.

türkiye kapitalizmi, son on yılda sıçramalı bir gelişim gösterdi. on yıl önceki içine kapanık, batıya fazlası ile bağlı, geleceği hakkında endişe duyan türkiye kapitalizmi, günümüzde, bölgesel alt-emperyalist bir güç haline geldi. bölge ülkelerine devasa boyutlarda sermaye ihracı gerçekleştirdi. geride bıraktığımız on yılda türkiye’nin dış politikasında, daha fazla sermaye ihraç etme ve yapılan yatırımları koruma güdüsü belirleyici faktör oldu.

sırf arap isyanları sırasında türkiyeli ekonomi kanallarının yaptığı haber bültenlerini gözünüzün önüne getirseniz bile türkiye’nin dış politikasının arkasında yatan temel güdüyü görebilirsiniz. örneğin, mısır isyanı sırasında bizim ekonomi kanallarının ısrarla üzerinde durdukları konu mısırdaki bu değişimden türkiye’nin yatırımlarının nasıl etkileneceğiydi. mısır’ın geleceği ancak ikinci planda kalmış ve daha çok akademik gevezeliklerin konusu olmuştu. libya konusunda ise önceliğin libya’daki yatırımları güvenceye almak olduğunu hükümet bile saklamadı.

arap isyanlarının başlangıcında türkiye kapitalizmi, isyanları görmezden gelerek diktatörlere pasif destek sunmuştu. muhtemelen hükümet, isyanların diktatörleri iskambil kartlarından kuleleri deviren fırtına misali alaşağı edeceğini ummamıştı. devrimci dalga geri çekildikten sonra diktatörlerin duruma tekrar hakim olacağını düşünmüş, ve söz konusu ülkelerdeki yatırımların geleceği adına arap ülkelerindeki baskıcı rejimler ile ters düşmeyi göze alamamıştı. fakat hükümet ne zaman ki diktatörlüklerin çatırdamaya başladığını, eski düzenin sürdürülmesinin imkansızlığını gördü, o noktadan itibaren “arap kardeşlerinin baskıcı rejimlerden kurtulup demokratikleşebilmeleri için” rol model olma görevini büyük bir hevesle üstlendi. akp’nin libya politikası, bahsettiğim iki yüzlü dış politikanın belki de en net örneğidir. kaddafi iktidarı henüz sağlamken “nato’nun libya’da işi ne?” diye soran akp hükümeti, kaddafi’nin gidici olduğunu anladıktan sonra nato saldırısına lojistik destek sunmaktan çekinmemiştir. daha dün hükümet muhaliflerin silahlandırılmasına karşı çıkarken, bugün hükümetin dış politikadaki en yetkili ağzı, muhaliflere el altından iki yüz milyon doları nasıl verdiklerini ballandıra ballandıra anlatıyor.

türkiye burjuvazisi, bölge üzerindeki emperyalist emellerini meşrulaştırabilmek için kılıf vazifesi görecek ideolojik bir söyleme ihtiyaç duyuyordu. bu ihtiyacını karşılamak için yeni osmanlıcılık söylemini geliştirdi. bu söylem, osmanlı imparatorluğunun tarihsel sınırları içinde kalan günümüz devletlerinin türkiye’nin öncülüğünde gerçekleştirecekleri siyasi ve ekonomik işbirliğini ifade etmek için yaratılmıştı. meşruiyetini tarihten alıyordu. fakat “osmanlı” kelimesi bölge halklarının kulağına bizim sağcıların kulağına geldiği kadar hoş gelmediğinden olsa gerek, tarihsel referanslar türkiye burjuvazisinin ideolojik ihtiyaçlarını karşılamaya yetmedi. türkiye burjuvazisi, dış politikasını eklektik bir ideolojik zemin üzerine kurdu. kimi zaman “tek laik islam ülkesi” olmasını öne çıkarırken, kimi zaman “ılımlı islam ülkesi” adı altında kendisini rol model ilan etti. pratik zeminde ise, batı emperyalizmi ile bölge halkları arasında arabuluculuk yapan “abi” rolünü üstlendi. batıda az çok dikkate alınan tek orta doğu ülkesi olarak, batıya karşı bölge halklarının sözcüsü olacaktı türkiye. batılı emperyalistler ile bölge ülkeleri arasındaki sorunların çözümü için uğraşacak, yeri geldiğinde batıya karşı bölge ülkelerinin safında yer alacaktı. en azından yaratılmak istenen imaj buydu. yukarıda türkiye dış politikasını belirleyen asıl güdüyü anlatmıştım. türkiye’nin yaratmaya çalıştığı “arabulucu abi” imajı da esasen bu güdüye –sermaye ihracı için daha fazla pazar elde etme güdüsüne- hizmet ediyordu. türkiye’nin bir dönem israil ile suriye arasında arabulucu olabilmek için attığı taklalar, yahut iran konusunda batının sertlik yanlısı politikalarını frenlemeye çalışması türkiye’nin bölge ülkelerinin saygısını kazanıp sermaye ihracı için uygun pazarlar elde etme politikasının birer uzantısıydılar.

işte, türkiye ve israil ilişkilerini de yukarıdaki söylediklerim ışığında ele almalıyız. islam dünyası’nın liderliğinin yolu filistin meselesinden geçer. israil’in filistin politikalarına ses çıkarmayan bir ülkenin orta doğuda bırakın lider olmasını, ciddiye alınması bile zordur. tersten söyleyecek olursak, bölgede liderliğe oynamanın en kestirme yolu israil ile ilişkileri bozmaktan geçer. (israil karşısında defalarca madara olmuş olmasına rağmen sırf israil ile mücadele ettiği için arap halklarının bugün bile kahraman olarak gördüğü nasır düşüncemin en net kanıtı olsa gerek.)

