.

giriş

kant’ın pratik felsefesinin iki alanı olarak ahlak ve politika arasında önemli bir ilişki vardır. bu alanların ilki, ahlak, kant’ın pratik felsefesinin en temel noktası olması itibariyle tüm diğer pratik felsefe alan ve konularını doğrudan etkilemektedir. politika ise pratik felsefenin son durağı, bir anlamda çatısı olarak ahlak üzerinde böyle bir etkiye sahip olmamakla birlikte bazı ahlaki sorunları (özellikle hukuk felsefesi alanında) karmaşıklaştıran, bunların yeniden gözden geçirilmesini, farklı bağlamlarda tartışılmasını gerektiren bir yapıya sahiptir. dolayısıyla bu karşılıklı ilişkinin ağır basan tarafı olarak ahlak, politika felsefesine de temel oluşturmakta, ancak politika felsefesinin tüm sorunlarına cevap oluşturamaması nedeniyle de bu alandan etkilenmektedir.
hem iki alanın hem de bir bütün olarak pratik felsefenin temel kavramlarının başlıcaları olarak akıl, otonomi, ortak duyu, özgürlük ve tabii ki kategorik imperatif, bu ikisi arasındaki ilişkinin de kendini gösterdiği noktaları sunmaktadır. yine bu kavramların yanı sıra pratik felsefenin iki farklı alanı olarak tarih ve hukuk felsefeleri kant felsefesinde ahlak ve politika ilişkisinin sağlanmasında önemli roller üstlenmektedirler. son olarak bu ilişkiye bağlı biçimde ortaya çıkan kuramlar ise hukuk devleti (ya da hukuka dayalı egemenlik), insan hakları, ebedi barış ve dünya cumhuriyetidir. elbette kant sonrası sadece ahlak ile ilgili değil, ama politika felsefesi ya da politik kuramcılar söz konusu olduğunda da sık sık kant’a başvurulmuş ve sözü geçen kuramlar yeni yorumlar kazanmışlardır. bu yüzden kant’ta politika ve ahlak arasındaki ilişki ele alınırken sonrasındaki yorum ve eklemelerden, çağımızın sorunları temelinde bakmaktan, bu çalışma boyunca, olabildiğince uzak durmaya çalışacağız. iki alan arasındaki ilişkiyi ise bahsedilen kavramlar, diğer pratik felsefe alanları ve kuramlar üzerinden kısaca anlamaya çalışacağız.

akıl ve aklın tarihsel görevi

kant, saf aklın eleştirisi’nden başlayarak felsefesini aklın temellendirilmesi üzerine kurmaktadır. burada kendisinden önceki felsefeleri eleştirmekte, bunların akıl konusundaki görüşlerinin sonuçlarına değinerek bir orta yol oluşturmaya çalışmaktadır. kant, saf aklın diyalektiğinden, kendi eleştirel akıl kavramını anlamakta ve aklın tarihinde kendisiyle birlikte yeni bir aşamanın başladığını düşünmektedir:

eleştirel aklın tarihsel görevi, kant’ın ifadesiyle “olgunlaşmamış bir çağın yargı gücüne etkisine” gerçeklik kazandırmaktır. kant, aklın metafizik çatışmalarına son verecek ve metafizikler arasında barış ve uzlaşma sağlayacak bu işlevi kendi çağının, yani gerçek aydınlanmanın; otonom olarak düşünme, tartışma, karar verme özgürlüğünün hakikati olarak ilan etti.

