.

bazı filmler vardır, öncesinde kötü taklitlerini izlemiş olsanız bile seversiniz. bazı filmler vardır, basitçe romantik komedi türünde anılmaktan tenzih edilmelidir. bazı filmler vardır, mutlu son beklentisi olanlar izlememelidir.

bugünkü içler acısı vaziyetinin aksine, hollywood bir zamanlar güzel işler çıkarabiliyordu. 80’ler dahil. 90’ları hariç tutabiliriz. zaten 90’larda bildiğimiz çoğu şeyin boku çıktı.

roma tatili, girişte bahsettiğim o bazı filmlerden biri ve hollywood’un hiç de laçkalaşmadığı bir döneme isabet ediyor. taklitçilikte eşi benzerine rastlanmamış yeşilçam versiyonları sağolsun, çoğu eski hollywood filmi gibi hikâyesi pek tanıdık. roma’ya geziye gelen ve protokollerle biçimlenmiş hayatından usanmış bir prensesin bir günlük kaçamağını anlatıyor. kraliyet tarafı bir skandaldan ödleri patladığı için prensesin ortadan kaybolduğunu duyurmak yerine sözde rahatsızlığı sebebiyle programlarını iptal ettiğini duyuruyor. bu sırada prensesimiz aslan gibi bir gazetecinin, ki o gazeteci gregory peck oluyor, kolunda her sıradan insanın hayatında olan biten, kendisinin dışarıdan gıptayla baktığı bilumum eylemi gerçekleştiriyor. pazarlara uğruyor, saçlarını kestiriyor, danslara gitmeye heves ediyor… gazeteci joe bradley, prensesin kim olduğunu başlarda bilmese de, öğrendiğinde onu haber değeri yüksek bir para kaynağı olarak düşünmesi elbette sonradan bir dönüşüm geçirmesine engel olacak kadar şiddetli ve adice değil. bu dönüşümün kaynağını da sizin tahmin etmeniz pek zor değil, en azından şimdi anladığınıza eminim.

bu filmi güzel kılan, o zaman için hikayesinin özgün olması bir yana, yerindeliği sorgulanabilecek gülünç sorumluluklarla donatılmışken ve bunlardan kurtulmaya gerçek anlamda niyetli de değilken her şeyin istediğimiz gibi olamayacağını söylemesi. bir peri masalı gerçekdışılığı, toz pembeliğiyle değil de izleyeni hayatın bir gerçeğiyle baş başa bırakabilmesi. bir zamanlar hollywood’da da dramatik bir öyküyü nüktedanlıklarıyla süsleyen senarist ve yönetmenlerin varlığına işaret etmesi. gregory peck ile audrey hepburn’ün basın toplantısındaki imalı paslaşmaları, bir yere kadar da olsa prensesin protokolleri ırgalamayışı. günümüzdeki amerikan filmlerinin çoğunda rastlanılan yabancı şehirlere turist kültür tüketmeciliğiyle biçimlenmiş o züppece bakıştan iz olmaması, roma’nın basit bir fondan ziyade, hikayeyi tamamlayan bir parça olarak konumlandırılması. benzer şekilde, herkes ingilizce bilmek zorundaymış gibi, ingilizce’yi yarım yamalak konuşan yabancı şehir insanlarının, sevimli bulma kisvesi altında alaycı ve aşağılayıcı güdülerle madara edilmesi gibi bilhassa günümüzde epey yaygın ve fazlasıyla gına getirmiş bir illeti tersine çeviren sahneler taşıması. en güzel örneği, prensese italyanca sayıp döktükten sonra, “capito?” diye soran temizlik görevlisinin, “no capito. don’t understand.” yanıtını müteakiben ağzını eğerek prensesin komik bir taklidine girişmesi: “donnenese!”

bazı filmler vardır sizi itirafa zorlarlar. daha birkaç ay önce şeytan canını alsın türünden birine izleyeceği filmleri oyunculara göre seçmesi sebebiyle laf sokmuşluğum var. gelin görün ki bu filmi izlememde bu ara hollywood klasiklerine fena sarmamın yanı sıra gregory peck’e duyduğum ilgi faktörünün de payı var. cıvıtma tehlikesini bertaraf etmek için şu kadarını söyleyeyim, still için joaquin neyse benim için de gregory o. tabii bazı farklar var, still yaşayan birine ilgi duyuyor, ben gregory’yi başka bir diyardan seviyorum. still çirkin adamlar sever, benim gregory’im gelmiş geçmiş en yakışıklı aktördür. dünyaya gelmiş en yakışıklı ikinci erkektir. birinci bana kalsın, zaten siklediğinizi de sanmıyorum ahsfdsgfh. neyse still beni gebertmeden kısa keseyim.

bazı filmler vardır, bittiklerinde başka türlüsünün kendilerine yakışmayacağını hissettiren bir yarım kalmışlık bırakırlar. bazı filmler vardır, kimi şarkılarda onlardan bahsedildiği söylenir. roman holiday bunlardan biridir: “hani çok sevdiğin o filmi gördükten sonra/kısacık kestin saçlarını içtin ilk sigaranı.”