.

bir düş ekimidir aslında yalnızlık. insan yazar, insan çizer bir şeyler… ne bileyim ben işte, bir anlam yüklemesidir mesela yağmur… camda tıpırdayan damlalara bakarsın şöyle uzun uzun… sadece akıp gidişlerini izliyorsan yalnızsındır… fakat o an aklına dizeler geliyorsa… bir nehir düşlersin... o zaman başkadır...

“bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak…”

ne bileyim, baktığın her yer, eğer onsuz düşlenemiyorsa, o an başkadır…

“sensiz…” kelimesi canını acıtıyorsa, ve “onsuz…” içemiyorsan şarabını, zihnin okulda oturduğun sırada, tahtaya bakıp bir finansal tablo analizinden ziyade, o aşkın kronolojisini çıkarıyorsa, gittiğin arabanın camlarından geçip giden ışıkları “o”na götüren yol zannediyorsan, yanından ayıran yolların uzun-soluksuz çizgilerine bakıp bir güzel küfrediyorsan, bir mola yerinde, “o”na giderken kendince karanlıkta gülümsüyor, dönerken “off” dolu çekiyorsan sigarandan bir yudum, “usta”yı dinleyip, şehrin kızıllaşan göğüne bakıp dalıyorsan “o” da bakıyor diye, bir müzik kutusunun tahta kapağına kazıyorsan düşlerini, saçlarını saklıyorsan o farkına varmadan, durmadan resimliyorsan “onsuz” olmayan hayallerini, ve güzel, çok güzel gözleri gözlerine değiyorsa binlerce kilometre uzaktan… başkadır… o an başkadır…

bilirmisin, bir düş ekimidir aslında yalnızlık…

kelimelerin arasına gizlersin susuştuğun her sözceyi… zihnine kazırsın bir tınının her ritmini…

bir gün her şeyi çürütürken o an, yastığına başını koyduğunda, hala ve hala düş kurarsın “o”na dair… ve aklına yine dizeler gelir…

“gitmekle gidilmiyor ki...gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır...”

sen düşleri kurarsın…

oysa bir yer altı ırmağıdır aşk… gizli ve duru akan… yağmurlarla beslenen…

bir gün bir deprem olur… ve aşk yatak değiştirir…

bir masal yaratmak ister oysa insan... kendinden sakınır... kendinden gider oysa tüm sular... bir nehir olur, bir çavlana ulaşır...

oysa bilirim nehirler de tükenir, nehirler kurur... yahut ayrılır yolları bir ufuk çizgisinin ıssızlığında...

yazarsın. durmadan yazarsın bişeyler... dünyaya anlatmak için delirebilirsin... bir masalda, bir nehir belki de asla hiç kullanılmaz cümle içinde...

ve bilirsin, her masal mutlu sonla biter genellikle... oysa o masalın sonu mutsuzdur... o nehrin tükenişi gibi...

bir masal yaratmak istersin oysa... bir bulutun yanından geçerken, bir vitrinin camından yansırken, uzak şehirlerin harelenen ışıklarını gözlerine çarpıştırırken, bir denizi bir halı gibi kaldırırken havaya, bir tepenin yalnızlığını yaşarken, ve bir kaldırıma oturup elinde birayla sevdiğini haykırırken...

bilmem bilir misin?

gözbebeği, yaşantının ağır sarsıntılarını hücrelerine kaydeder, retina üzerinde mutlaka bir iz bulunabilir.

bu bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçekliktir...

ve bilirsin ki, gözbebeklerin lekelerle dolu...

bir nehrin tükenişini uzaktan izledin çünkü... körleşirken farkına varamadın...

rüzgarsızdı hava... bir tepenin burcunda yalnızlığınla oturdun bir zaman...

nehrin yüzeyine güneş vuruyordu... oysa nerden bilebilirdin, yönünü bilmezsen güneşin doğuşunun ve batışının aynı kareye sığacağını...

ve susarsın yeniden susarsın… o pencerede o yağmur damlalarının süzülüşüne takılır gözlerin…

ve sadece bir cümledir zihnindeki duvarlara çarpıp duran:

- öyle güzel gidiyordun ki, kıyamadım durdurmaya…