.

“tüm, fırtına yitiği babalar için…”
schaerbeek’in karo kaplamalı kaldırımları gün ışığına kucak açmış, gri rengini sarı ve turuncu alacalı yeni gün parlaklığına armağan ediyordu. birer topuk tıkırtısı, bir ritüel gibi birkaç dakika aralıklarla sokak aralarında duyuluyor, brüksel’in bu en büyük ikinci ilçesinin türk mahallesi olarak bilinen, bu öteki (!) sokakları yeni güne karga sesleri, birkaç otomobilin gri egzoz dumanı ve sade bu anlamsız yankılanmalarla başlıyordu.
göçmenlerin yüzleri renksiz sokaklara öyle güzel ayak uyduruyordu ki, gün ışığı, bu semte yeni bir tat katamıyor, bir bulutlu günün, o nefes kesen melankolisine kapılıp gidiyordu.
sokağın öbür ucuna doğru koşturdun, ortalık sessizdi yine. metin’in yeri’nin önünden geçtin, içeride sandalyeler üst üste dizilmiş öğlen saatlerinde yalancı bir nehre kucak açacak bir başka toprak parçacığı gibi bekleşiyordu.
karolar parıldıyor, sandalyeler bekleşiyor, ama ben pardesünü düzeltmeye, arkana bakmamaya çalışıyordun. aylin’i aramadın bugün... oysa seni dün gece merak edeceğini biliyordun, ve yine yalan söylediğin için dişlerini kemiriyordun. haachtsesteenweg geçidi’nin gölgesinde durdun, nefes aldın, yanından bir audi yavaşça geçti. tekerlek tıkırtıları soluğunu kesen bu griliği yakasından tutup silkeliyordu. ve sen, zihninle yapayalnız hâla pardesünü çekiştiriyordun.
“genç werther’i bilemem ama, goethe iyi ki oralarda değildi be nazım. iyi ki değildi…”
bir sonraki otobüs durağında ellerini ceplerinde kovuşturarak bekledin. birkaç kadın aralarında türkçe konuşarak geçiştiler. anlamadın. çünkü dinlemiyordun. kulağında sade, günün ilk ışığıyla şehrin karmaşık silüetine bürünen, ve o kadar güzel uyum sağlayan motor gürültüleri yankılanıyordu. sade bu.
tramvay durağına vardığında, telefonun çaldı, pardesünün cebine soktun, elinle sıktın. dişlerini de öyle… dudaklarını kanatırcasına sıktın…
“ne yapıyorum, allah aşkına ben, ben ne yapıyorum?”
aylin arıyor. aylin arıyor.
“fabrika’ya gidiyorum, van hommel çağırdı, gidiyorum işte ne bileyim…”
dişlerini sıktın. topuğunla yere vurdun. durağa bir yumruk indirdin sonra… pardesünün yakalarını kaldırdın, kafanı yere eğdin. yere anlamsız gazete sayfaları saçılmıştı, anlamsız başlıklar, bir başka ülkenin bir başka kelimeler dizisi…
tramvay’a bindin, sol tarafta, güneş parıltısına nazır bir pencere bulup oturdun, yanın boştu, karşındaki fötr şapkalı adam, bu yadırgadığı mahalle silüetine uzun uzun boş gözlerle bakınıyor, yan tarafında bir sonraki durakta inmek için kucağındaki bebekle demir panele tutunmuş hamile kadına arada bir küçümser gözlerle bakınıyor, sonra yeniden beton duvarlara dalıp gidiyordu. ve sen, beton duvarların, bir hayattan daha önemli olduğunu düşlüyordun bu adam için. çünkü adam, sakallarını sıvazlayıp fransızca bir şeyler söyleniyordu sessizce.
