.

bira içiyoruz, sonra bir kokteyl test ettim. sanki içimde bir telsiz hışırtısı. 30-35 yaşlarında, 1,80 boyunda, yarı çıplak, erkek, beyaz mk. keşke her şey böylesi bir macera oyunu olsa. eşkal veriliyor yine içimde. eşkal verilince bilin ki olan olmuş, giren girmiş işte. böyle garip günlerim ve günlerimiz olur. o günlere benzer bir gün ama tam olarak bir şeye benzemiyor.

gerisi adalet macerası ve onun günlükleri. yani iç sesler. market soyulmuş, artı değer tehlikeye girmiş lokalde. bunlar çoğaldıkça pul pul bir manzara çiziyor belirli bir coğrafyada. puanlı bir kumaş giymek gibi hissettiriyor bu noktalar, noktalar arttıkça da artı değer sallanıyor.
arkadaşım artı değerin hakça paylaşılmasından bahsediyor. ancak böyle parayı değersiz kılabiliriz, diyordu. fabrika atıklarından dolayı pislikten geçilmeyen bir nehre bir damacana temiz su dökmek gibi. illaki bir şeyler yapmalı, yapıyor da, önünde saygıyla eğiliyorum. biliyorum tüm artı değerini hakça paylaştığını, birinci dereceden tanığıyım bunun. ama her şey zalimce işte, zalim.

oturmuş bira içiyoruz, iki arkadaş var. kallavi, ahan şu kadar şeyleri var ikisinin de, birikimi. arkadaşlardan biri meteorlardan bahsetmeye başladı. ama kısa cümlelerle arada geçti gitti. normaldi böyle şeyler. orada barmen olmaya çalışan bir arkadaşın kokteyl denemelerinde test etme görevlisi gibi çalışıyordu. anlayacağınız ismi konulmayan kokteyllerden fazlaca kaçırdığı bir zamandı.

her şeyin tuhaf bir şekilde moda olabildiği, her türlü tuhaflığın popüler bir şekilde pazarlanabildiği bir çarkın içine sıkışmışlık hissi. o his var ya; te buradan dünyanın bilmediğim her hangi başka bir noktasına kadar geçiriyor. başkaldırsak bir şeylerin ucundan ve başarsak ki başarılı olduğumuz alanlar vardı, hemen popüler oluyor ve kendiliğinden pazarını oluşturuyordu, fikirler bile. meteor yağmurundan kaçan arkadaşım “ezikliğimiz” den söz etti, nasıl sıkıştığımızı ve ne kadar aykırı gibi göstermeye çalışsak da büyük zalimliğin içinde rollerimize nasıl razı geldiğimizden söz etti. diğer arkadaşım inatla hakça paylaşmaktan ve meydana gelebilecek bir kelebek etkisinden söz ediyor, ve öylesi doğmamış örnekler veriyor ki, öyle temiz ki örnekleri yine saygıyla eğiliyoruz. güzel bir eyvallah çekiliyor ardından. ancak içimizi yiyip bitiren, bitirip de bir türlü söze gelmeyenleri anlatımlarımız hep bir kafadan devam etti.

kendi türünün dayattıkları yüzünden yaşama bir savaş olarak devam eden bizler. mücadelelerin sonsuzlukla taçlandığı savaşlarda ölmeyi reva görmüyoruz. bizlerden milyonlarca var üstelik.
küçük bir kenarından algılayın sadece, dedi arkadaşım. küçük bir kenarından. o yüzden çalmalı, her şey çalınabilir. para merkezde, onun simgelediği her şey çalınabilir. görseniz sanırsınız ki profesyonel bir hırsız bizi ikna etme çabasında. hoş çabalamasına hiç gerek yoktu, biz zaten ikna olmaya hazırdık.

ya o. ona ne demeli. o bir mahkum, dedi. bir insanı zincire vurmak istiyorsan en iyi yol onu memur yapmaktır. davranışlarından, kaygılarına, kredi kartlarından ruhunu satmasına kadar her şey o kadar sinsice olur ki neye uğradığının farkına bile varamaz. şaşırmak için bile soluklandırmaz bu düzen.
bir çürüme kokusu aldım sanki o an. belki alkoldendi anlamadım. yeniden “çalma”lı cümleler havada uçuştu. kalktık, satılmış ruhlarımızdan bir dirhem çalmaya yeltenmek için kalktık. kardeşimin bile gözlerinde görmediğim o ışıltılı gözler, fondaki muzik ve insan uğultuları. ne oldu lan bize. lan biz ne zaman unuttuk yaşamın mucizesini. nedir bu öldüren belirsizlik mk.
(nerden aklıma geldiyse we ve z’nin kullandığı rubleler geldi aklıma. ben onların hepsini şaraba yatırdım.)

neyse, bir şey çalabildik mi peki? evet, ama o üçümüz arasında kalacak.