yine çörekçioğlu’na göre, kant geçmiş metafiziği ve onun politik önermelerini yargılarken bir skala tesis etmekte, anarşizm ve despotizmi bu skalanın iki ucuna yerleştirerek, her bir metafiziği yakın oldukları uç üzerinden değerlendirmektedir. elbette kendi eleştirel felsefesi de bu skalanın tam ortasında yer alarak iki karşı kutup arasında bir uzlaşma, bir orta yol bulmaya çalışacaktır. dolayısıyla kant’ın politika felsefesi, özellikle aklın temel rol oynadığı tüm politik sorunlarda bu orta yol oluşturma yönelimini geliştirecektir. bu uzlaştırma arayışının kaynağında ise ahlak ile ilgili düşünceleri yatmaktadır.
zira aklın dört ilkesine (yasallık, zorunluluk, biçimselcilik ve zorunluluk) uygun olarak işleyen ahlaki önermelerinde iki yön bulunmaktadır. eylemin de iki yönü bulunduğu, kant’ın burada ahlak ve hukuk ayrımına giderek, ahlakı eylemin içsel yönü, hukuku ise dışsal yönüyle bağlantılı ele aldığı akılda tutulursa, bu politik uçların her birinin anlamı da ortaya çıkacaktır. bir yandan otonomiye dayalı biçimde ahlaki eylemin kendi yasasını oluşturması anlamıyla negatif özgürlüğün tanımlanması, diğer yandan bu yasanın sınırlarının başkalarının otonomisinin sınırları ile tanımlanarak hukuk alanının (ayrıca eylemlerin adil olup olmadığına karar veren bir dışsal ölçüt olarak), beraberinde pozitif özgürlüğün tanımlanması sonucu skalanın iki kutbuna da iş düşen bir tablo ortaya çıkar. hem kişi eylemi esnasında tümüyle otonomiye dayanacak ve kategorik imperatif ilkesinde ifadesini bulduğu gibi, eyleminin maksimi ile evrensel bir ahlak yasasını bulacak, hem de başkalarının otonomisi dolayısıyla yasaya bağlı kalacak, yasanın buyurduğuna aykırı düşmeyecektir. öyleyse, özgürlüklerin ve otonominin güvence altına alınması anlamıyla politika, özgürlükçü ve dayatmadan, buyurmadan, yönlendirmeden uzak olarak kişinin eylemindeki otonomiye uygun, hem de yasalarla sınırlayıcı olarak eylemin dışsal yönünü biçimlendirebilir olmalıdır.

o halde politik tutuculuk ile politik relativizm arasında eleştirel akıl, totaliter ve anarşist iddiaların değerlendirildiği ve eleştiriye tabi tutulduğu uzlaşma temelli bir politik düzenin temel kurucu öğesi olarak tasarlanır. aklın, bu tarz kullanımı iletişim ve tartışmayı mümkün kılan bir kamusal alanın tesis edilmesine bağlanır ki, kant, kamusal alanı, içinde aklın otonomisinin, özgürlük ve eşitlik gibi aydınlanma’nın temel değerlerinin gerçeklik kazandığı politik toplumun temel öğesi olarak tasarlar.