“bir gün urfa’da, çocuğun biri geldi, elinde bir gazete kağıdıyla… elleri parçalanmış, çatlamış, baktı bana öyle dik, öyle çocuksu… baktı öyle, ben gözlerini koyduğunu düşündüm gazetenin içine… öylesine çocuk, öylesi değerli… açtım kağıdı… “öğretmenim” dedi, “bu hediye…” bir yeşil soğan, bir semiz otu çıksın isterdim o baskılı kağıdın içinden… bir kravat çıktı… üç gün sonra babası geldi çocuğun, “bizim oğlan” dedi, “kravatımı getirmiş sana, hediye diye…” verdim geri, öylesine ağlamaklı, öylesine çocuksu… kelimeler diyordum, bazı bazı anlatmaya yetmez be nazım, kravat’ta yazıyordu çocuğun yettirebildiği düşleri: “urfa cesur…””
şehrin vitrinleri, yerini terk edilmiş caddelere, bacalara, yol çizgilerine bıraktı, tramvay yavaşlıyor, hava boşaltma sesleri çıkarıyor, brüksel’in gökyüzü fırtına bulutlarıyla kaplanıyordu.
“kahvaltımı yaptım işte aylin, akşam geleceğim…”
“peki, ararsın… idil’in ödevi var, baban gelince yaparsınız dedim…”
ürperdin. telefon kulağında, meşgul sesi birkaç saniye sürdü, bekledin.
ilk yağmur damlaları üzerine dökülürken, kapıdan girip pardesünü çıkardın. biri koridorun öbür ucundan seslendi, önlüğünü giyerken mesai düdüğü binanın içinde yankılanıyor, florasanlar beyaz koridorları sonsuz bir parlaklığa sürüklüyordu.
“duvarlara yazıyorduk nazım, kelimeleri, seni o gün tanıdım. kırmızı boyalarla “kahrolsun oligarşi!” diye yazarken tanıdım.”
dün geceki konuşmalar gözünde canlanıyordu. aylin’e yalan söylemiş, bu hafta üçüncü kez oraya gitmiştin. apartmandan girerken hep arkana bakıyor, aylin’in görüp görmediğini, idil ve pelin’in o caddeden geçip geçmediğini son bir kez kontrol ediyordun, ama tüm bunlar bu kaçışı engelleyemiyordu.
“bir gün, 1800 evlere diyarbakır’dan birini getirdiler. sen oradaydın. koridor’da karşılaşmış, o telaş içinde avucuna bir not sıkıştırmıştım hatırladın mı? sen oradaydın nazım, adamın adı sanırım ahmet’ti… liceli ahmet… sürünüyordu. “diyarbakır’a götürmesinler, burada her gün dövsünler!” diyordu… sen oradaydın, koluna girmiştin… koğuşa gidiyordun…”
birden irkildin. jean-pierre vermont makinenin diğer ucunda, seni çağırıyordu:
“bay okay, telefon size…”
ahizeyi tuttun, nefesin kesilmiş bu birkaç saniyelik koşu yorgunluğunun farkına varmaya yetmişti. sesi dinledin.
“cep telefonuna ulaşılamıyor.”
ceplerini yokladın, telefon kapanmıştı.
“bana neden yalan söyledin? dün gece neredeydin?”
sustun, bir şey diyemedin. alnındaki teri silerken kulağında bir gök gürültüsü gibi parladı aylin:
“oraya gittim, beni aldattığını biliyorum… biliyorum… gelip eşyalarını al, çocuklar evden gitti, birkaç gün teyzelerinde kalacaklar… seni görmek istemiyorlar, gel ve eşyalarını al…”
birkaç kez ağzından nefes alıp verdin. makinelerin, inip kalkan düzeneklerin gürültüsünün arasında, pardesünü giydin. hiçbir şey söylemeden fabrikanın geniş bahçesine çıktın. kamyonların ve konteynırların arasından sürgülü kapıları çekiştirerek caddeye çıktın. şehrin kubbeleri mimari diriliğini bulutlara doğru yükseltirken, bindiğin otobüs, sislerin arasında kayboldu, zihninde aylin’in son sözleri yankılanıyordu:
“oraya gittim. ve sen dün gece oradaydın, tıpkı geçen haftaki gibi.. ya da ondan öncesi… tüm bunları kendine nasıl yakıştırdın nazım? nasıl?”