akp, ikitidarının ilk döneminde israil ile ilişkilerini bozamazdı. öncelikle, o dönemde türkiye kapitalizminin kendi ayaklarının üzerinde durabileceğinden henüz emin değildi. batının hoş karşılamayacağı kesin olan radikal politikalardan kaçınmak zorundaydı. üstelik, o dönemde akp, dış politikada sorun yaşadığı ülkelerle uzlaşma eğilimindeydi. çoğu kemalistlerin dogmatik milliyetçiliğinden ve paranoyaklığından kaynaklanan sorunların gerilimlere yol açmadan çözülebileceğine inanıyordu. “komşularla sıfır sorun” balonu henüz patlamamıştı. tüm bu etkenler, türkiye’nin israil ile bölge ülkeleri arasında arabulucu rolünü üstlenmesine yol açtı. türkiye, filistin sorununu barışçıl yöntemlerle çözmeye çalışan ağabeydi.

zaman, türkiye’nin üstlendiği arabulucu rolünün üzerinde durduğu siyasi atmosferi aşındırdı. israil’in iç ve dış politikada gittikçe sertleşmesi, türkiye’nin bölgedeki imajına zarar vermeye başlamıştı. bölge ülkeleri nezdinde israil ile uzlaşılamazdı; fakat akp ısrarla bölge ülkeleri ile israil arasında bir uzlaşı zemini arıyordu. bu, pek de hoş değildi. akp de, bölgedeki liderlik yarışında geri kalmamak adına israil ile ilişkilerini kasıtlı olarak gerginleştirdi. “one minute”den günümüze türkiye ile israil arasındaki gergin ilişkileri şöyle bir gözünüzün önüne getirirseniz, akp’nin ilişkileri provake etmek için elinden geleni yaptığını görürsünüz. burada söylemeye çalıştığım türkiye’nin suçlu, israil’in mağdur olduğu değil. sadece türkiye’nin dış politikasındaki değişimleri ve bu değişimlerin arkasındaki dinamikleri dile getirmeye çalışıyorum.

türkiye’nin israil politikasındaki değişimin sebeplerinden birisi de türkiye kapitalizminin on yıl öncesine göre batı karşısında nispeten daha bağımsız olması. elbet de türkiye batıyı toptan karşısına almasını gerktirecek bir dış politika izlemek istemez-izleyemez. ama bu hiç bir konuda insiyatif alamayacağı, hiçbir konuda batı ile çelişkiye düşmeye cesaret edemeyeceği anlamına da gelmez. türkiye’yi hala ısrarla “sömürge, yarı sömürge” gibi kavramlarla değerlendirenlerin, türkiye kapitalizminin alt-emperyalist bir bölgesel güç olduğunu anlayamayanların bölgedeki yaşanan olaylar hakkında gerçekçi değerlendirmeler yapması beklenemez.

türkiye, geride bıraktığımız dört beş yıl itibarı ile israil ile ilişkilerini aşamalı olarak gerdi. bu gerilim “mavi marmara” baskını ile doruğa ulaştı. bugün ise büyük elçinin geri çekilmesi noktasına geldi. türkiye, ne ulusalcıların iddia ettiği gibi israil ile danışıklı döğüş içinde, ne de islamcıların iddia ettiği gibi filistin davasının yılmaz savunucusu. sadece yeni yayılma alanları bulabilmek umuduyla bölge liderliğine oynuyor. bu yarışta da bölge halklarının israil’e duydukları haklı öfkeyi istismar ediyor. alt-emperyalist bir devlet olarak, israil’in kendisine gerekli saygıyı göstermesini istiyor. “mavi marmara” baskınını sineye çekmesinin yaratılmaya çalışan “lider ülke türkiye” imajına ters düşeceğinden korkuyor.

türkiye, ulusal sorun konusunda masum değildir. hatta israilden daha masum bile değildir. islamcılar her ne kadar kürt sorunu ile filistin sorunu arasında paralellik kurulmasına şiddetle karşı çıksalar da, iki sorun da özünde aynıdır. iki ülke de halkların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmekte, iki ülke de kürt ve filistin halklarının kendi kaderlerini tayin etmelerini önlemek için akla gelen her yönteme başvurmaktadır. (filistin halkı şu an itibarı ile ne kadar göstermelik de olsa özerk bir devlete sahiptir ve bağımsızlığa da kürt halkından daha yakındır. yani türkiye bu konuda israilden daha kötü durumdadır bile diyebiliriz.) türkiye’nin ulusal sorunda israil’e göre daha yumuşak davranıyormuş gibi gözükmesinin tek sebebi israil savaş uçakları nufus yoğunluğunun dünya ortalamasının çok daha üzerinde olduğu gazzeyi bombalarken türk savaş uçaklarının sivil yerleşimin nispeten daha az olduğu kandil’i bombalamasıdır. (kandil’in sivil zaiyat verilmeden bombalanması imkansız olsaydı bile bu, muhtemelen tc’yi askeri seçeneklere daha az başvurmaya yöneltmezdi. şimdi bile bombalamada sivillerin zarar gördüğüne dair söylentiler var.)

kısacası, akp filistin meselesinde samimi değildir. bizzat kendisi bir halkı ezen türkiye kapitalizmi, başka bir ezilen halkın davasını samimiyetle savunamaz. (olsa olsa savunuyormuş gibi gözükür) israil ile arasındaki mesele de iki egemen gücün mücadelesinden başka bir şey değildir. bu mücadeleden emekçi kitleler adına olumlu bir şey çıkmaz.