.

beklemesini bilenin her şey ayağına gelir. öyle değil mi sahiden de bekleyemedik mi; bir dilim pastayı beraber yiyebilmek için sevdiğimizi? biz o dilimi yalnız başımıza yedik hep. üstüne hikâyeler yazdık, anılar ekledik, sevda demetleriyle süsledik ve ikili konuşmalar yazdık dudaklara. peki ya neden yaptık bunu? neden her defasında o pastayı yalnız yemeyi seçtik? bu her işi kendi kendimize yapma çabamızdan mıydı? neydi iki dudak arasında kilitli tuttuğumuz o saklı cümle? neydi yasaklı olan o mutluluk? ne yaptık ne ettik de şu ezberi bir bozamadık… yine o pasta dilimini yalnız yedik.

belki diyorum bekleseydik gerçekten olacak olan olur muydu? peki denedik mi? hayır. ne konuşmayı bilebildik ne de “kal, gitme…” demeyi. düşünce gücüyle gönül gözü açılmadı yine. ve kimse söylemedi sevdiğini. ya da kimsecikler yapamadılar sevginin asıl tarifini. o kimseler ki dönüp baktılar mı kendilerine? acaba ne kadar eksiğim diye? sorabildiler mi kendilerine “sevgi neydi” sahi diye? onlar sadece kalplerinin sesini dinlediler, o kırılırken ve parçalanırken tek tek çıkardığı sese kulak verdiler. yalnızca kendi çığlıklarıydı içlerinde yankılanan.

dünya mükemmel yaşanabilecek kadar fazla mı lükstü? var mıdır kendisi için gizlenen mutluluğu bilebilen? peki ya, yalnızlığın bin derdini, birlikteliğin bir derdine karşı tercih edilişin sebebi neydi? hüzünle mi evlenecektik? yalnızlığı mı öldürecektik?

yalnızlık bir süre sonra neşeyi de öldürüyordu esasında. mutluluğu da. hüznü de. her çabanın nasibine düşen, yalnızca allah’ın takdir ettiği kadardı. bir kere olsa anlasaydı insan, bu kadar çok kaleme alınmazdı yalnızlık…

varsın çiçeklerimizi taşıyamasın ağaçlar, varsın bahar gelmeden açmasın nadide tomurcuklar, biz yine de ….

…..

hadi otur bugün de pastayı beraber yiyelim…