.

yeterince parladıkları bir yerden yıldızları seyrediyorsanız, evrende nasıl da yalnız olduğumuzu anlıyorsunuz. başka bir gezegende hayat yok. olmasını da istemezdim.

burası bizim yaz evimiz. doğduğum odanın bitişiğinde kalıyorum. o odada, hala hayatta oldukları için tanrı'ya minnet duyduğum güzel bir çift kalıyor. aslında istesem bugün bile aralarına girip kokularıyla uyuyabilirim, ama tekliflerini "hadii, orta yaş bunalımına girmek üzere olan biriyim, kimseyi kandırmayalım." diye gülümseyen bir nezaketle geri çeviriyorum. bir şeylerin bu çocuğu adam akıllı büyüttüğünü anlamak için annem ve babam olmaları yeterli. babamın gözleri daha önce tecrübe etmediğim bir şefkatle bakıyor; onu anlayacak kadar törpülendiğimi bilircesine rahat, buna kahrolurcasına hüzünlü.

dört mevsimimizin bu evde geçtiği çok eski zamanlara dair yalnızca iki ufak sahne hatırlıyorum. birinde, babam iran'dan bonibon yüklü oyuncak kamyonlar getirmiş abimle bana. o kamyonları halının etrafındaki şeritlerde gezdiriyor, tır şoförü babamızı oynuyoruz. diğerinde, babam şu köşedeki yatakta yatıyor, yatağın üzerinde onlarca balon, babam o balonları yukarı doğru fırlatıyor ve ikimiz de onları havadayken yakalamaya çalışıyoruz, bu işte hiç iyi olmadığımı ve babamın nerdeyse bütün balonları yattığı yerden yakaladığını çok net hatırlıyorum, hangi yaştayım bilmiyorum ama anlaşılan o ki babamın kolundan daha uzun değilim. yatağın yayları sayesinde bu zıplama işi kahkahalı bir keyfe dönüşüyor, hala duyabiliyorum. o sahneye başka biri gibi dışardan bakabilmeyi çok isterdim.

sahip olduğum en güzel şeyleri o yatakta bırakıp dışarı çıkacağız. bir paket sigara ve onca zaman sonra birkaç kağıt kalem aldıktan sonra evin önündeki çardakta oturacak, iki kat ve toplam dört küçük evden oluşan şu yapıya, içindekilere, etrafındakilere, artık içinde ya da etrafında olmayanlara bakacağız bir süre. sivrisinekler dahil olmak üzere herkes çoktan uyumuş olacak. geride yaklaşık yedi saatlik pil ömrümüz olduğundan şarkılarımızı idareli kullanmamız gerekecek, yine de birkaç saatini hiç düşünmeden pluvius aestivus'a ayıracağız.

hemen solumuzda, birkaç adım ötede kocaman bir kiraz ağacı var. onun mevsiminde gelmemi annem istedi. çünkü bu ağaç benim. üçüncü yaşımın nisan'ında babam izmir'den getiriyor bu en sevdiğim hediyesini. birlikte büyüyelim diye evimizin önüne dikiyor. ama bir şeyler ters gidecek. birlikte büyüyemeyeceğiz. birkaç hafta sonra, kamyonunu satıp amcamla birlikte aldıkları otobüsle, bir başka izmir seferine giderken, babama bir şey olacak. kaza mahallinden epey uzak ve ölüme epey yakın bir yerde bulunacak ve muhtemelen bir daha eskisi gibi sevmeyeceği hayata sıkı sıkı tutunacak o sırada. bir oğlu daha olacak çünkü aynı gece. dünyanın en iyi babasını doğduğu gece kaybettiğimizi bilmeden büyüyecek olsa bile, sevecek onu hepimiz kadar. sonra o dünyanın en iyi babası, hayatının en uzun ve zorunlu yatışından kalkıp ayağa, insan üstü bir güçle toparlanınca, artık başka bir adam olduğunu anladığından mı yoksa doktorlar tuzlu suyu tavsiye ettiğinden midir bilinmez, bizi alıp götürecek buralardan. uzak bir şehirde denize yakın bir ev edinecek bize. her yaz kiraz mevsiminde koşup buraya geleceğiz ama, nasıl ki babam izmir'den dönememişse, biz de bu eve bir daha dönemeyeceğiz.