ahlak ve politikanın çatışma düzlemi

burada son derece kaba biçimde gösterilmeye çalışıldığı gibi kant, sürekli bir uzlaşma ve orta yol arayışı içindedir. ahlaki eylem ya da bir eylemin ahlaki niteliği söz konusu olduğunda uzlaşma eğilimi göstermemesine rağmen kant, esasen ahlak öğretisinin temelinde oluşturduğu politika felsefesinde doğrudan bir orta yol aramaktadır. ikisi arasındaki temelli farkı çözmek, uzlaştırmak ise tarih felsefesi ile mümkün olacaktır.
ahlak ve politika arasındaki ilişkide ortaya çıkan bir diğer çelişki ise son derece pratik bir kapsama sahiptir. yasa koyucunun koyduğu yasaların ahlaki eyleme uygunluğu, bir diğer deyişle kişinin eyleminde ahlaklı olmasını sağlayacak otonomi ve özgürlüğü güvence altına alıp almadığı kesin olarak tayin edilemez. yani eylemin içsel yanı ile dışsal yanı (yasalara uygunluğu) bir çatışma alanına dönüşebilir. kant, bu durumda eylem için hem yasalara uygunluğu zorunlu görecek, hem de evrensel bir ahlak yasasının meşruiyeti çerçevesinde eylemeyi eylemin ahlaki niteliği açısından tek koşul olarak sunacaktır. burada ortaya çıkan pratik açmazın çözümü ise bir başka teorik boyutta yer almaktadır. yargı gücünün eleştirisi’nde ele alınan ortak duyu kavramı, aklın bir niteliğidir ve tarihsel ilerleme bu ortak duyuyu hâkim kılabilecektir. buradaki sorunlardan biri kant’ın tarihin ilerleme yönü olarak kesin bir çizgi çekmemesidir ve sadece aksi kanıtlanamayacağı için tarihsel ilerlemeye güven duyulmasını önermesidir.
tarihsel ilerleme politika ve ahlak arasındaki çelişki veya çatışma ortamına son verebilir, ancak buna rağmen özgürlük idesinin gereği olarak bu durum, ahlakın politikaya tabi olması değildir. buna rağmen tarihsel bir amaçlılık düşüncesini kant dışta bırakmaz,

bu yüzden özgürlüğün gerçekleşmesi, aynı zamanda en yüksek iyinin başarılmasıdır: “akılsal yaratıkların dünyadaki en büyük refahının, ahlaki iyi’nin dünyadaki en yüksek koşulu ile birliği.” bu anlamda, nihaî koşulsuz ama, duyulur doğanı son amacıdır, konulmuş koşullar altında, doğada zorunlu olarak gerçekleştirilebilir olan ve gerçekleştirilmek durumunda olandır.

böylelikle hem ahlak yasasının temelinde yer alan, kategorik imperatifin üçüncü ilkesi olarak “amaçlar krallığı” sorunu çözüm bulmakta, hem de politika için uygun bir yol çizilmektedir. zira, özgürlük kavramı, yasası tarafından kendisine konulmuş amacı, duyulur dünyada gerçekleştirmek zorundadır. buna rağmen kant, “nihai amaç, yalnızca bizim pratik aklımızın bir kavramıdır.” diyerek bu sorunu pratik felsefenin ilgisi ile sınırlamıştır.
özgürlüğün kendini gerçekleştirme yasasına ve insan eylemlerinin ahlaki yetkinliğine yönelik böyle bir nihai amaç göz önünde bulundurulacaksa, bu nihai amaca yönelmenin alanı neresidir? gelmiş geçmiş tüm politik kuramlar bu soruya politik bir yanıt vermekte ve dünyayı daha “iyi” kılmanın politik yanını kurgulamaktadırlar. yani esasen politikanın temeli bu tür bir nihai amaca ulaşma ekseni üzerine kurulmuştur. ancak kant’ta bu zemin hiç de politika değildir, aksine o politikayı merkeze koymaz ve bu alanı ahlaki eylemlerin gerçekleştirilme amacı olarak gördüğü ölçüde, görev ve sorumluluğu da bir kez daha ahlak alanına yükler. yani daha iyi bir dünyanın kaynağı politika olmayacak, ahlak olacaktır. politika, burada ancak yasa koyuculuğu ile ahlakın başarılı olmasının (akla dayalılık ve özgürlüğün güvence altına alınmasıyla) bir yardımcısı olarak iş görecektir.

