.

bir kültür... nasıl bir kültür?... bir tarafın 28 şubat sürecine ilişkin onlarca kitabında ismi geçmeyen, diğer tarafın kavrama ilişkin onlarca çalışmasında 28 şubat süreci ile ilişkisi kurulmamış, yani arada kalmış, yani doğru düzgün tanımlanmamış bir kültür... kavramı belli bir süreç içinde ortaya çıkmış bir kültür de diyebilirsiniz... sanırım:

--- spoiler ---
10 şubat 1999, istanbul princess oteli… magazin gazetecileri derneği’nin düzenlediği, “geleneksel yılın sanatçısı” ödül töreni… davetliler arasında, sanatçılar, sanatçı olmak isteyen hafif meşrep kadınlar, sanatçı olmak isteyen hafif meşrep kadınlarla gününü gün etmek isteyen paralı erkekler, gazeteciler, şunlar ve bunlar var…

tören, bir televizyon kanalından naklen yayınlanıyor…

ahmet kaya, 1998 yılında yaptığı “dosta düşmana karşı” albümüyle satış rekorları kırmış ve ayrıca bu albümde yer alan şarkısı “giderim”e çektiği klip, yılın en çok istek alan klibi olmuş… bu münasebetle sahnede… “yılın en iyi protest müzik sanatçısı” ödülünü alacak ve salondaki davetlilerin herbirinin ezbere bildiği “giderim” şarkısını seslendirip sahneden inecek…

fakat daha onun ismi anons edilir edilmez, salonda bir huzursuzluk ve hazımsızlık havası göze çarpıyor… sanki davetlilerden bazıları “bu eşkıyayı da kim çağırdı buraya?” havasında… “alsın alacağını da bir ân önce çekip gitsin, buranın havasını daha fazla bozmasın” iç sesi, duyulur kıvamda…

ahmet kaya sahneye çıkıyor, ödülünü alıyor ve mikrofona eğilip şu sözleri söylüyor:

-"ben bu ödül için insan hakları derneği’ne, cumartesi anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm türkiye halkına teşekkür ediyorum. bir de bir açıklamam var: şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayınlayacağım albümde bir kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum. yayınlamazlarsa, türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını da biliyorum."

salonda önce derin bir sessizlik oluyor… “nefret” rüzgârı birkaç saniyede salonu baştanbaşa dolanıyor… derken belirsiz kafalardan uğultular yükselmeye başlıyor… ahmet kaya bunları tebessümle karşılıyor… elinden mikrofonu bırakmaksızın orkestraya dönüyor, kafasıyla, gözüyle anlaşıyor ve yükselen müzik eşliğinde o çok ünlü şarkısını okumaya başlıyor… şarkının her cümlesinden sonra salon ayrı bir renge giriyor, ayrı bir cevap, ayrı bir nefret üretiyor:

ahmet kaya:
“artık seninle duramam,
bu akşam çıkar giderim
hesabım kalsın mahşere
elimi yıkar giderim”

salon:
durma! zorla mı tutuyoruz? hesabın mahşere kalmayabilir zaten…

ahmet kaya:
“sen zahmet etme yerinden
gürültü yapmam derinden
parmaklarının üzerinden
su gibi akar giderim”

salon:
bırak yaveyi. gideceksen, bir ân önce toz ol şuradan!

ahmet kaya:
“artık sürersin bir sefa
ne cismim kaldı ne cefa
şikâyet etmem bu defa
dişimi sıkar giderim”

salon: senin gibiler yüzünden sefamızı süremiyoruz biz! bozguncular! git, kime istersen, ona şikâyet et!

ahmet kaya:
“bozar mı sandın acılar
belaya atlar giderim
kurşun gibi mavzer gibi
dağ gibi patlar giderim”

salon: yuuuh! mavzer de neymiş ula? yok mu bunu deliğe tıkacak bir memur?

ahmet kaya:
“kaybetsem bile herşeyi
bu aşkı yırtar giderim
sinsice olmaz gidişim
kapıyı çarpar giderim”

salon: şerefsiz, şerefsiz! sessizce olmaz demek ha? ayihim’e git, ayihim’e!

ahmet kaya:
“sana yazdığım şarkıyı
sazımdan söker giderim
ben ağlayamam bilirsin
yüzümü döker giderim”

salon: ekmeğini yediğin ülkede kürtçe kılip çekecen ha? sana burda bi dalsak n’olur biliyon mu?

ahmet kaya:
“köpeklerimden kuşumdan
yavrumdan cayar giderim
senden aldığım ne varsa
yerine koyar giderim”

salon: acındırma lan kendine… böldürmeyiz lan… dalalım şuna!...

ahmet kaya:
“ezdirmem sana kendimi
gövdemi yakar giderim
beddua etmem üzülme
kafama sıkar giderim!”

salon: vaay, kendini yakma eylemi… hücuuum… vurun la vurun… hattı müdafa yoktur, sattı müdafa vardır!

salondakiler, o geceye dek “giderim”i bir aşk şarkısı olarak dinlemiş ve ezberlemişlerdi. o gece, sözleri değişmeden, herkesin gözündeki mânâsı başka bir hal aldı: aşk yerine, “anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs”; ayrılık yerine, “halkı ırk ve bölge farkı gözeterek kin ve bölücülüğe tahrik”, vesaire… şarkının mânâsı üzerindeki bu renk değişikliğini yapan ise, o gece salondaki kişilerin kişiliklerini yok edip, tek tek hepsinin yerine sıkılı bir yumruk figürü oturtan, “anlı şanlı, pek delikanlı, şovenizm”di.

salon bu durumdayken, ahmet kaya tekrar mikrofona eğilerek şunları söyledi:

-"ben bin yıldır bir arada yaşayan kürt ve türk halklarının kardeş olduğunu, binlerce yıl daha bir arada yaşayacağına ve yaşaması gerektiğine inandığımı her yerde söyledim. ama kürt realitesini de kabul etmek zorundasınız!"

bunları söyledikten sonra sahneden indi ve yerine geçmek istedi. ama artık çok geçti. kıyamet kopmuş, olaylar çığırından çıkmıştı. “kürt realitesi diye bir şey yok. eğer olsaydı, devlet kabul ederdi. devletin kabul etmediği bir şey, demek ki yok!”

masalarda bir ayaklanma oldu. pek çok kişi ayağa fırlayıp, ahmet kaya’ya küfürler yağdırmaya, eline geçen çatal, bıçak türünden şeyleri fırlatmaya başladı. salon bir ânda çatışma ortamına döndü. uğultular arasında (...) isimli zampara vatansever ve adamlarının “öncü” çalışmaları dikkat çekiyordu. (...) isimli magazin gazetecisinin de şöyle bağırdığı duyuluyordu:

- “sünnetsiz pezevenk!..”

artık şovenizm, bütün ağırlığıyla, salonu ele geçirmişti. kimsede “sağduyu”, “otokontrol” diye bir şey kalmamıştı. herkes birbirinin gazına geliyor, her hareket bir sonrakini tetikliyor, her sonraki hareket bir önceki hareketten daha ileri gitmek istiyordu. (...) isimli yeniyetme şarkıcı sahneye fırladı; o da kendi aşk şarkısına baştan ayağa siyaset elbisesini giydirdi:

-“bu devirde kimse sultan değil, padişah değil. atatürk yolunda türkiye! bu vatan bizim, ellerin değil!”
--- spoiler ---