son yirmi yılını geçirdiğin evin bahçe kapısından girdin, çocukların tekerleklerle desteklenmiş bisikletleri çatıdan aşağı damlayan yağmur sularının altında ıslanıyor, 93 model golf’ün tentenin altında bütün kiriyle öylece bekleşiyordu.
anahtarı çevirip çan seslerinin arasında içeri girdin. ev sessizdi. etrafına bakındın. aylin’de yoktu… odaya çıkıp valizin kapağını açtın. birkaç gömlek, pantolon, iç çamaşırı yerleştirdin. arkandaki ses tavır yüklüydü:
“erken gelmene sevindim…”
“bak aylin…”
“nazım sus, allah aşkına sus… bari bu sefer…”
sustun. otomobili geri vitese taktığında, aylin’in silüeti dış kapı camının hemen gerisinde, kolları bağlı belirdi. bakmadın. çamur birikintilerini yayarak yola devam ettin.
aylin’in son sözüydü:
“dün gece olduğun yere git nazım…”
gittin. kapıyı çaldın. birkaç dakika bekledin. cevap gelmedi. telefonunun şarjı bittiği için bir küfür savurdun. bekledin, cevap yok. telefonu açmaya çalıştın, birkaç sinyal sesi geldi, ekrandaki yazılar yeniden silindi.
bekledin. bağırdın.
kapıya sağlam bir tekme indirdin.
içerideki gaz kokusu tüm evi kaplamıştı, karanlık koridordan geçtin. karşı odaya geçip perdeyi çekiştirdin, camı açtın. masanın üzerinde dağılmış kitapları gördün, yeniden koştun, yan odaya baktın. kimseyi bulamadın. koridorun diğer ucuna koştun, geçerken banyoya bakındın. boş.
çalışma odasına daldın. masa lambası bu penceresiz odayı aydınlatmaya yetiyordu.
oradaydı. yerde. gazın en rahat toplanabileceği yer olarak bu hava almayan odayı seçmişti. yerde boylu boyunca uzanmış, kesik bacakları tekerlekli sandalyenin üzerinde onu tutmaya çare olamamış, masanın kenarına düşmüştü. bağırdın. nabzına baktın. ama yine de bağırdın.
bir gece önce, artık koah yüzünden konuşamaz hale geldiği için sana notlarla cevap veriyordu. önceki gece sen anlatırken, karşılık olarak yazabildiği kağıtlar yerlere saçılmıştı:
“galata’da bir gün el bombası atacakken, karşıdan gelen kadını ve iki çocuğunu gördüm nazım. çocukların yettirebildiği düşleri vardır. öylesi güzel, öylesi çocuksu… gözleri gibi, temizdir nazım… yapamazdım, elimle sıktım. patladı. işte bir bu el kaldı bana anlıyor musun? insan bir eliyle bile geçen zamanı anlatır belki ama, düşlerini anlatamaz anlıyor musun?”
gömleğinin yakasını açıp bir daha baktın, ses yoktu. tekerlekli sandalyeyi elinle ittin. ellerini iki yanda birleştirip dizlerin ve dirseklerini sabitledin. hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladın, yeni bıraktığı not kağıdını elinde sıkıyordun, yumruğunu dişlerinin arasına sokmaya çalıştın:
“bir tarihte, elazığ cezaevinde gecenin ilerlemiş saatinde nescafe yapıp beni de uyandırmıştın, gizliden içmiştik, askerin biri görmüş bizi şikayet etmişti. üç ay görüş cezası almıştık, hatırladın mı? şimdi farzet ki, bir görüş cezası aldık. üzme kendini, aylin’i de ihmal etme, çocuklarını da… belki bir zaman bir yerlerde karşılaşırız yoldaşım, arkadaşım… mutfakta kahve var, süt te…”
bağırdın:
“behçet uyan! n’olur uyan!”