politikanın rolü

böyle bir yardımcılık misyonu içinde politika ne olmalıdır? başka bir deyişle kant’ın tasarladığı politik yapı, nasıl kurulmalıdır ki insan özgürlüğünün ve özgür eylemenin güvencesi olabilsin? başta saydığımız hedefler bu sorunun yanıtında kendilerini bulur: insan hakları, ebedi barış ve hukuka dayalı devlet. kiersting; bunu kant’a şu şekilde dayandırmaktadır:
bu koşullar altında hukuksal cumhuriyet rejimine ve ebedi barışa doğru ilerlediğimizi tasarlamanın sadece i,ki yolu vardır: ya insanlar bu patikayı özgürce seçecekler, ama orada kendi empirik doğalarının yardımıyla (yani çıkar veya mutlulukları adına) değil, daha çok görev, ahlak ve yasanın bağlayıcılığıyla yol alacaklardır; ya da en yüksek gücün zorlamasıyla farkında olmadan bu patikaya yönlendirileceklerdir.
böylece tarih felsefesinin, insanın görevi olarak ahlaklı eylemeyi amaçlaştırmasını meşrulaştırma görevi tamamlanmakta, ihtiyati olarak buna bir de doğanın amaçlılığı ile bu yolu çizeceği eklenmektedir. kant’ın bu yolun sonuna ebedi barış ve cumhuriyet rejimi olarak kurulmuş hukuk devletini koyması ise yine önemli ölçüde ahlaki eylemin gerçekleşme koşullarını hazırlamak içindir. devlet, bir buyruk ya da yönelti olarak ahlaki eylemin yolunu açmaz -bu eylemin içeriğini değiştirirdi- ama ahlaklı eylemek için gereken otonominin üzerindeki kısıtlamaları kaldırır. bu nedenle ilk koşul yasallığı merkezine almış hukuk devletidir. onun yasama, yürütme ve yargı erklerini birbirlerinden ayırarak bölüştürmüş olması, bu hukuksallığın güvencelerinden biri olarak şart koşulur, bunu da cumhuriyet biçimi verecektir.
ebedi barış ise uluslararası alanda bu düzenin zarar görmemesi için gereken koşuldur. kant, bunu kurgularken politika ile ahlak arasında başka türde bir bağıntı kurarak her bir devleti bir kişi olarak düşünür ve eylemlerinde diğer kişileri kendinde amaç olarak görmesi gereken kişi gibi düşünmelerini yani bir kez daha kategorik imperatife uygun eylemelerini ister. tıpkı sözleşme konusunda olduğu gibi burada da bir hukuksal postulat oluşturur: “birbirlerini karşılıklı etkileyen bütün insanlar, belli bir sivil oluşum altında toplanmalıdır.” zira kaynağı ne olursa olsun bir dış tehdit şiddet içeriği dolayısıyla sivil toplumun barışçıl, özgürlükçü yapısını ve mülkiyet hakkının korunmasını tehlikeye sokar. dolayısıyla insanlar doğal durumdan hukuksal duruma giden yolu takip etmelilerdir.

sonuç

kant’ın pratik felsefesi içinde, yer yer çatışmalı bir görünüm arz etseler de politika ve ahlak birbirlerini tamamlayan alanlar olarak ortaya çıkmaktadır. bu tamamlama, daha çok ahlakın ilkeleri doğrultusunda ya da ahlak için tasarlanmış amaçlılık çerçevesinde yürümekle birlikte ahlaki eylemin evrenselleşmesi politika düzlemini gerektirmektedir. pratik felsefenin her adımında olduğu gibi burada kant, ahlak-politika ilişkisindeki çatışmayı bir uzlaştırma ile çözer: “devletin anayasası nihayetinde halkın ahlakına dayanır, ahlak da iyi bir anayasa olmadan kök salamaz.”
fakat bu son uzlaştırma çabasına rağmen, geriye yine de bir dizi çelişkili alan kalmaktadır. kiersting’e göre; kant açısından politika, hukuk ve tarihin, ahlakla ilişkisi yine de bulanık ve çözümlenmemiş kalır. bu ilişkinin iki yönü olduğunu söyler o: karşılıklı gereksinim ve karşılıklı ret. gerçekten de her ne kadar tüm bu alanlar ahlak üzerinden kurgulanıyor görünseler de ahlaki eylemin yönlendirilemezliği ilkesi nedeniyle sık sık çelişkiye düşmektedirler.