/

.

daha evvel şizofrengi başlığında bahsetmiştim, bizimki gibi sözlü edebiyata muhabbetle bağlı ülkelerde her yayın bir süre sonra edebiyat yayını haline gelebiliyor. sözüm meclisten içeri; canetti'nin kitle tanımı gereği daralmanın tutuculaşma ile kesin bir ilişkisi var. öyle bir yere varabiliyoruz ki yazdıklarımızın değil ama yazabileceklerimizin -istediği kadar uç politik fikirler olsun- tamamı hepimizin doğal olarak katıldığı naneler gibi görünebiliyor gözümüze. öyle olunca ne yazıyor, ne tartışıyor, ne de güncelle ilişki kuruyoruz.

konu karışık, tane tane gidelim.

deleuze, tartışmayı "narsist bir kibirlilik beyanı" olarak tanımlıyor ya da ali akay öyle çeviriyor. hayır, deleuze, hiçbir zaman ne türkçe öğrendi, ne sözlüklerle muhatap oldu, tartışma işi tarih boyunca biraz da böyleydi. tartışmalar, ortak gelişimler sağlar, ilerlemenin şartıdır ve mutlaka diyalektiğin baş aktörüdür demek sizce de tartışmaların narsist doğasını ispatlamak değil mi biraz? buna rağmen, biz, o tartışma narsisizminden kaçanlar kendi vahamızda edebiyat, üstelik son derece kişisel bir edebiyat içine kapanmakla fazlaca narsistleşmiş olmuyor muyuz? diyelim narsistleşme değil bu, öyleyse hiç tartışmadığınız bakış açılarınızın bu derece onaylandığı bir aynaya sahip olmak başka ne olabilir ki?

edebiyat güzel şey, edebiyat elimizde kalan tek şey. fakat bunun için bile biraz daha köşeli olmak gerekiyor. hiç sevilmeyen edebiyat eleştirmenlerinin işi, sanatın sınırlarının bu derece bulanıklaştığı günümüzde yazarlardan bin kat daha zor hale gelmiştir. buna rağmen laneth yazan ve okuyan ve düzeysizliğin yakıcılığından kaçıp kendi gölgesine sığınan bunca yazara sahipken nasıl olup da güncel ya da değil hiçbir kitap eleştirisi içermez. haydi siyaset çok ucuzladı, spor bizim gündemimiz olmak için çok hafif, eğlenceyi ingiliz komedilerine terk ettik, iki kelam bir dirhem ve çekirdek yine de lazım gelmez mi?

kurtaralım laneth'i tarihte güzel bir anı defteri gibi kalacak olmaktan.

not: hakkımda manita yaptı götü kalktı diyesi olanlar çıkabilir, hatta manitasına yazıyor, ondan ciddileşti diyenler bile bulunabilir, onlara söyledim: siz benim neler çektiğimi nereden bileceksiniz?

.

biladerim z laneth'te neden edebiyat incelemesi yapmıyoruz diye sormuş.

z, edebiyat dediğin şey mark twain'le başlayıp, ben kitapçıda sevdigim kadınla salinger'den en sevdiğim pasajları okurken tepe noktasına ulaştıktan sonra hemingway'le son bulan bir şey degil mı? neyini inceleyeceksin? al incele.

.

altıncı yaşında; laneth'in kendi kendine var ettiği pastel ülkesindeyiz.

herhangi bir odak noktasındayız da denebilir, başımızın üstünde durur kıpkırmızı elmalar.

.

***

bölüm 57: hayal taşlarının kullanılmasının yasak oluşu ve kullananların şükretme idmanlarına katılma zorunluluğuna dair bölüm.

«ve ruh cevapladı, "yakına gel ki seninle konuşabileyim, çünkü olağanüstü şeyler gördüm."»

balıkçı ve ruhu - oscar wilde


tanrı sizi seviyorsa eğer, bayılınca filan kendinize gelene kadar sıkılmayasınız diye acayip dünyalarda gezinti yapabiliyordunuz. size bir belge imzalatıyorlardı. o toprakları gezdikten sonra gerçek dünyaya dönünce hissettiklerinizden sadece kendinizin sorumlu olduğuna dair ana fikri vardı belgenin.

mesela oraya ikinci gidişimde şükretme antrenmanlarına katılma fırsatım olmuştu. sizi uykunuzdan uyandırıyorlar. “geç kaldın” diyorlar. “işe geç kaldın. kalk giyin.” hızla giyiniyor, çay bile içemeden kendinizi dışarı atıyorsunuz. koşarak durağa gidiyorsunuz. otobüsünüz hemen geliyor. biniyorsunuz. ama işte o an, tanrı’yı aklınıza getirmezseniz, sizi yaka paça dışarı atıyorlar. bir dahaki otobüs hiç gelmiyor.

