.

bugün 5 kasım 2007, pazartesi. zürih havalimanı’nın kızıl gökyüzünden, yılın ilk kar taneleri düşüyordu. tanrı lanetini üzerime yağdırmaya başlayalı çok zaman olmuştu ve o günden bugüne her şey siyahtı, kar tanelerinden başka…
taksici çok konuşuyordu, ben sustum; tekerleklerin değdiği çamur birikintilerinin dingin tınısını dinledim, kar tanelerinin otomobilin sağ arka camından aşağı süzülüşünü ve otobandaki lambaların parlaklığında, alacalı ışıldayışlarını izledim.
geçmişimle yüzleşmek istediğim, ama beceremediğim bunca yıl boyunca, birkaç yüz defa yaşadığım bu anların, hatırlatma niteliği taşıyan aynılığına birkaç küfür savurdum. taksici anlamadı, karanlık kabinin içinde, dikiz aynasında göz göze geldik.
otomobilden inip limmat ırmağının kenarında birkaç sigara içtim. kar hızını arttırmış, gelip geçen otomobillerin sayısı yok denecek kadar azalmıştı. sis bulutlarının arasında, kentin yüksek olmayan ama usta işçilik gerektiren eski yapıları, olanca ihtişamıyla yerli yerindeydi. taksi şoförü de yüz metre ileride...
“gidelim mi bayım?”
grossmünster kilisesinin önünden geçerken omzuna vurdum. otomobil yeniden durdu. çocuklar… gecenin ayazına ve bütün karanlığına inat, oracıkta beyaza bulanan çocuklar… camı açtım, temiz ve dingin havayı yine içime çektim.
tanrı lanetini üzerime yağdırmaya başlayalı çok zaman olmuştu ve o günden bugüne her şey siyahtı; ben kaçıyordum, herkesten ve her şeyden…
bu akşam, grenoble’da uçağa bindiğimde, atmosferin olanca siyahlığı bütün benliğimle yüzleşmemi sağladı. usul usul akan gecenin koynunda, o koca makine gökyüzünü yarıyor, yaşanan her şeyi bir çırpıda orta yerinden yırtıyordu.
ümraniye kapalı cezaevi’nin kapısından çıktığım o günden bugüne tam dört yıl geçmişti. sana sordum:
“maraş katliamı’nın olduğu gün ne yapıyordun?”
sustun, gözlerini kaçırıyordun, dinledin, ben devam ettim:
“okuldan gelmiştim, annem ağlıyordu anlıyor musun? ben, ölümle o zaman tanıştım… birkaç yıl önce ölen dayımın cesedini göstermemişlerdi çünkü…”
insanlar ölüyor, gökyüzü kararıyor, uçaklar uzak gökleri yırtıyordu. bunları unutmuyordum.
sana son mektubumu dört günde yazdım. birkaç şehirde, bir kaç başka otelde…
insan bazen yazamıyor, unutuyorum her şeyi biliyor musun?… taksi şoförünün anlattığı hiçbir hikayeyi anlamıyordum ama dinliyordum, insan bazen dinlemeli…
otomobilin arka camında, akıp giden yol çizgilerini uzun uzun izledim. arkamızda kimse yoktu. ben zaten hiçbir şeyden gidemedim, ama kalamadım da… bu böyledir, boş taşıtların içinde kozmosun karanlık boşluğuna dalıp uzaklara gittim.
cezaevindeki arkadaşlarım birer birer düşerken, ben kaldım. ama kaçtım, uzağa… sade uzağa…
beni hapishanede ilk kez ziyarete geldiğinde sana sordum:
“gökyüzü hâla güzel mi?
sustun, dinledin… boynundaki fular bir göçmen kuşun kanadı gibi süzülüyordu. ve sen susarken boyun kıvrımların, bir kuşun inceliğinde anlatıyordu zaten, her göğün hâla güzel olduğunu…
oraya dönemeyeli çok zaman geçti. arkadaşlarım birer birer unuttular her şeyi… ben unutmadım. tanrı lanetini üzerime yağdırmaya başlayalı çok zaman olmuştu ve o günden bugüne her şey siyahtı…
az önce; taksici odama kadar getirdi. kapıyı kapattım… böyle yapmazdın. telefonuma bir kez daha baktım. ekranda hiçbir şey yoktu. sandalyemin tekerlerini ellerimle ittim, dizlerimi düzeltip camdan aşağı baktım…
onca zamanın, ve savaşın üzerine; artık beni beklememen gerektiğini düşündüm. yaban kuşların bazen göçmen kuşlar gibi olamadığını, dönemediğini, tanrının lanetini üzerine yağdırmaya başlayalı çok zaman olduğunu ve o günden bugüne her şeyin siyah kaldığını anladım.
browning şakağıma soğuk metal tadı bıraktı, arkamdan bağırdın:
“bırak elindekini, çünkü ben geldim…”