.

chabrol filmlerine aşina sayılmam, bu filmi ve madame bovary dışında herhangi bir filmini izlemiş değilim. o yüzden yönetmen hakkında ahkâm kesmeyeceğim. şu var ki, ben yaklaşık bir beş altı yıldır, yakışıklı serge’den bahseder dururum, “izleyeceğim”, “benim onu izlemem lazım”, “hala izlemedim”, “bir ara izleyim ben ya” derim, hiç izlemem hep de şu lakırdıyla milletin beynine karşı pek nahoş bir eylemde bulunurum: “bu chabrol, jean claude brialy gibi güzelim bir adam dururken, nasıl bir göz ve izanla dümbüğün birini yakışıklı serge diye karşımıza çıkarmış?” ama rica ederim bakınız şu görsele: bir sağdaki civana bakın, bir de soldaki dallamaya. ve soldaki yakışıklı serge oluyor. el insaf!

http://www.google.com.tr

ben bu gidişle ya lookismden öleceğim, ya da allah belamı verecek.

neyse.

seremoni, üst sınıfla alt sınıfı karşı karşıya getiren, neredeyse rahatsız edici, diğer yandan üst sınıfın riyakârlığına, elitizmine, yapaylığına nefret kusan bir film. kırsalda yaşayan zengin bir ailenin yanında, hizmetçi olarak işe başlayan sophie’nin, ailenin pek hazzetmediği, postanede çalışan jeanne ile dostluğu ilerledikçe başlardaki sinikliğinden, işverenlerine karşı saldırı pozisyonuna geçişi sürecinde gözümüze takılanlar hiç de yabancı şeyler değil. burjuvazinin “yabancılara” karşı güvensizliği ve duyarsızlığı, (işe geç kalan jeanne, kendisini arabalarıyla kasabaya bırakmalarını rica ettiğinde duydukları tereddüt) beraat etse de insan öldürmekten yargılanmış olan jeanne’a karşı önyargılı ve dışlayıcı tutumları, (postaneden gelen açılmış mektupları, bir suçlu olarak, onun açtığını düşünmeleri), okuma yazması olmadığı için sophie’yi yargılamaları ve küçümsemeleri, jeanne’ın arabasını tamir ederken kirlenen ellerini sildikleri mendili yine onun arabasına atmaları, patlama sesi duyduklarında bunun “postanede çalışan kızın”, jeanne’ın, “döküntü arabasından geldiğini” düşünmeleri… tüm bu tepeden bakışa, hor görüye, ötekileştirmeye kibarlık budalalığı da eklenince, izleyici olarak bu aileye doksan dakika tahammül edemezken, oldukça soğukkanlı ve ırgalamaz görünen sophie’nin bile sabrının bir sınırı olduğunu düşünerek bir yerde bir şeylerin kopacağını kestirebiliyoruz. aile babası, hizmetçiyi kovduğunu bildirmeye geldiğinde içi nefret kaynıyor ama ifadeleri çok cilalı, “aslında sizi hemen kapının önüne koyabilirim, aramızda sözleşme yok. ama ben o kadar katı biri değilim. bir hafta daha burada kalabilirsiniz. haftaya perşembeye kadar evi terk edin. iş yapmayın ama iş ararsanız iyi olur. ne kadar erken giderseniz o kadar iyi. iyi akşamlar.” beceriksiz bir kibarlık ve sözde iyilikseverlik, incelik sosuna bulanmış ve ara ara bunlara da bulanamayan bir hışım. şu sözde düşüncelilik insanın gerçekten midesini bulandırıyor, bunun yerine içinde ne varsa dışına kibarlık kaygılarıyla süslemeye bürümeden çıkarsalar çok daha yeğ, bir “sizi kovdum, defolun.” dese belki bu kadar tiksinti uyandırmayacak muhatabında da, bizde de.

filmde resmedilen öyle bir aile ki, akşam yemeği salonda belli bir saatte yeniyor, ailenin her bireyi şık şıkıdım, kadınlar döpiyesli, erkekler gömlekli pantolonlu sofraya oturuyor, sonra don giovanni izlemek için yemek bir saatte sona erdiriliyor, bütün aile ellerde şarap kadehi koltuklara kuruluyor. gündelik hayatın en sikimsonik edimlerini bu kadar törenleştirecek, yüceltecek yapaylık bir doğum günü partisinde de görülüyor. eşle dostla gerçekleştiren bir toplaşma bile bir konferansı müteakip gerçekleşen kokteyl havasında seyrediyor, gereksiz derecede resmi ve samimiyetsiz. biri oradan paul nizan alıntılıyor, diğeri nietzsche’yle karşılık veriyor. biz de böylesi burjuvazi budalalığına nefretle dolmuşken, dışlanan, sömürülen iki alt sınıf mensubunun “mülküme girme”, “özel yaşamıma dokunma” kurallarını ihlal edişlerini zevkle izliyoruz. kilise için yardım toplamaya gittiklerinde, sadaka kültürünün aşağılayıcılığına güzelce karşılık veren bu kadınları gözlerimiz parlayarak temaşa ediyoruz. onlar kırık oyuncakları, yırtık giysileri, bozuk gıdaları “fakirlere yardım” için ayıranlara “bokunuzu üstümüze dökmenize izin vermeyeceğiz” diyerek geri fırlattıkça modern zamanlarda “yardım” denen şeyin başlı başına aşağılayıcı olduğu yetmezmiş gibi, bir de ıskartaya çıkarılan yırtık, bozuk, kokmuş “işe yaramayan” ıvır zıvırlarla yerine getirildiğini, “dayanışma” denen ve bir zamanlar boğazlanmış olan o şeyin, her gün üstüne bir kürek toprak daha atıldığını bir de buradan görüyoruz. güzel olan ne varsa, asırlardır dünyanın başına çöreklenmiş olan sistemin efendi kıldıklarınca yok ediliyor, tüm imha ve yıkımlarını “medeniyet” ve “nezaket” kılıflarıyla kamufle etmede her gün biraz daha beceriksizleşiyor, yalpalıyorlar. hal böyleyken, birilerinin maskelerini düşürmesi işten bile olmuyor.

bir şeylerin bir yerde patlayacağı az çok bellidir bu filmde. mülke istenmeyen kişiler de girer, özel yaşam da ihlal edilir, hem de yataktaki nevresimden dolaptaki giysilere kadar. bir şeyler patlayacak gibidir, patlar da, garip olan çehov’un yüz yıl sonra da, hani neredeyse tamı tamına, haklı çıkmasıdır.