bu antrenmanların özelliği, kendinizi gerçek, büyük ve kalıplı bir bok sanıp tanrı’nın sizinle uğraştığını düşünmekten sizi kurtarması. yani tanrı sizinle uğraşmak için kıçı kırık bir otobüsü geciktirecek ha? cidden, kendinizi çok büyük görüyorsunuz. gerçi sizi sevindirir mi bilmem ama, buralarda duyduğum bir dedikoduya göre dünya bir zamanlar yörüngesi olmayan sefil bir gezegenmiş. sonra hepimizle birden uğraşmak (bilimsel adı mass-teasing) için dünyaya bir yörünge vermiş. venüs ile mars’ın arasına koymuş. yani güzellik ve savaşın arasına. hepimizle uğraştığı doğru ama bunu kişiselleştirmek ancak delilerin işidir. işinin ehli delilerin.

mesela acayip dünyaya ikinci ziyaretimdi. rehberim yine, uçağının düşmesi, paramparça hale gelmesi, yerle yeksan olması, uçak olduğunu asla belli etmeyecek bir biçim alması nedeniyle ışık saçarak ölen arkadaşımdı. geçen gezimizde büyük bir hürmetle karşılandığımız sabun ülkesinden çıkıp, yine çimenlerin üstünde giden bir vapura binip başka bir ülkeye gidiyorduk.

“burada da bana büyük bir saygı gösterirler” dedi.
“neden?” diye sordum.
“bu ülke obsesif - kompulsif uçak mühendislerinin kontrolünde olan bir ülke. son zamanlarda yanlarına paraşüt üreticilerini de kabul etmeye başladılar. hastalık derecesinde vicdan sahibiler. bana iyi davranıyorlar. çünkü ölümümden kendilerini sorumlu tutuyorlar.”
“yani?”

yürüyerek ülkenin kapısına geldik. bu ülke obsesif-kompulsif federasyonuna bağlıydı ve kapı zili üzerinde “zile bastıysanız büyük ihtimalle zilin sesini duyacaksanız. sizi temin ederiz ki; zilin sesini de duyduysanız zile basmışsınız demektir. o halde zile bir daha basmanıza gerçekten gerek yok. gerçekten.” diye bir uyarı vardı. buna rağmen arkadaşım zile bir daha bastı.

kapı açıldı. kapıyı açan asker kapıyı çalanın arkadaşım olduğunu görünce havaya bir işaret fişeği attı. anında kalabalık toplandı. alkışlar eşliğinde, getirilen bir arabaya bindik. arabada ülkenin yöneticileri olduğu belli olan üç tane adam oturuyordu. bize içki verdiler. sabun ülkesinin milli marşını yazmamla ilgili birkaç hoşbeşten sonra birden ciddileşip, hatta mahsunlaşıp arkadaşıma döndüler.

“evet” dedi içlerinden biri. “bir şeyler hatırlıyor musunuz?”
“hmmm… hayır” dedi arkadaşım. oraya sadece beni gezdirmek için gittiğimizi söyledi.
“en ufak bir şey bile bize yardımcı olabilir. mesela bir ses duydunuz mu? bir koku?”
“hayır dedim ya sayın başbakan” diye çıkıştı arkadaşım. “kaç kere söyleyeceğim. uçağın bir suçu yoktu. tamamen pilotun hatasıydı. hasta herif uçuştan önce bir fili öldürecek kadar öksürük şurubu içmiş. gerçi iyi etmiş, durmadan öksürerek kaç irtifada olduğumuzu anons eden bir kaptan pilot istemezdim. daha önce de dediğim gibi sorun yanlış hesaplanan bir kanat açısı veya sıkılmamış bir somun değildi. o uçak öyle güzel bir uçaktı ki, öyle pürüzsüz uçuyordu ki, koltuğun sapının girmediği öteki gözümle sağ kolumu alevler içinde görene kadar düştüğümüzü anlamamıştım. yani içiniz rahat olsun.”

içlerinden bir diğeri, sanırım içişleri bakanı olan “biliyordum... somunları nasıl sıktıklarını dördüncü kere kontrol etmeliydim.” dedi. elini başına götürdü. “kahretsin. bunu önleyebilirdim.”

“hadi üzmeyin kendinizi. uçakları siz düşürmüyorsunuz.” dedim. “buna gücünüz yetmez.”

(ama bir şeyi dört kere, hatta on dört kere kontrol etmekte hiçbir sakınca yoktur.)

vicdanlarını rahatlatamamış olmanın verdiği rahatsızlıkla bizi tekrar o büyük giriş kapısına kadar bıraktılar. selamlarını ve özürlerini bildirdiler. suçlu olmaktan daha kötü olan şey, aslında suçlu olup olmadığınızdan asla emin olamamanızdır, en azından evrimini tamamlamış olanlar için.

isyan edenlerin kulaklarına paket lastikleriyle vurulduğu, riayet edenlerin ise kaynar kazanlara atıldığı topraklardan geçerken şehrin birinde karşımıza dilenci kılıklı biri çıktı. “psşşttt.. baksanıza” diye fısıldadı. “hayallerinizi görmek ister misiniz?”