annem o yazlardan birinde yaptırıyor bu çardağı. sarıp süsleme işini ise asmalar üstleniyor. kalabalık sofralara oturuyoruz üstünde, birbirine bitişik iki evde tek aile olduğumuz muhabbetli yazlar boyunca. amcam kendi taraflarına da bir çardak yaptırmayı düşünüyor son zamanlarda. ama bir şeyler ters gidecek. bir akşam, bir sokak arasında, ansızın duracak kalbi. yazlık evine zamansız bir ekim soğuğunda dönecek son kez. planlar tutmaz. planlar tutmayacak...

bizimkiler eski mutfağı yıktırıp yerine büyük ve şık bir mutfak yaptırmışlar bu baharda. üst kattaki evimize bu taraftan çıkan bir merdiven daha ekletmişler, sonra birkaç gözle görülür değişiklik daha. annem beğenip beğenmediğimi soruyor. dramatik şeyler konuşmaktan hoşlanmadığıma kimse inanmaz belki ama içim boğuluyor söylemekten geri duramayacağım cümleyi ona uzatırken. "böyle şeyler, kullanmaya fırsat bulamayacak olanları acıyla anabilmemize yarıyor." diyorum. "bence üç günlük dünyada mekan derdine düşmek delice."

çardağın hemen önündeki devasa ceviz ağacını, dedem anneme düğün hediyesi olarak vermiş. vedalaşmaya dedemden başladı ve muhtemelen buralarda en uzun süre durabilecek olan şey o.

üst kattaki iki evden biri amcamın, diğeri bizimdi. amcamın evinde babaannem ve dedem oturdukları için, amcamlar o evi onlar öldükten sonra kullanabileceklerdi. sonra dedem öldü ama babannem hala o evde yaşıyor. zaten amcam da kendisinden önce öldüğü için kimsenin o eve bir daha ihtiyacı olmayacak. bizimki zaten yapıldığından beri boş duruyor. çocukken içinde evcilik filan oynardık. şimdi bu dört evin en küçük çocuğu bile, henüz sekiz yaşında bi kız olmasına rağmen böyle şeylerden zevk alabilecek bi çocuk değil. hayatın oyunlardaki gibi olmadığını biraz erken öğrendi.

babaannem bu evin kış aylarını da burada geçiren tek sakini. tek başına kaldığında genç kabul edilecek yaştaydı. o zamandan sonra, günlerini evinde hiç ama hiçbir şey yapmadan tek başına geçirdi. bi televizyona bile ihtiyaç duymamıştı yıllarca. nasıl yaşadığına hayret ederdim. bütün bir yıl düşünmekten başka yapacak hiçbir şeyi olmayan bir insanın yolu nereye çıkardı? neyse ki son yıllarda bir korku düşer oldu içine de, kendine kışın bir bölümünü geçirmek için şehir merkezinde geçici evler tutmaya başladı, tek başına olduğu için kendisini rahat ettirmeye yetecek bir maaşı var dedemden kalan, bu işlerde zorlanmıyor bu yüzden. insanlarla bir arada kalamıyor, insanlar onun tansiyonunu yükseltiyorlar, zaten son iki yıldan beri yalnızlığını iyice sever oldu. evlat acısının ne halt olduğunu ona bakınca görebilirsiniz.

halam artık pek konuşmuyor. büyük çocukları evlendiler hep, zaten çok büyükler, kocaman çocukları filan var, yakın şehirlerden birinde yaşayan üçüncü çocuk da bu eylül'de evlenecek, geriye bir tek en küçükleri kalacak. babaları öleli bir ay bile olmadı. ama onlar bile aynı şeyi söyleyebiliyorlar. ölüm tersten başlayınca bizi alıştırdı diyorlar. bizi öyle bi yerden yakalamış ki artık hiçbir şeye şaşırmazmışız. zeynep'e bakınca ağlamaya utanırmışız. ben hala, ağlamaktan hiçbir nedenle utanmıyorum.

