefenin yarattığı ideal dünyalara benziyordu.
nenemin büyücüsü de, annesinin doğumda ölmesiyle yetim kalıyordu. basit bir köylü olan teyzesi ondaki büyücülük gücünü fark ediyor ve ona bildiği basit büyüleri öğretiyordu. bu bilgileri düşmana karşı kullanarak köyünü savunan bizim annesiz kız, ilk ustası sayılabilecek hesen tarafından keşfediliyor ve isimlendiriliyordu. gücünü yitirmemesi için ismini saklamak zorunda olan cemile, hesen’in köyünde , onun yanında çıraklık günlerine başlıyordu. adını korumalıydı. çünkü; bir varlığa büyü yapmak isteniyorsa onun adı mutlaka bilinmeliydi. ve doğadaki her şeyin gerçek bir adı vardı. kayaların, dağların, insanların, hayvanların, ağaçların, yaprakların, rüzgarların… bu adlar bilindiğinde onlara yapılan büyüler daha kuvvetli oluyordu. ve bir şeyin adını bilmiyorsanız onunla konuşmanız, onu ikna etmeniz de zordu.
hesen’in köyünde ismihan’ın fesat kızı tarafından dolduruluşa geliyor, yanlışlıkla kötüler diyarından bir varlığı çağırıyordu. cemile’nin başı ilk gençliği boyunca, gururuyla her zaman dertte olacaktı. bu varlık cemile’ye musallat oluyor, ona yakalanmak korkusuyla yaşamaya başlıyordu. hesen, yaptığının ne denli kötü olduğunu ona gösteriyor, ayrıca ona iki seçenek sunuyordu: ya kendisiyle kalarak sessizlik içinde ağır akan zamanla bir şeyleri kendisi hissederek ve duyarak öğrenecekti, ya da o köyün en büyük büyücüsü eşe’ye gidecekti. monotonluktan sıkılan cemile, eşe’yi tercih ediyor, eşe’nin köyünde baş büyücü de dahil olmak üzere herkes onun büyük yeteneğinin farkına varıyordu. cemile gururu yüzünden ehmed ile yarışa giriyor, öte dünyadan bir varlığı çağırmaya kalkıyor, isimsiz yaratık bu kez yine cemile’ye saldırıyordu. baş büyücü kendi hayatı pahasına cemile’yi kurtarıyor, bu olaydan sonra olgunlaşmaya başlayan cemile, artık daha mütevazı bir hayat istiyordu. ancak yaratık onun peşini bırakmıyor, ondaki gücü kendi gücüyle birleştirerek karanlık dünyadan aydınlığa hükmetmek istiyordu. önce ondan sürekli kaçmaya çalışıyordu cemile. ustası hesen, böyle korku içinde yaşamaktansa kendisinin avcı konumuna geçmesini öneriyordu ona. böylece roller değişiyor, cemile ustasına bir not bırakarak ayrılıyordu oradan:
“hesen, ben başka köye gidiyorum.”
ne bileyim, bu veya buna benzer bir şeylerdi işte; evinden uzağa giden biri, geri döndüğünde ıssızlık buluyordu.
dedim ya, nenem ıssız hikayeler anlatıyordu işte…
"sır diye bir şey yok yavrum. varolan bütün güçler, kaynağında ve sonunda tektir. yıllar ve uzaklıklar, yıldızlar ve mumlar, su ve rüzgar, insanoğlunun elindeki yetenek ve ağacın kökündeki bilgelik: hepsi bir bütün olarak yükselir. benim adım, seninki ve güneşin gerçek adı veya bir su kaynağının ya da doğmamış bir çocuğunki; bunların hepsi yıldızlar tarafından, yavaş yavaş söylenen, muazzam bir sözcüğün heceleridir. bundan başka güç yoktur. başka isim de yoktur. bir sözün söylenebilmesi için sessizlik olması gerekir. önce ve sonra. söz sessizlikte, ışık karanlıkta, yaşam olurken, bomboş gökyüzünde uçarken parlar atmaca…"
ya da, bunun gibi bir şey diyordu işte nenem aşağı yukarı.
nenem, hep hikayelerinde, iyilikle kötülüğün savaşı, insanın içindeki karanlık temalarını yaratıcı zekasıyla bana sunuyordu, her klarnetli ağustos gecesi.
nenem, bu dünyaları yaratmadığını, anlattıkça keşfettiğini söylüyordu bir nevi. ne güzel bir keşif. nenem, bu anlatıların büyümek hakkında olduğunu söylüyordu. bir büyücünün ustalaştığını, bir çocuğun büyüyüp olgunlaştığını zevkle dinliyordum ve nenem ölüyordu işte...
sonra bir gün, yani geçen yıl bir ağustos gecesi, birkaç günlüğüne köye gittiğimde bir gece, yine bir yerlerden klarnet sesleri yankılanırken, yirmi altı yaşımın son birkaç ayında, büyücülerden veya kötülerden ötürü mü bilemem ama; -ve halen karanlıkta hikayesiz uyuyamadığımı anlatmak içindir belki ama- meltem, barış abi ve ben, elimden kenara bıraktığım su dolu bidonun yanına çömelip, ayışığına karşı, nenemin mezarının başında sigaramızı yudumluyorduk.
bizim mahallenin düğünü değildi, ve düğünde çok fazla kalmamıza gerek yoktu. bu da, mistik hikayeler anlatılan tepelere karşı tüketilen nikotin için önemli bir ayrıntıydı.
bir memur ailesinin, kaybedilme korkusuyla büyütülmüş, ve asıl hep kaybetme korkusuyla yaşayarak kendi kendine kaybetmiş tek çocuğu olarak, yine bir izin tatili için oradaydım işte, orada, yani nenemin yanında… bizim hatun diye bildiğimiz, yetim kalınca dayısının yanında büyümüş, yüz yaşını devirmesine rağmen, hala kaybettiği çocukluğunu, köyünden uzakta, kayıp bir kız olarak yaşayan, adına cemile denmiş, kına saçlı nenemdi o… oradaydı işte… o balkon artık yok ama, nenem oradaydı biliyorum…
belki ben duydum, diğerleri farkında değildi ama; tüm kaybedişlerimin üzerine hâla nenem bir yerlerden anlatıyordu bence:
“cemile neredeyse boyun eğmişti, ama tam olarak değil. teslim olmamıştı. kötülerin teslim olmamış ruhları ele geçirmesi çok zordur.”