“harikulade bir somutlukta mı?” diye sordu arkadaşım.
“harikuladeden de öte” diye yanıtladı adam.
“geçen sefer pek memnun kalmadım. hiç de harikulade bir somutlukta değillerdi.”
“hatırlamıyorum.” dedi adam. sonra bana döndü “siz bayım?” dedi. “hayallerinizi harikulade bir somutlukta görmek ister miydiniz?”

bilmiyordum. “bilmem” dedim. “hem, ne faydası var? zaten benim hayallerim onlar.”
“faydası şu:” dedi adam. “avucunuzda tuttuğunuz zaman hayallerinize gerçekten inanıyorsunuz.”
“kaç para?”
güldü adam. “para mı?” cebinden şekilsiz, eğri büğrü, rengarenk bir taş çıkardı. “işte, bu sizin en büyük hayaliniz.” dedi. hayaller ücretsizdir, hele ki kendi hayalleriniz. taşı elinden almak için elimi uzattım. arkadaşım beni engelledi. “bunu yapmasan da olur.”

o hayal taşını avucumda tuttum. aşık olduğunuz kişinin sizi sevdiğini söylediği ilk andaki hislerinizi düşünün, onu bir milyonla çarpın, yine de yanına bile yaklaşamaz. öyle bir müzik gelir ki kulağınıza, gezegenler arasında turlar atıp şimşek hızıyla geriye, eski yerinize dönersiniz. hayallerinizi avucunuzda tutmak, kesinlikle en azından bir kere yaşamanız gereken bir şey.

modellemek gerekirse, yani gerçekten modellememi filan istiyorsanız, en kısa sürede mayonuzu çekip ege sahillerinden birine gidip denize, dalgaların kuyruk sokumunuza ancak erişebileceği kadar yakın oturmanız gerekiyor. koruma faktörünün sayısı filan önemli değil ama şu kızların bacaklarına kumları yapıştıran güneş losyonu var ya, onlar vanilyalı ve hindistan cevizli oluyorlar. çevrenizde onu kullanan birileri varsa işte bu çok iyi. çünkü şimdi artık yapmanız gereken tek şey, elinize bir taş almak ve ona en büyük hayalinizin harikulade somut bir haliymiş gibi davranmak.

isterseniz eve götürebilir, veya denize atabilirsiniz.

aslında taşı eve götürmek, bir arkadaşınıza vermek veya denize atmak tamamen hayatı nasıl kabullendiğinize bağlı.

bu yüzden arkadaşımın tavsiyesi üzerine son olarak bir ülkeye daha yola çıktık. çimenlerin üstünde giden vapura bindik. bazı yerleri katırlarla geçmek zorunda kaldık. pek az kişinin gerçekten sevdiği bir ülkeye geldik. yüksek dağlar ile alçak denizlerin ardına sığışmış dümdüz ve yemyeşil bir ülkeydi.

kendi taşlarından yaptırdığı şatosunda ülkesini mütevazı bir şekilde yöneten "fare billy" (gerçek bir fare değil) arkadaşımın yakın bir arkadaşı olmuş orada. ona neden fare dendiğini bilmiyorum ayrıca gerçek ismi de billy değilmiş. yeşilkoyun ayının 34'ü resmi bayramları olduğundan bize yaptıkları hazırlıkları gösterdi.

billy’nin ülkesinin adı “kabullenenler ülkesi”ydi. bu ülkenin vatandaşları her şeyi rahatça kabulleniyorlardı. girişte herhangi bir belgeyi kabul ediyorlardı. mesela kız kardeşinizin karnesini götürürseniz, damgayı basıp iyi ziyaretler diliyorlardı. canınız kağıt helva çekerse filan, vereceğiniz çakıl taşlarını bile kabul ediyorlardı. fare billy bize ülkesini gezdirdi biraz. ısrarcılar ülkesiyle yaptıkları o çetin savaşları anlattı. “aslında” diyordu billy gülerek, “çok iyi insanlar ama felaket ısrarcılar.”

ülkesinin kurucusu büyük büyük büyük babası "büyük frank"’in (herhalde l. frank’tir) çağının en büyük kabullenicisi olduğundan bahsetti. bize tören alanındaki hazırlık çalışmalarını gösterdi. her sene yeşilkoyun ayının 34. gününde törenle büyük frank’in yamuk çeneli ve gözlüklü olduğunu kabullenişini kutluyorlardı. bayramın yapılacağı tören alanını gezerken yaklaşık 140bin metreye 540bin metre bir pankarta rastladım. şatodan aşağı sarkıtacaklardı. üstünde şöyle yazıyordu:

“kabulleniş en büyük hilemizdir”

oradan ayrılırken, dünya’ya dünya’nın en şık hilesiyle geri dönüyordum.

***

ash / 2008 / paralel dünya
/