hayır burada insanlarla ölümden filan konuşmuyorum. burada surat bile asmıyorum hiç, günler beklemediğim kadar güzel geçiyor, bir kez daha aşık oluyorum kan bağı taşıdığım herkese, mesele bu değil. ama siz de birkaç saat önce şu balkondaki sofrada ne kadar çok dul kadının oturduğunu görseydiniz, mahallenizdeki bütün erkekler genç yaşta ölmüş ve bütün çocuklar babasız büyümüş olsaydı, sizin de kuzenleriniz yetim kaldıkça babanız kıymetlenseydi, korkulacak bir şey kalmadı derken bile tanrı'dan ödünüz kopsaydı, gecenin şu vaktinde konuşacak daha önemli bir şey bulamazdınız.

halbuki ben size temmuz'dan bahsedecektim. diyecektim ki, temmuz'da başlayan hiçbir şeyden hayır gelmez. ama ahh, bedelleri ödemeye razı olanlar... ah, siz, iki temmuz çocuğundan yine bir temmuz sabahında doğup, üstüne bir de babasının çılgın genlerini miras alanlar. elbette onunla ömrünüzün en güzel sohbeti sırasında itiraf edeceksiniz. elbette gözlerinde belirecek olan ifade, hayatın adil olduğuna bir kez daha yemin etmenize yetecek...

temmuz'da başlayan hiçbir şeyden hayır gelmez. ama hangi mevsim, temmuz'dan daha hazır olabilir ki, herhangi bir şeye?

haziransonu/2009/erzurum

.

kapıda işte, tam orada, siz bilmiyor muydunuz? hem o kadar yağmur ve çiçeksizken ayva ağaçları.

siz, bu mevsimlerde denizaşırı gitmiyor muydunuz?

bir denizkızının saçlarını tarayabilirdim, temmuz değil mi; bir mercan kayalığında üç ahbap, tanısık yosun takılabilirdim, rakı pahalıysa, bi,ra denizden çıkmıyor mu? beni hangi reklama çıkarsanız birkaç numara edebilirdim, beni atlamasanız hatta size jonklörlük edebilirdim; öğrendim hep bunları.

sıcaklar sıcak olduğunda, bir kız vardı, ne çok severdi güneşte mayışmayı, hele de temmuzlarda, ağustoslarda, ben de akıl olsa o kızı bırakmayabilirdim de konu bu değil. sıcaklar gerçekten sıcak olduğunda, tatiliniz yoksa, eviniz pişiyorsa, işiniz sizden sıcaksa, sakın ola kendinizi savurmayın. tuğladan yapmadıkları evler, gerçekten soğuk satmadıkları biralar ve sıcaklarda kendilerini güneşe seren kızlar için mutlaka isyan edeceğiniz bir merci vardır. dilekçenizi verin, oradan oraya sürüklenin, dilekçe sörfü diyoruz.

benim işim - eh artık o kadarını da bilin- demircilik, "soğuk demirci misiniz?" diye sordu kızın biri, "yoook" dedim "çok sıcak insanlarız, hem ben, hem bayko, yani şakalar, espriler falan". demirciliğin güzeli, temmuzda ceyran yapan dükkanda güneşe çıkmadan yapılandır. demircinin güzeli, temmuzda, ortalıkta gezinmeden, her akşam doğruca evine gelip, ne bileyim, sevdiğini aranandır; üç diş eksik, beş diş fazla, çekeriz kılavuzu, takarız civatayı, sıcak da neymiş ola ki. hatta ki.

temmuzda insan evine iş mi taşır be, temmuzda insan işinden uzağa taşınır; kimi bekliyorsam artık her gece dere ayazlarında.

.

temmuz'da aşkını ilan edecek çocuk
cumaovası aliağa hattında şiirler tasarlayan kulaklıklı çocuk
tanrı'nın karşısına kulaklıkla çıkacak çocuk

çocuğa bir temmuz günü sordular:
sosyalizm gelince şu çeşme'deki yazlıkta kim oturacak?

tuğlayı pişiren,
sıvayı çeken,
demiri soğutan,
kapıyı doğrayanlar

ve tabii eğer birkaç haftalık bir boşluk yaratabilirsek,
gerçekten aşık olanlar.