.

çocukken çok fazla oyuncağım olduğunu hatırlamıyorum çünkü en büyük oyuncağı hayal kurmak olan bir çocuktum ben. bu hem beni küçücük bir materyale bağlamıyor hem de zihnimin sınırlarını keşfedip özgürleşmemi sağlıyordu.
tüm bu hayal kurma işini ilk evvela kitaplarla keşfettiğim ise su götürmez bir gerçekti. evimizde çok fazla kitap vardı ve ben onların arasında kaybolmayı hep severdim, gözlerimi kapatıp istediğim dünyaya gitmeyi belki de ilk kez kitaplar sayesinde öğrendim. evimize o kitapların çoğunu taşıyan abime belki de bu kadar çok kitap koktuğu için aşıktım.
onun koynunda uyumayı kitapların kucağında uyumaya benzettiğim için belki de..

yıl 2013 ocak ...
roma

termini tren istasyonunda eve dönmek için bilet bakıyordum. sırtımdaki çanta günlerdir fazlasıyla yürümenin verdiği yorgunluktan mı, içinde taşıdığım pinokyo'nun yalanlarından mı bilinmez iyice ağır gelmeye başlamıştı. hızlı tren biletleri ise elimi yakacak cinstendi. artık bir an evvel eve varmak isteğiyle normal trenden uygun bir bilet aldım ve trenin nerdeyse kalkmak üzere olduğunu farkettim. yağmur çiselemeye başlamıştı. birden ben ve pinokyo tüm nefesimizle koşmaya başlayarak trene yetiştik. trenlere de abim kadar aşıktım çocukken. bir cam kenarı buldum ve oturdum. tenha bir yerdeydim, etrafımda bir kaç zenci dışında kimse yoktu ve onlar uzaklığın canlı kanıtı gibiydiler benim için.

zihnim bedenimi 1426 km. uzağa nasıl atmıştı? başımı cama yaslayarak 3,5 saatlik düşünce yolculuğuma başladım.
geçtiğim her köy, her istasyon, ilk defa gördüğüm her yol beni bilmediğim bir uzaklığa atarken hiç rahatsız olmadığımı farkettim. tuhaf bir huzur ve sakinlik duygusu kapladı içimi. müzik dinleyerek kendime yaklaşmanın tadını çıkardım.
elimi uzatsam hayatta alışık olduğum hiç birşeye uzanamayacak bir mesafede her şeyden onca uzaktayken hayatımda olmadığım kadar huzurluydum. birden bu duygunun sevdiğim insanlardan, ailemden, evimden, küçük güzel kedimden değil de mecburiyetlerden, öğretilmiş güdülerden, sorumluluklardan uzaklaşmanın verdiği huzur olduğunu anladım. o yolculukta hiç kitap okumadım, tek kelime bile yazmadım. sadece müzik dinlerken etrafı seyredip gittikçe uzaklaşmanın tadını çıkardım. yorgunluğum iyice ben burdayım diye ayaklarımdan başlayarak bağırıyordu. bir an evvel eve varmak ve banyo yapmak istiyordum. bu arada ev dediğim yer ise gerçekte varolan evimden çok çok uzaktaydı. benim olmayan mobilyalar, mutfak eşyaları, banyo, yastık, çalışma masası hatta kapıyı açıp girdiğim anahtar…

yıl 2013 ocak…
floransa

tam da hayal ettiğim gibi evde kimse yoktu. çantamı bir kenara fırlatıp güzel bir banyo yaptıktan sonra keyifle odama koştum. geldiğim günden beri bir türlü doğru düzgün çalışmayan internetim belki bana bir kıyak çeker diyerek sözlük radyosunu tıkladım. arkadaşımın yayın yaptığını biliyordum ve sanırım günlerdir kimseyle iletişim kurmayan ben tanıdık bir ses duymak istedim. ve gerçekten de internetim beni ilk defa yanıltmayarak uzakları odama getirdi. radyo açılır açılmaz “ya evde yoksan” şarkısının çalıyor olmasına gülerken ansızın mesaj kutumda istanbul’dan gelen “evine hoşgeldin, tam zamanında” mesajını görmekse kahkaha atmama sebep oldu. kilometrelere rağmen yakın olduğum dostlarımın olmasının huzuruydu bu. evet akşamları eve dönerken yolumu değiştirip kapılarını çalıp bir fincan kahvelerini içemiyordum, hadi bana gelin diyemiyordum ama merak ettiklerini, özlediklerini, düşündüklerini bilmek beni hiç bir zaman uzağa atmıyordu.

yıl 2015 nisan …
istanbul annemin evi

çocukluk aşkım abimi görmeyeli 2 aydan fazla olmuştu sanırım. annemin evinde toplanmış yemek saatini beklerken 5 yaşındaki küçük yeğenim abimin kucağında ona sarılıp, öperken her ikisi de dikkatlice onları izlediğimden habersizdi. yeğenim “baba beni öpmen o kadar hoşuma gidiyor ki, beni bir daha öper misin?” diyerek yanağını uzattığında o kucaktan ne kadar uzağa düştüğümü anladım. o yutkunamadığım şey, gözümde tuttuğum yaş aramızdaki bir koltuk 1426 km’den binlerce öteye geçti. o gün bir çok defa uzun uzun yüzüne baksam da hiç göz göze gelmediğimizi farkettim. yılların abimle beni yavaş yavaş nasıl uzaklaştırdığını anlamış olmanın acısı içimi kesti. ondan bana hala annemin çatı katında sakladığı bir sürü kitap kaldı.
bir sürü çocukluk uykusu, bir sürü rüya, bir sürü hayal…

anladım ki “uzaklar” denilen yer içimizde bir yerde.
ben bir ülkeden, bir eşyadan, alışkanlıklardan ayrı düşmekten değil de sevdiklerimin içinde uzağa düşmekten korkuyorum.

yani;

“içim ürperiyor, ya evde yoksan”

https://www.youtube.com
tümünü göster