.

ekinoks
- öğretmenim van’da kar yağıyor?
- yağıyor yunus.
- burada niye yağmıyor?
sustu. önündeki kağıdı hızla boyamaya devam etti.
- burası mı güzel van’mı?
- bura.
kafasını kaldırmadan sorulara umarsız bakışlarla cevap veriyordu çocuk.
- ama van’da kar yağıyor yunus?
- kar güzel. ama çocuklar ölüyor…
sustular. zil çaldığında yarılmış, küçük avuç içleriyle toparladı, öğretmenin verdiği boyalarını.
- sen de gelecen?
“evet” dercesine başını salladı öğretmen.
otobüs caddelerin kararan yol çizgilerinin üzerinde ilerliyordu.
kafasını cama yaslamış, buğuyu elleriyle karıştırıyordu.
- ne çiziyorsun yunus?
yere değdiremediği ayaklarını ön koltuğa doğru uzattı. kömür karası gözleri parıldadı birden:
- ağaç çiziyorum.
- çok mu seviyorsun ağaçları?
gülümsedi.
- bu bizim bahçenin ağacı öğretmenim.
adam istemsiz bir gülücük attı.
caddeler hınca hınç doluydu. egzoz dumanları havaya karışırken, insanlar kaldırımlarda ellerinde ünlü markaların torbaları, deri çantalarıyla bekleşiyor, koşuşturuyor, yürüyordu.
vitrinler ışıltılı bir akşamüstüne hazırlanıyor, lüks otomobiller yavaş ritimlerle tekerleklerini çeviriyor, adım adım ilerleyen trafikte sürücüleri ordan oraya bakınıyordu.
- yine olaylar varmış, yol kapalı.
şoför yanında ayakta duran adamla konuşuyordu. arkasındaki permalı kadın öfkeyle şalını düzeltti.
- nevruz’muş. gidip kendi şehirlerinde ne yapıyorlarsa yapsınlar.
ayaktaki adam döndü, baktı:
- her gün başka bir şey. nevruz bahane.
uzakta bir yerlerde siyah dumanlar göründü. otobüs hızlandı. birkaç ışık geçti. çocuk düşlerini zihninde resmediyordu yunus.
alacalı ışıklara dalıyordu gözleri. siyahlık aydınlanıyordu sanki.
- sizin ağaç var?
öğretmen sağ yanağını çekerek gülümsedi:
- var yunus.
- nerde? van’da?
- muğla’da.
- muğla uzaktır?
- uzak yunus.
- baban seni götürüyor?
- babam orda zaten yunus. ben gidiyorum.
- benim babam burda.
- ne güzel işte.
- ama van’a götürmüyor…
- neden?
- van çok uzaktır…
sonra renkler soldu. otobüsün ışıkları yandı. uğuldayan pencereleri akşamın rüzgarını içeri davet ediyordu.
camlarının öte yanında gitgide kararıyordu her şey.
şehir şekil değiştiriyordu.
beton rengine, kiremit kırmızısına dönüşüyordu sokaklar.
sonra üç çocuk, bir çöp konteynırını çekiştiriyordu köşedeki binanın önüne doğru. peşinden koşturduklarında, kaldırıma çarparak durdu.
gitgide kararıyordu her şey.
orda bir yerlerde, hızla geçen arabanın manzarasında, bir sokakta, birkaç metre yükselen ateşin yansıttığı silüetleri gördü.
indiler.
keskin bir is kokusunu çektiler içlerine.
birikintilerin arasından geçtiler. dumanların gizlediği sokak lambasının ışığı yanmaya hazırlanırken, cızırdıyordu.
birkaç metrekarelik bir bahçe, gecekondunun önündeydi. bir turunç ağacı, daracık alanı kaplıyordu.
kapıyı koltuk değnekli bir adam açtı.
yunus çantasını kapının dibine bıraktı. koştu içeri.
- buyursana beyim.
eşikteki ayakkabılara baktı. siyahlığı çoktan gitmiş yırtık ayakkabılara.
- ben yunus’un öğretmeniyim.
…
- bunca çocuk zor olmuyor mu bu şehirde?
adam gömleğinin yırtık yakasını düzeltti.
- biz. bize her yer zor beyim.
- deprem’de eviniz mi yıkıldı?
- yok beyim.
- buraya neden geldiniz?
- başka çare kalmadı beyim.
başını sol omzundan içeri çevirdi. sağ eliyle arka odayı gösterdi:
bize her yer zor beyim.
…
- yunus van’ı özlemiş. sürekli anlatıp duruyor.
- anlatır beyim.
mahçup bir edayla duvardaki askılıktan paltosunu aldı. kapıyı çekti. avluya çıktı.
- insan özler beyim. insan olan özler.
…
- peki şimdi burada mutlu musunuz?
adamın yüzüne kızıllaşan göğün son ışıkları vurdu:
- sen başkale’yi bilir misin beyim?
- bilmem.
güneş, çatlak duvarın yüzeyini akşamüstü turuncusuna buladı.
- peki, dedi durakladı, sigarasından bir yudum aldı.
sen hiç, bir ağacı, kar yağarken gördün mü?